Yazı

Parasıyla savaşamıyorsan susacaksın
Parasıyla savaşamıyorsan susacaksın 

İbrahim Becer

Demokrasinin birden fazla yararı olduğu kesin. Bu yönetim şeklinde, yine de benim en çok hoşuma giden taraf, isteyenin, istediğini, istediği şekilde, lafı eğip bükmeden söyleyebilmesidir; buna saçmalamak da dâhil.

         Geçende televizyonda Kadir İnanır’ın bir çıkışı vardı. Akil adamlar sürecine nasıl dahil olduğuyla ilgili ki meseleyi en sade anlatması bakımından çok önemsedim. Otuz yıllık savaşı anlatmak için ‘Bu Ülkenin başına gelmiş geçmiş en büyük bela’ olarak nitelendirdi. Adına isterseniz Kürt Sorunu deyin, isterseniz Güneydoğu Sorunu deyin ama adını ne koyarsanız koyun böyle basit, berceste tanımlamalar daha akılda kalıyor. Aynı şekilde PKK için Şemdin Sakık’ın kullandığı ‘ adına yola çıktığımız bir halkın başına bela olduk’ açıklaması da dikkate şayandı bu fakir için.
         Doksanlı yıllarda Şırnak’ta görev yapmış eski bir Tim Komutanı olarak benim tanımlamam geldiğim günden bu yana hiç değişmedi. Geçirdiğim sürecin ancak ve ancak tek bir açıklaması olabilirdi: Savaş!
         Yoğunluğunun oranından yola çıkıp, bunun adını düşük, orta veya yüksek koyup Kırkpınar Yağlı Güreşlerindeki gibi bir klasifikasyona tabi tutacak değilim ama bunun da adı savaş değilse ‘savaş nedir’ sorusunu ben bu savaş yanlısı cepheye sormak isterim. Olur da bu yazıyı sonuna kadar okuyan sürece muhalif bir arkadaş çıkarsa da kendisine samimi bir tavsiyem olacak. Youtube’da PKK’nın kendi kamerasından çektiği görüntülerden montajladığı ‘Oramar’ adlı bir belgesel var. Dağlıca Baskınının tüm aşamalarının anlatıldığı bu belgeselde yaşananları sıkılmadan sonuna kadar izlesinler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kısaltmasının hangi Devlet dairesinden kaldırıldığından çok daha önemlisi, aynı Cumhuriyetin askerlerine saatlerce nasıl yardıma gidemediğimize bir kez daha şahit olsunlar. Üzerine de hiç istiflerini bozmadan ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filminin o müthiş girişini izlesinler. Kendileri de görecekler ki bu iki çalışma arasında içerik farkı değil olsa olsa teknik farkı vardır.
         O zaman Ali Bulaç’ın deyimiyle, vuzuha muhtaç bir istifham var ki o da şu: Ana maddesinin kan, gözyaşı ve nefret olduğu bir savaşı kim neden savunur?
         Bu sorunun cevabını bulmam, en azından kendim için çok da zor olmadı. İnsan, bizzat kendi savaşmadığı müddetçe bir trajediyi seyretmekten hoşlanıyor. Barışın sağlanması hala çok uzak bir umut benim için; ama barışın düşmanlarının çokluğu da beni hiç şaşırtmadı. Her gün el kanıyla ziyafet çeken bu kurt sürüsünün, hayatları boyunca bir kez olsun kendi kanlarını yalamadığı gerçeği bile utanmaları için yeter sebep olarak onlara yetse de kendileri bir utanmaz yüze ve yaşarmaz göze sahipler. Bayrak gibi, TC gibi basit polemik malzemelerinden ekmek çıkarmaya çalışanların düşünecekleri o kadar şey var ki aslında; mesela yaklaşık üç aydan bu yana bu ülkenin binlerce camisinin musalla taşına bir tane bile şehit cenazesi yatırılmadı. Velev ki yarın bu atmosfere halel geldi ve her şey eski tas eski hamam oldu; en azından üç aydır bu ülke bir tek evladını bile savaşa kurban etmediği için sevinmek dururken savaş boyaları sürmek neden?
         Ben bu tipleri, gazetelerin üçüncü sayfalarında ‘dolgu malzemesi’ olarak kullanılan kötü karakterlere benzetirim genelde. Hani sadece fotoğrafına bakılıp, metnini okumaya bile gerek görmeden, ne menem bir düşük cibiliyet sahibi olduğu hakkında bilgi sahibi olduğunuz, pespaye haberlerin sıradan kahramanlarına benzetirim. O haberlerdeki kimseye faydası olmayan tip nasıl bir kadını, çocuğu bıçakla rehin alıp ‘yaklaşmayın’ diye bağırıyorsa, bu karşı cephenin de ondan hiçbir farkı yok aslında. Her türlü riyakarlıkla rehin aldığı bayrağı kullanarak bir şeyler yapmaya çalışan zavallı bir cephe var bugün karşımızda.
         Cephe de cephe ama ya! Şairin diliyle söylemek gerekirse “ Öyle bir tablo ki, görse şaşar Hannibal / Ördeklerden bir filo ve kazdan bir amiral” dediklerinden. Kuyruğun başında Atatürk, ortasında Mao, en sonunda da Atsız müntesiplerinden teşekkül etmiş tam anlamıyla bir loser clup havası ortama hakim. Hayatları boyunca tek başına hiç iktidara gelememişler, geçmişleri darbe ya da darbeci yaltakçılığıyla fişlenmiş, haspalarım yıldızlar kadar hep uzak olmuşlar içinden çıktıkları topluma, memlekete çakılı tek bir çivileri yok kayıt altına alınmış, olmayan Bursa Nutkuna atıfta bulunup taşla sopayla düşmanının üzerine saldırmak rüyasıyla sarhoş Bekri gibi ortada gezmişler geçen şunca yıl ama aynı zamanda gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar bunların.
         Bu insan kalabalığının (evet, tam olarak ifade bu: İnsan kalabalığı) biraz kafası çalışsaydı şu anki ortamın, geçen otuz yıla göre savaşmak için en uygun ortam olduğunu anlardı. Öyle ya, İMF’ye gırtlağa kadar borçtan alacaklı duruma geçmeye hazırlanan, teneke karakollardan tam tekmil kale kollara geçen, kendi tankını, saldırı helikopterini, piyade tüfeğini üreten bir ülkenin bambaşka bir hayali olmalı ki bu gücüne rağmen ‘artık yeter’ diyor.
         Eğer savaşmak adına bir arzu olsaydı bu memlekette hala bir şansları vardı aslında. Bakın geçen yıllarda Hükümet, profesyonel orduya geçmek için hazırlıklar yaptı. Üç bin TL gibi bu ülke için iyi sayılabilecek bir maaşla, iyi şartlarda, 25 bin elemana ihtiyacı olduğunu açıkladı ve şimdiki bu kuru kalabalık da dahil olmak üzere buyur etti. Davete icabet edeceklerden tek istenen, başta Şırnak, Hakkari gibi vatanımızın mümtaz köşelerinde elde silah o dağ senin, bu dağ benim terörist koşturmalarıydı. Sonuç ne oldu biliyor musunuz, 78 milyon TC vatandaşından bu bayrak için, hem de parasıyla savaşmaya cesaret eden 965 kişi çıktı. Yanisi şu ki, parasıyla savaşmaya cesaret edemeyen bir insan kalabalığının iş barışmaya geldiğinde diz kırıp oturmaktan başka hakkı yoktur.
         TC ve bayrak istismarı yapan ikiyüzlü insan kalabalığı üstteki paragrafı lütfen tekrar okusun. Çünkü bütün bir yazının ana fikri yukarıdaki paragraftır. Eğer ki bu barış için içinizde ufacık da olsa bir umut varsa, eğer bahse konu 965 kişinin içindeyseniz (ki yaşadığım için biliyorum, aldığınız para ananınızın ak sütü gibi helaldir) sözüm kesinlikle size değil.
         Diğerlerine gelince; otuz senede olmamışı sözle, yazıyla adam etmek mümkün değil…

26 Nisan 2013  19:27:01 - Okuma: (449)  Yazdır




İstatistik