Yazı

Altı Günde Altı Şehir -I-
Altı Günde Altı Şehir -I- 

Asil S. Tunçer

Bursa-İznik-İstanbul

Sömestrde çocukları gezdirmek, onlara kültürel tatil yaptırtmak ve biraz da ailecek hoş vakit geçirmek istedik. Bunun için toplam bir haftalık bir tatil daha doğrusu tur planladık. Yalnız büyük oğlum daha önce İstanbul’u gördüğünden ve dershane programı yoğun olduğundan evde kalıp üniversite sınavına hazırlanmayı yeğledi. Bu nedenle yola bir ferdimiz eksik çıktık.
 
İlk destinasyonumuz Bursa’ydı. Sabah çok erken çıktık ki akşama geç olmadan İstanbul’da olabilelim. Bursa’ya girdiğimizde eşimi en çok rahatsız eden şey orta yerde yükselen TOKİ evleri oldu. Hisarlık’ın o güzel manzarası tamamen yok olmuştu nerdeyse. Bense daha çok Bursa’nın tek yön ve duraklama yapmanın imkânsız olduğu trafiğinden şikâyetçiydim. Hisarlık’ta çalışma var; saat Kulesi’nin sol tarafına geçemiyorsun.
 
Hisarlık’ta Osman ve Orhan Gazi türbelerini ziyaret etmek için durmak şart ama otopark hafta sonu dolu. Neden? İstanbul’dan gelen koca otobüsler bırakın yolun sağ tarafında tek sıra olmayı çift sıra olmuş, komple kapatmışlar. Orda dörtlüleri yakıp bekliyorum yolun karşısına geçip ama yukarıdan hızla inen araçlar virajı döner dönmez önüne ne çıkarsa vuracak gibi akıyorlar ve büyük tehlike yaratıyorlar. 
 
Muradiye Külliyesi için yukarı çıkmak gerekiyor. Küçük oğlum Asilhan Şehzade Mustafa’nın, hanım da Cem Sultan’ın mezarını… Yaptığı Bursa turlarında nasip olmamış gitmek. Külliye’den Hazire’ye geçiyoruz ama tüm türbeler kapalı. Asilhan’ın türbeleri göremediğine üzülüyorum ama onarım yapıldığına da seviniyorum. Zira buradaki türbelerin hepsinin gerçekten bakıma ihtiyacı vardı. Umarım bitince iyi bir çevre düzenlemesine sahip olacak ve daha iyi ziyaretler gerçekleştireceğiz. Birer Fatiha okuyup çıkıyoruz. 
 
Öğle yemeğimizi İznik’te yiyeceğiz. Aya Sofya Kilisesi’nin hemen solunda kalan restoran benim gruplara yemek verdiğim yerdir ve yemekleri güzeldir; konumu da öyle. Bursa’dan ayrılıyoruz çünkü daha fazla oyalanırsak tüm programımız allak bullak olacak. İznik’e doğru yola çıkıyoruz. Yolumuz üzerinde yaklaşık 50-60 km İznik tabelası görmememiz bizimkileri işkillendiriyor.
 
Yalova-İstanbul yolu değil gittiğimiz güzergâh, Bilecik yolunu takiben Yenişehir üzerinden gideceğiz çünkü İznik’teki kapılardan birine adını veren Yenişehir’i de görmek, tanımak istiyoruz. Sonuçta buradan da İznik’e gidiliyor ama dediğim gibi hiçbir tabelada ‘İznik’ adı geçmiyor, çok garip. 
 
İznik gibi turistik bir destinasyonun 50-60 km tabelalarda yer almaması biraz tuhaf değil mi? Misal bir yabancı yolunu nasıl bulacak? Ben rehberim ve yolu biliyorum ya peki normal vatandaş? Onu da geçtim yerlisi gide-gele yolu öğrenmiştir. Türk turist de sora-kaybola bulur ama ya yabancı turist? Memlekete ilk kez gelmiş, dil bilmez ya da yolda durup adres, yol soracağı adam onun dilini bilmez, ne olacak?
 
İznik’te Aya Sofya Kilisesi restorasyonda ve aynı zamanda ibadete açılmış; namazı bekleyenleri görüyoruz. İsteyen herkes içeri girip çıkabiliyor, çalışma yapılan yerlerde dolaşabiliyor. Hanım da, ben de şaşırıyoruz. İlk defa böyle bir uygulama görüyoruz. Ayrıca şunu fark ettik; İznik’te tarihi eserlerde artan yıpranma ve tahribat söz konusu geçen yıllara göre. Surlar daha bakımsız geldi bana önceki yıllara nazaran kıyasladığımda ve daha çok yapılaşma, daha çok yeni bina ve eskiyi yok etme eğilimi var. Umarım bu benim yanılgımdır.
 
İznik’ten sonra İstanbul’a karadan gitmek böylece askerliğimi yaptığım Gölcük’ü de görmek istiyoruz. En son 99 depreminde gitmiş ve şehri çok kötü vaziyette görmüş, birliğimi tanıyamamıştım inanın. Yardım treyleri ile nereye yanaşacağımızı bile bilememiştik. Gördüklerim karşısında da bir hafta kendime gelememiştim. Allah tekrar o günleri bize göstermesin! Değirmendere ve Gölcük üzerinden İstanbul’a gitmek tabii ki uzun bir yol ama gezme anlamında bence daha keyifli.
 
Bunun için İznik’ten sonra Boyalıca Kasabası’na varıp sağa dönerek devam etmem oradan da Yalakdere Köyü içinden geçerek Karamürsel’e ulaşmam gerekiyor. Virajlı yol yaklaşık 60 km ama 1 saat sürüyor. Yalnız bir o adar da güzel. Birçok köy ve orman içinden hele hele Hürriyet’i geçtikten sonra Karapınar taraflarında muazzam bir körfez manzarasıyla sürüş keyfi yaşıyorsunuz. Karamürsel’den Gölcük 30 km ama bir araba trafiği, bir kalabalık ki sormayın! Hele şehir merkezinde. Yağmurdan kaçtık, doluya tutulduk. Karamürsel sonrası daha iyi akıyor.
 
Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor. Daha 2 saat yolumuz var. İstanbul’da akşam trafiği ölüm. Otelimizden arıyorlar, gelecek misiniz diye? Neredeyse odayı kaptıracağız.  İstanbul’da, yaz-kış turizm var, oteller hep dolu. Türkiye’de turizmden 12 ay ekmek yiyen tek kent herhalde İstanbul’dur. Sektörde de her zaman iş yapan birimler oteller ve yeme-içme sektörü; aşağı yukarı 12 ay tam çalışıyorlar. Normal. Adam sokakta kalacak değil ya mutlaka bir yerde yatacak ve sonra da aç kalacak değil hani, mutlaka yiyecek… Hanım, otel sektöründe olsak bu tatili yapamazdık, değil mi diye soruyor. Sanırım öyle. Bir 11-12 ay çalışacak bu tatili zor yapacaktık. Gülüşüyoruz.
 
 
Sabah zor kalkıyorum; belim hala ağrıyor. Yaklaşık 700 km yol yapmışım. Günlerden Pazartesi olduğundan Aya Sofya kapalı. Dolmabahçe de öyle. Bugün programımızda Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Hipodrom ve Sultanahmet Camii var. Topkapı’da mutfaklar kapalı ve ne zaman açılacağı belli değil oysa en çok merak edilen yerlerden. Mecidiye Köşkü de öyle, onarımda. 4. Avlu ve köşkler teker teker elden geçiriliyor. Asilhan Topkapı Sarayı’nı ve Haremi gördükten sonra ‘Muhteşem Yüzyıl’ filmini daha iyi anlıyor ve kurguları daha net kavrıyor.
 
Yerebatan Sarnıcı’nda her zamanki gibi giriş hadi neyse de çıkış yine sıkışık ve dükkânlarda birikmeler, gruplarda bilhassa zorluk yaratıyor. Sultanahmet’teki Turizm Enformasyon Bürosu’nda harita ve şehir planı sıkıntısı var. Aynı sorun havalimanındaki stantlarda da söz konusu. Sultanahmet Camii’nin giriş-çıkışına alıştık artık da namaz saatlerinden çok önce kapanan cami bizim programlarımızda bazen büyük sıkıntı yaratıyor. Öyle ki cami ziyaretini kaçırmak işten bile değil. Nerdeyse müze ziyaret saatlerine benzedi. Hipodrom’a gelince ben bu yeni döşemelere alışamadım bir türlü. Kendimi yapay bir zemin üzerinde hissediyorum.
 
Son Jewish Heritage turlarımdan birinde Ekim ayı sonuydu, seyyar satıcıların burada sopalı bir kavgasına şahit oldum, hiç unutamıyorum. Eli sopalı iki kişi geldi ve seyyarlardan bir gence giriştiler tüm turistlerin önünde. Delikanlı bağıra çağıra kaçıyor, diğerleri kovalıyor. Koşuşturmalar grupların arasında… Turistlerin kimi Obelisk tarafına, kimi Yılanlı Sütun tarafına kaçışıyorlar. Bir bağırış bir çığırış. Etrafta ne polis var ne başka bir görevli. Her şey biranda oluyor ve yaklaşık bir dakika sürüyor.
 
Yerlerde etrafa saçılan yiyecek ve kan lekeleri. Diğer seyyarlar da toplandı. Birisine sordum; nedir sorun diye. Dedi; “Bunlar mafya olmuş istediklerine sattırıyor istemediklerine sattırmıyor”. Grubumun da benim de psikolojim bozuldu resmen. Kendimi toparladım ve anlatıma devam ettim ama ben mi Konstantin Sütunu’nu anlattım yoksa o mu beni bilmiyorum doğrusu.
 
Zaten grubun pek dinlediğini, dinlese de anladığını sanmıyorum. Kaptanımı aradım ve gelip bizi almasını söyledim. Oradan da doğru otele gittik. Yolda sorular yağmur gibi tahmin edersiniz. Basit bir alacak-verecek meselesiymiş dedim, geçiştirdim. Ne diyebilirim başka?    
 
Her Sultanahmet’e gelişimde hatırlıyorum bu vukuatı ama bu sefer hanımla oğlana hissettirmemeye çalışıyorum, olumsuz etkilenmesinler diye. Bir yandan Obelisk’e bakarken diğer yandan da seyyar satıcılarda gözüm; tekrar bir hadise cereyan etmesin ve tadımız kaçmasın. Biraz sonra okunan ezanla rahatlıyor, kendime geliyorum. Gerginliğimi hissetmiş olacaklar ki bizimkiler “baba iyi misin?” diyor Asilhan. Neyse ikindi ezanı gayet iyi geliyor. Bu olay cereyan ettiği günün yatsı ezanını dinlemek için meydana gelmiş ve parkta oturarak ezanla içim huzur dolmuş ferahlamıştım.    
 
Keyifli bir boğaz turu tüm yorgunluğumuz alıyor. Hem araç trafiği yok, hem İstanbul’u en güzel yerlerini görüyorsun hem de sudasın. Bundan daha dinlendirici ne olabilir, değil mi? Hele peşine simit attığın üç-beş martı da takıldıysa. Asilhan’la İzmir’de sık sık yaptığımız vapur gezintilerimizdeki gibi burada da martılara yiyecek atıyoruz. Asilhan İstanbul simidini pek sevmedi. Ona söylemiştim İzmir’inkine benzemez diye ama beni dinlemedi, aldı.
 
İzmir gevreği yani simidi ile İstanbul’unki farklıdır. İstanbul’da yapılana İzmir’inkine oranla üç kat daha çok maya girer ve soğuk tekne uygulanır. İzmir simidinde İstanbul simidine nazaran maya daha azdır bu yüzden daha az mide yanması ve ekşimesi çekersiniz olur da. Ayrıca İstanbul simidi daha lastik gibidir içindeki maya oranının yüksek oranda olmasından. Neyse martılara yaradı sonuçta. 
 
Akşam oğlumuzu İstiklal’e götürdük. Taksim ve Kuledibi yine her zamanki gibi hareketli. Oradan aşağıya Tünel’le inip Karaköy’den tramvaya binelim hem de Galata Köprüsü’nü yakından görelim dedik. Asilhan benim turlarda kullandığım ufak el lambalarından istiyor. Karaköy’de görmüştüm satıcılarda. Kamondo Merdivenleri’nin orda ellerinde el fenerleri olan bir grup görüyoruz. Sandım satıcılar. Daldım aralarına fiyat soruyorum, cevap vermiyorlar. İleride duran bir kişiyi işaret ediyorlar. Gür bir ‘stop!’ sesiyle kendimize geldik; meğerse biz farkında olmadan bir film setinin ortasına düşmüşüz. 
 
Ellerinde lambalarla ne çekiyorlardı acaba? Bunu utancımızdan o an oradakilere soramadık ama bütün gece kendi kendimize sorduk durduk. En çok da Asilhan.
 
(Sürecek…)


15 Nisan 2013  13:21:36 - Okuma: (394)  Yazdır




İstatistik