Yazı

Altı Günde Altı Şehir -III-
Altı Günde Altı Şehir -III- 

Asil S. Tunçer

Eskişehir-Kütahya-Afyon

Ankara’dan çıkışımız kolay oluyor çünkü Etlik otobana çok yakın. Yolda kahvaltı için durduğumuz yerin adını hatırlamıyorum; 22 ya da 27km sonraydı. Salaş bir yerdi gerçi ama yiyecekler gözünüzün önünde hazırlanıyordu.
 
Eşim gördüğü turşu ve ezmeden birer kavanoz aldı. İlkin biraz tereddüt etsem de aldık artık deyip koyulduk yola. Eve geldiğimizde baktık ki hepsi çok lezizmiş ve keşke ikişer tane alsaymışız, dedik. Hem fiyatları da hesaplıydı üstelik. Fakat tanımadığımız bir yer diye güvenemedik.
 
Güzergâhımız Eskişehir. Bugün yaklaşık 250 km yol kat edeceğiz. Biz kendi aramızda ‘yenişehir’ diyoruz. Öyle ya bana göre İzmir’den sonra yaşayabileceğim ikinci kent Eskişehir’dir. Bu kente bayılıyorum. Oğlum Ali Rıza Eskişehir’i kazansın da buraya taşınalım diye konuşuyorum.  
 
Eskişehir ile ilgili dört sene önce yazdıklarımı okumuşsunuzdur muhakkak ama okuyamayanlara, okumuş olanlara tekrar olmaması için sadece ilgili linklerini veriyorum. Burada ayrıntılı bilgiye ulaşılabilir. 
 
Kaldığımız otel Porsuk Çayı’nın üstündeki ana köprülere yani merkeze çok yakın ama gerek tek yön ve gerekse yol yapım çalışmaları yüzünden gereğinden fazla kenti kat etmek durumunda kalıyoruz. Misal Bilim, Sanat ve Kültür Parkı’na yani Sazova’ya giderken yolu karıştırdım inanın ve geri döndüm öteki yola girdim tekrardan çünkü orda da çalışma var; daha önce gittiğim yolu çıkartamadım.
 
Geçen seferkinden farklı olarak parkta Masal Şatosu inşa edilmiş. 26 kulesi olacakmış. Bu kuleler Türkiye’deki meşhur kulelerden esinlenerek yapılmaktaymış: Kız Kulesi, Galata Kulesi gibi… Ve de yakında ziyarete açılacakmış. Herkes gibi biz de ancak dışarıdan fotoğraf çekilmekle yetindik.
 
Eskişehir’e hemen her sene gitmeme rağmen özellikle bu gidişimde kentte daha yoğun bir trafik, artan araç sayısına paralel daha az park yeri ve daha darlaşmış sokaklar gördüm. Artan araç sayısına paralel park yeri ve trafik. Yanlış anlaşılmasın; eskiye göre. Yoksa çoğu kente hala taş çıkartır Eskişehir. Bana göre bir Avrupa kenti.
 
Opera Binası yani Sanat ve Kültür Sarayı’na gidiyoruz. Yalnız içerde prova var ve bizi karşılayan ilk görevli gezemeyeceğimizi söylüyor. Nerden geldiğimizi ve yarın da gideceğimizi söyleyince müdüriyete intikal ediyor durum. Başka bir görevli hanım bizi alıyor, provaların olduğu tiyatro ve konser salonlarını gezdiriyor. Bir yaklaşık yarım saat bizimle içtenlikle ilgileniyor. Gördüğümüz konukseverlik bizi çok mutlu ediyor.
 
Asilhan üretilen ilk Türk otomobili Devrim’i görmek istiyor; TÜLOMSAŞ’a kırıyoruz direksiyonumuzu. Kent Park’ta otopark giriş çıkışı sorunlu, ters çünkü sayaçların biri bozulmuş. Aynı sorun Otogar’a giriş çıkış ve şehir merkeziyle bağlantıda da var. Eskişehir popüler bir kent olduktan sonra göç almış ve oturmuş kent yaşamından uzaklaşmaya başlamış. Artan araç ve nüfusla birlikte sıkıntı baş göstermiş. Öte yandan Porsuk Çayı’nın parkın arka tarafındaki kısmında atık, çöp ve kirlilik gözümüze çarptı bu defa. Yani görünen kısımların yanı sıra görünmeyen kısımların da ıslah edilmesi lazım.
 
Eskişehir turumuzda hepimizin en zevk aldığı kısım ise Porsuk Çayı’nda yaptığımız tekne gezintisi oldu. Bu ülkemizde şehir içindeki bir nehirde tekneyle yapılan tek gezinti parkuru. Peki, bunu arttıramaz mıyız? İstesek yaparız. Kent merkezinde ırmak akan tek kent değil Eskişehir elbette. İlk kez 1999’da geldiğim Eskişehir’le sonraki gelişlerimde gördüğüm Eskişehir’in kazanımlarının Belediye Başkanı Sayın Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen sayesinde olduğunu artık tüm Türkiye biliyor. Kendisini bir kez daha kutluyoruz. Bu başka belediyelerimize örnek olsun! 
 
Akşam yemek ve konaklama için Eskişehir’deyiz. Yemeğimiz Odun Pazarı’nın hemen girişindeki Arzu’nun Yeri. Arzu Hanım hem temiz hem leziz çeşitlerini bizlerle paylaşıyor. Her şeyden öte güler yüz ve nüktedan bir ekibin yaptığı servis çok belli ediyor kendini. Sohbet hoş ama geç oldu, yorgunuz… Otelimize geçiyoruz.
 
Eskişehir’de otelinden restoranına, marketinden kafeteryasına her yerde üniversite öğrencileri part time çalışıyor ve mağazalara hem renk, hem genç kan hem de kültür gelmiş. Her yer cıvıl cıvıl. Meyve suyu sıkan genç kızları görünce Galata’daki meyve suyu sıkan sakallı adamlar gözümün önüne geliyor birden. Bir de bizim Karşıyaka vapurundaki çaycılar, portakal suyu sıkanlar. Sahi Karşıyaka vapurlarında niye böyle güzel gözlü, güler yüzlü kızlar çalışmaz? İzmir, Eskişehir’in yanında estetik yoksunu bir kent. İzmir, beceriksiz belediyecilik ve basiretsiz yöneticilik kurbanı. “Ege’nin İncisi” İzmir oldu “Ege’nin Kirlisi”. İzmir’in Sayın Belediye Başkanları: Lütfen, şu çöp tenekelerini yenileyin ve içlerine poşet geçirin ki, çöp poşetiyle alınsın ve sonra arta kalanlar etrafa koku yaymasın.   
 
Sabah erkenden yola çıkıyoruz. İstikamet Kütahya. Ulu Cami veya Müze işin görünen yüzü. Arka yüzde porselen fabrikasında durup alışveriş yapmak var. Hanım ne zamandır bunun planını yapıyor ve dönüşümüzü de bilhassa Kütahya’dan olmasını istedi… Kütahya’yı çok sakin gördük. Tek yönden kurtulup aynı noktaya tekrar dönmeyelim diye geçtiğimiz arka sokaklar bayağı bir ıssız ve bakımsızdı. Bununla birlikte ana cadde üzerinde bazı yapılar misli misli süslüydü tam aksine. İsterdik her yer böyle olsun.
 
Kütahya’yı ilk ziyaretimden bu yana yaklaşık 15 yıl geçti. Arada geldik gittik ama geçen süre zarfında kentin yolları ve trafik akışında değişimler oldu ve bu değişiklikler kente gelen yabancı ziyaretçilerin kolaylığına pek sunulamadı. Değişen yönlendirmelere rağmen tabelalar eski ve yenilenmediğinden yer isimlerine bakıp okları takip ederseniz şayet hayatta gideceğiniz yere ulaşamazsınız.
 
Dediğim şey kendi başıma geldi; bizzat yaşadım. Daha önce üç-dört kez geldiğim Kütahya’da yolları karıştırıyorum. Sonra taksi durağından yardım alıyorum. O da tabelaları dikkate almamamı öğütleyerek bana yolu tarif ediyor. Nihayetinde Müze’ye ulaşıyorum. Kütahya yönetimindeki insanlarımıza sesleniyorum: Lütfen! Güncellenmiş tabela ve daha bakımlı bir kent rica ediyoruz.
 
Kütahya’nın turizmi için yapılması gerekli işler var. Ulu Cami’ye yukarı çıkmak yerine sadece iniş verildi falan filan ama Vilayet’in olduğu meydana giriş çıkışların yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Öte yandan kente ilk gelen birini kent merkezine yönlendirecek ve daha ilk girişten itibaren müze ve ulu cami gibi eserlere yaklaştıracak işaretler olmalı. Yoksa tarihi yapıların ziyaretçisi azalır. Oysa buradaki müzeler biliyorsunuz eser yönüyle benzersiz. Kütahya hakkında 2009 yılında yayınlan yazım için: http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=1209
 
Öğle vakti Kütahya’dan ayrılıyoruz. Afyon’a uğramak planda oktu. Uşak Müzesi’ni de görüp İzmir’e geçecek, turumuzu tamamlayacaktık. Yalnız yakinen görüştüğümüz aile dostumuz Fransızca-İngilizce Öğretmen Emel hanımın yine öğretmen kızının tayini Afyon’a çıktı, orda evlendi. Kendisine hem ev mübareği hem de düğün tebriğinde bulunmak için Uşak yerine Afyon’a uğramaya karar veriyoruz. 
 
İki saat yolumuz var ama aslında Kütahya-Afyon-İzmir üçgeninin güneybatıya uzanan yol değil kuzeydoğuya yönleniyoruz. Böylece pergelin ayağı iyice açılıyor yani. Çok değil canım 575 km’cik. Afyonkarahisar, ya da kısa adıyla Afyon. Fakat ben Karahisar adını daha çok seviyorum.
 
Bu şehrin yakın tarihine baktığımızda Kanunî Sultan Süleyman devrinde Anadolu eyaletinin üç sancağa ayrıldığı, bunlardan birinin de "Karahîsar-ı Sahib" adıyla bilinen Afyon Sancağı olduğudur. II. Mahmut döneminde ise yeni idari biçimlendirmeye göre bu sefer Bursa sancağına bağlandı.
 
En önemli söz etmemiz gereken özellik de Afyon kentimizle ilgili olarak Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı sürecidir. 1921 ilk­baharında Yunanlıların eline geçen, on gün kadar işgal altında kalan ve sonra boşaltılan Karahisar, aynı yılın yazında, ikinci kez Yunan işgaline uğrar. Kocatepe, Büyük Taarruz'da, Başkumandanlık Garp Cephesi ve I. Ordu Komutanlıklarının harp idare ve sevkiyat merkezi olur. Sakarya Savaşı’ndan sonra da Türk ve Yunan kuvvetle­ri çoğunlukla Afyon bölgesinde top­landığından en büyük cepheye dönüşür. 
 
Afyon-Toklu sivrisi hattında savunma hazırlıkları yapar­ken Kocatepe’yi biran boş bırakan Yunanlılardan ele geçiren Türkler, 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'un 26, 27 Ağustos 1922 günleri harekâtın başarı ile yürütülme­sinde Kocatepe'yi adeta merkez üs gibi kullandılar. Büyük Taarruz'dan sonra harap olan şehir, Cumhuriyet döneminde zamanla gelişti.
 
Zafer Müzesi’ne giremedik, kapalıydı. Kale zaten kolay çıkılan bir yer olmadığından ancak resim çekiyoruz. Cem Sultan olayında, Padişah II. Bayezid diğer kardeşi Abdullah’ı buradaki kaleye hapsetmişti. III. Murat da paşası Cağaloğlu’nu buraya sürmüştü.
 
Tam Ulu Cami’ye girmeye hazırlanırken bir polis otosu bir araca çevirme yapıyor ve üst-baş araması filan derken Asilhan korkuyor; onu camiye sokuyorum. Allah Allah bu neydi şimdi? Burada bir turist grubu olsaydı şuan bizim gördüklerimize onlarda şahit olacaktı. Bir polis denet noktası kurulacaksa ve araçlar durdurulup insanların üstü başı yoklanacaksa bunun Ulu Cami’nin yanında mı yapılması gerekiyor? Başka yer mi kalmadı?
 
Ulu Cami, Anadolu Selçukluları dönemine ait. 1272-1277 yılları arasında Selçuklu’nun büyük devlet adamlarından Sahip Ata’nın oğlu Nusreddin (Nureddin) Hasan tarafından Mimar Emir Hac’a inşa ettirildi. En eski ulu camilerimizden olup bir diğer adı da Hocabey Camii’dir. Ahşap direkli ve çatılı; içerde olmak zaman tünelinde yolculuk yapmak gibi. çatısı ve direkleriyle muhteşem görünüyor. Bu özellikleriyle iyi korunması gerekiyor. Minberi de aynı değerde paha biçilmez.
 
Ot Pazarı Camii tarafından sallanıyoruz. Trafik berbat ve Afyonlu sürücülerin maşallahı var. Bir kamera ordusuyla tümgün Afyon sokaklarındaki araç akışını, sürücülerin nasıl araba kullandıklarını görüntüleyip, plaka tespiti yapacaksın. Gerçi haksız da değiller çünkü trafik akmıyor ve insanlar kuralı bırakıp kuralsız araç kullanmaya başlıyorlar. Koca İstanbul’da Ankara’da akan trafik burada maalesef akmıyor. Afyon’da tarihi yapılara bağlanan ana caddelerde mutlaka trafik düzenlemesi yapılmalı. Yoksa buraya bir gelen turist bir daha gelmek istemez.
 
Ana caddelerde bir kargaşa bir keşmekeş. Gözümü yoldan saniye olsun ayıramıyorum çünkü dediğim gibi sağdan soldan araçlar çok tehlikeli seyrediyor. Hanımla oğlana etraflarında gördükleri muhteşem evlere bakmalarını ve benim için fotoğraf çekmelerini istiyorum. Bu evler yüzyılın başında meydana gelen büyük yangından sonra inşa edilmiş yüz yıllık evler her biri en az. Onları gölgeleyen modern yapıları görmez ve eski şehri gözünüzde canlandırmaya çalışırsanız şayet, hepsinin çok muntazam bir plan ve şehir plancılığı anlayışına göre inşa edildiklerini fark edebilirsiniz. 
 
Ben sağımdan solumdan akan arabaların biri bana çarpmasın diye pür dikkat önüme, yanıma dikkat ediyorum; gerçekten şuradan sağ-salim bir çıksak. Afyon’daki her araç kent merkezinden mi geçiyor ne? Bu trafik mutlaka rahatlatılmalı ve kentin tarihi, mimarisi daha ön plana çıkarılmalı. Büyük bir tur otobüsü bu şehir merkezinde seyredip yukarı Ulu Cami’ye nasıl çıkar, düşünemiyorum.
 
Ayrıca Afyon adı da bana göre uyuşturucu olması sebebiyle bu güzel ve özel kenti biraz hafife alıyor. Eski ismi Karahisar bile daha anlamlı. Sevgili Afyonlular kızmasınlar ama kendi kendime “uyuşturucudan kent ismi mi olur” diye düşünmedim değil. Kaymak, lokum ve sucuk var. Termal var, tarih öyle. Bu kentte güzel olan çok şey var ama kentin adı ne yazık ki bir uyuşturucu.


30 Nisan 2013  09:52:13 - Okuma: (440)  Yazdır




İstatistik