Yazı

Altı Günde Altı Şehir -II-
Altı Günde Altı Şehir -II- 

Asil S. Tunçer

İstanbul-Ankara

Aya Sofya için tekrar Sultanahmet Meydanı’ndayız. Her zaman ki gibi yoğun. Hele bu son gidişimde giriş ve çıkış kapıları değiştirildiğinden ekstra yoğunluk var. Biletli grup da olsan yine sıraya girip tek tek içeri alınıyorsun. Bu da ziyareti en az 15-20 dakika geciktiriyor. İçeride çalışma var ve çekiç-keski sesleri arasında zaten ne dediğimizi zor duyuyoruz. 
 
Dolmabahçe’de her şeyi anlıyorum da ilkokul çocukların sağa sola koşuşturmalarını hele bir de bazen çığlığa dönüşen sesleri… Çocuklar her şeyimiz ve onları çok seviyoruz ama 7 yaşındaki çocukların Dolmabahçe ziyaretleri doğru mu? Topkapı için de aynı şey geçerli…
 
Dolmabahçe’de bu sefer ilginç bir olaya daha şahit oldum: Öğretmen bir hanım çocuklarını yani sınıfını kaybettiğini söylüyordu. Kamera şakası gibi. Bize refakat eden görevli bey telsizle diğer görevlilere haber verdi. Umarım buluşmuşlardır. Dolmabahçe Otoparkı başka bir sürpriz oldu. Gerçi işi olmayanlar gelmeyecek bundan sonra ama…
 
Yalnız otobüsün camından aşağıya sarkıp bilet almak zor. Mutlaka rehberin inip alması lazım. En doğrusu bilet otomatına üstte yani daha yukarıda ayrı bir bilet alacak göz ilave edilmesi ki otobüs camı hizasından kaptan arkadaşlar rahatlıkla biletlerini alabilsinler.
 
Saray ziyaretimizi bitirdik ve müzenin kafesinde oturup bir şeyler içelim dedik. İndirim vardır diye siparişleri verdim ama nafile, indirim kaldırılmış ve de fiyatlar artmış. Neden rehber indirimi iptal edilmiş bilmiyorum. Alt tarafı bir bardak çay içeceksin; sermayesi ne ki? Su. Ki bizler ikram çayın hürmetine gruba çay-kahve molası veriyor, müesseseye para da kazandırıyorduk.
 
Yolumuz II. Köprüyü geçerek Ankara otobanı olacak. Ortaköy’ü de çok görmeyi istemelerine ve kumpir arzularına rağmen Asilhan’ı bu fikrinden caydırıyorum çünkü trafik ve oradaki kargaşa maazallah. Ortaköy Camii bakımı devam ediyor. Tekneyle boğaz turu yaparken görmeye alıştığımız bu simge olmuş camimizin bilhassa Boğaz’daki siluetini çok özlüyoruz.
 
Köprülerden çoğu şehrin manzarası, denizi güzeldir elbet ama sanmıyorum hiçbirisi İstanbul’un ki gibi olsun. Burası buradan mükemmel görünüyor. Şurada bir saat kalamaz mıyız? Daha az evvel insanı bunaltan trafiğinde öf çekiyorduk ama şimdi o eşsiz güzelliğine of çekiyoruz.
 
İstanbul’dan Ankara’ya karadan ulaşmak otoban sayesinde kolaylaşıyor ve aynı dileğimiz İstanbul-İzmir için de geçerli. Bu çok geç kalmış bir projedir, biran önce hayata geçirilmeli. Toplam 5 saatlik bir yolu öğleden sonra yemek molası dâhil toplam 6 saatte aldık. Öğleden sonra yola çıktığımız için bu sefer de Ankara’nın akşam trafiğine takıldık.  
 
Benim Ankara’da çok kalmak istediğim ama bir türlü kalmak nasip olmayan bir otelim var ve orada oda ayırtmıştım ama eşimin çok samimi arkadaşı İspanyolca Rehber Pınar Serim, biz İstanbul’dayken evi arayıp büyük oğlum Ali Rıza’dan öğrenince detayları, eşimi arıyor ve kesinlikle otelde kalmayıp bizde misafir olacaksınız diyor. Ne yaptıysak ikna edemedik.
 
En azından ben yük olmak istemedim, annesiyle yalnız yaşayan üniversiteden arkadaşım Nadir’i aradım. Asil Tunçer ve Nadir Karaman. Bize eskiden beri ‘Asil Nadir’ derler. Arkadaşım Nadir sahiden ‘nadir’ bir arkadaştır. Nadir ve ben eşittir bol sohbet.  
 
Akşam yemeğini Tunalı Hilmi’de yedik. İzmir’in Kordon’undan sonra burası bize haliyle küçük, Kuğulu Park’ın göleti de sanki su birikintisi gibi geldi. Lütfen! Ankaralı dostlar kızmasınlar. Uzun bir cadde boyunca her şey başta fiyatlar olabildiğine uçmuş vaziyette. Ankara’nın sosyetesi burada fink atıyor açıkçası. Giyimler-kuşamlar, arabalar ve ellerinde köpekle dolaşan frapan giyimli hanımlar. Rehberimiz Pınar haliyle, Ankaralı olunca mikrofonu ona teslim ettik, biz dinliyoruz sadece.
 
Rehber Pınar Serim İspanyolca dilinde tercümanlık da yapıyor. Daha ağırlıklı vip ve yoğun kültür turlarına çıkıyor. Her tura çıkmıyor çünkü onun için önce yapacağı turu beğenmesi ve ondan zevk alacak olması. Hanımla Pınar saatlerce sohbet edebilirler. Ben Asilhan’la takılıyorum; Asilhan etrafımızdaki köpeklerle oynuyor, onları ürkütüyor. Az kalsın birinden laf duyacaktık.   
 
Ankara’nın sosyetik hanımlarının Tunalı’da gezerken çoğunlukla yaptıkları şeylerdenmiş köpekleriyle gezinmek. İyi hoş da bir de köpeklerinin pisliklerini temizleseler daha güzel olacak. Bu bizim İzmir’in en büyük sorunlarındandır. İzmirliler köpek gezdirmeyi öğrendi ama… Bu arada Asilhan sağa-sola bakayım, o köpeğe bu köpeğe takılayım derken maalesef! Şimdi bu nasıl temizlenecek ve arabaya nasıl girilecek? İş başa düştü.
 
Oturduğumuz dönerci güzeldi ama hesap da öyle. Pınar elimizi cebimize attırmıyor. Arabamızı Kocatepe Camii’nin hemen arkasına park ettik; zar zor yer bulduk. Bir de polis noktası var ki daha güvenli sayılır. Yalnız dönüşte ekstradan türeyen bir sokak otoparkçısına da ayrıca para ödedik. İstanbul’dan sonra demek Ankara’da da bu adet yerleşmiş. İstanbul’da bir keresinde para vermemiştik, aracımızı çizmişlerdi. Otopark tasarrufu 100 misli masrafa mal olmuştu, hiç unutmam.    
 
Ankara’yı gece turlayarak uzun bir şehir gezintisinden sonra eve gittik. Sözde bugün fazla yoğun değildi ama biz gene gece yarısına yaklaştık. 500 km yapmışız. İyi bir uykuyu hak ettik. Etlik’e çıkarken GATA’ya dönülen köşede İzmir Saat Kulesi’nin maketini gördük. Çok ilginçti. Yalnız hastaneler buraya taşınsın o sakin Etlik öyle bir olacak ki aklınız durur. Trafiği, kalabalığı hayal bile edemiyorum. Allah’tan bu semt turistik gezi yapılan bir yer değil yoksa yanardık.
 
 
Sabah yine erkenden yola koyuluyoruz. İlk durağımız Ankara Kalesi. İçerde her yer ahşap iskelet folu. Kale’deki tüm eski Ankara evlerini toparlıyorlar. İçerisi ana-baba günü ama olsun! Son gelişimde sağdaki gözlemecide gözlemelerimizi yerken içimden geçirmiştim bu yıpranmış yapıları elden geçirseler de yıkılmaktan, yok olmaktan kurtulsalar diye. Kalbim temizmiş, dileğim oldu.
 
Kafamıza bir şey ha düştü düşecek; sokağı adımlıyoruz. Asilhan malum burçlara tırmanır, kulelere çıkar ve hanımın yüreği ağzına gelir ve de bana da iş çıkar haliyle. Kale’nin manzarası süper ama aklım arabada çünkü kum çimento taşıyan traktörlerin birisi çarpar diye korkuyorum. Bir yandan da Asilhan’ı kolluyorum. Maşallah yerinde durmuyor çocuk.
 
Surlarda, duvar diplerine idrar yapmışlar, etraf berbat kokuyor. Tuvalet sorunumuzu bir türlü halledemedik; bu da az gelişmişliğin bir farklı göstergesi... Oradan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne devam ediyoruz. Telefonum çalıyor, bir tur için aranıyorum. Onlar giriyor, ben tel görüşmem için dışarıda kalıyorum. AMM’de de çoğu salon kapalı, dediklerine göre tek bir salon gezebilmişler. Eh ona da şükür. Buraya kadar gelip hiçbirini de göremeyebilirdik.
 
Eski Meclisler, Asilhan’ın en çok görmek istediği yerler. Eğlenceli tarih serisinden Kurtuluş Savaşı dönemini okuyor çünkü. Öğle yemeği için Ankara Kalesi’ndeki o meşhur restoranları düşünmüştük ama aşırı pahalı, fiyatları görünce vazgeçtik. Ankara’da bizim en çok gitmek istediğimiz yerlerden birisi de Etnografya Müzesi. Türkiye’de en çok sevdiğim etnografya müzesi burasıdır desem herhalde yalan olmaz. Öyle ki, bir promosyon gidiş-dönüş uçak bileti alıp Ankara’ya sırf burasını görmek ve tüm günümü burada geçirmek üzere gelebilir insan. 
 
Bunun için çok neden var: Birincisi, burası aziz Ata’mın ilk istirahatgahı. İkincisi, çok düzenli bir müze. Üçüncüsü, çok nadide resim ve eserlerle dolu. Dördüncüsü, manzarası muhteşem, mimarisi de. Beşincisi, aynı zamanda Resim-Heykel Müzesi’nin de yanında olup bir taşla iki kuş vurmanız.
 
Kendimizden geçmişiz ve öğle yemek saatimiz oldukça gecikmiş ama inanın aç kalmaya değer Etnografya Müzesi’ni gezmek. Ankara turu yapanlarımıza önerim: Programlarınıza burayı kesin koyun. Çocukları AVM’lere götürmek yerine daha kültür dolu bir tur için kesinlikle Etnografya Müze’li Ankara. Çocuklarımıza Ata’mızın 15 yıl boyunca nerede dinlendiğini, naaşının Anıtkabir’e ne zaman ve nasıl nakledildiğini öğretmek, bilgiyi daha kalıcı yapmak için.      
 
Sonraki durağımız Anıtkabir. Hanımla evlenmeden önce birlikte Ata’mızın huzuruna çıkmıştık. Huzurunda birlikte saygı duruşunda bulunmuştuk. Yıl 1994’tü. Bu üçüncü kez birlikte gelmemiz. Malum bizim işte bazen bir araya gelemeye biliyoruz  Asilhan sandığımızdan da fazla kalmak istiyor ve saatlerce her panoyu, resmi ve yazıyı inceliyor. Burayı sona bırakmakla hata ettik. Oğlumuz istediği gibi ziyaretini tamamlayamadı; bütün akşam söylendi durdu. 
 
Kızılay’da yine Pınar kardeşimin misafirperverliğinde güzel bir yemek ve ardından yine akşam ışıklarında Ankara şehir turu. Her yer güzel, hey şey hoş da şu Bent Deresi yok mu, tüm Ankara’nın affedersiniz içine… Sıkışan trafikten kurtulayım derken daldığımız sokak pavyon dolu. Sokağın pisliğini mi anlatayım yoksa gördüklerimizin çirkinliğini mi? Allah’tan Asilhan uyuyakaldı da bunları görmedi. Bir başkente yakışmayan çirkin ve hatta iğrenç yerler. Buralar kalkmalı, temizlenmeli ve daha nezih yerler haline gelmeli. 
 
Üstelik buraya yakın turistik oteller de var. Hepimizin de bildiği gibi hesaplı bir gecelik grup konaklamaları için ideal yerlerden Ulus ile Sıhhiye’deki oteller. Düşünün, akşam yemeğinden sonra dışarı çıkıp etrafı kolaçan etmek isteyen meraklı turistlerin çoğunun buraları gördüğüne eminim. Bu pislik ve çirkinlikleri yok etmek zor mu? Memleket üç-beş batakhane mafyasına teslim mi?  
 
Öğle yemeği yemediğimiz ve ayakta atıştırmayla geçiştirdiğimiz halde koca bir güne Kale’yi, AMM’ni, Meclisleri, Etnografya Müzesi’ni ve Anıtkabir’i sığdıramadık. Gerçi günler de kısa ve ziyaret saatleri kış saatine endeksli. Fakat kendi kendimize söz verdik. Ankara’ya tekrar gelip Ata’mızın huzurunda daha uzun saatler kalacağız. 
 
Özellikle ona çok gereksinimiz duyduğumuz son zamanlarda… Geride bıraktığı evlatları olan bizler vatana, millete sahip çıkamıyor, layıkıyla onun gösterdiği hedefe yürüyemiyoruz. Kısacası bize emanet edilen cumhuriyeti koruyamıyoruz. Bakın hele bir memlekete! 
 
Nerede Ata’mızın kurduğu Ankara? Nerde Cumhuriyet'in başkenti? 
 
Sürecek…
 

22 Nisan 2013  00:42:13 - Okuma: (548)  Yazdır




İstatistik