Yazı

Rehberce -5-
Rehberce -5- 

Asil S. Tunçer

Güvenlik, Adalet, Sağlık, Eğitim

Bu saydıklarım bir ülkenin olmazsa olmazlardandır, hepimiz biliriz. Bu dört ana unsur bir ülkede mevcutsa o ülkeye gelişmiş ülke denir. Peki, şimdi eğri oturup doğru konuşalım ve ülkemize bakalım; yukarıdaki kıstaslara göz atalım ve sonra kararımızı verelim: Gelişmiş miyiz yoksa gelişmemiş miyiz?
 
Güvenlik sorunumuz malum: Son 30 yıldır 30.000’den fazla yurttaşımız hayatını terörde kaybetti. Güneydoğu’nun iki ilinde serbest seyahat etmeniz hele turistik gezi gerçekleştirmeniz mümkün değildir.
 
İstanbul’da Yenikapı taraflarında, Yedikule bölgesinde surlarda dolaşamaz, dehlizlere giremezsiniz çünkü gerek tinerci gerekse diğer sokak serserileri hayati tehlike arz eder Lafı uzatmaya gerek yok. Hiçbir ili ayırt etmeden, Türkiye'nin tüm illerine aynı gönül rahatlığıyla gidebileceğimiz günlerin yakın olmasını diliyoruz. 
 
Eğitim-öğretime gelelim: Geçen ay kitaplığımda ayıklama yaptım ve artık tekrar okumayacağım yaklaşık ikiyüz kitabı ayırdım. Çoğunluğu klasiklerden ve ansiklopedilerden oluşan bu kitapları küçük oğlumun okuluna bağışlamaya karar verdim. Müdür beyin de oluruyla işlemi tamamladım. Umarım çocuklarımıza faydalı olur.
 
Yalnız müdür bey bana ilginç bir söz söyledi: “Artık her şey internette olduğundan çocuklar kitap okumuyor, doğru dürüst kütüphaneye bile uğramıyorlar”. Evet, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gerekli bir cümle. Artık kitap okumayan ve her şeyi internette önünde hazır bulan ama doğruluğu her zaman tartışılır kaynaklara da ulaşılabilen bir bilgi ağı. Hele bu araştıran ve internette gezinen bir çocuksa.
 
Ben Atatürk Lisesi'nde okurken hemen her hafta sonu İzmir İl Halk Kütüphanesi’ne veya İzmir Milli Kütüphane’ye ödev yapmaya giderdik. Uzunca kuyruklar olurdu. Bir keresinde hatırlıyorum akşama doğru sıra bana gelmişti ve az sonra da kütüphane kapandığından ödevimi yapamamıştım.
 
Şimdi kıyaslıyorum da aradan sadece 30 yıl geçti ve artık her şey elektronik. Bilgi de, beceri de. Ben siyah-beyaz tv ile büyüdüm ve evimizde bir telefon vardı ki komşular da bizden faydalanırdı. Eskiden okuduğumuz kitap sayısıyla övünürdük ama şimdi gençler sahip olduğu cep telefonuyla.
 
İlkokulda en çok kitap okuyan öğrenciler arasındaydım ama şimdi benim çocuklarımın böylesi övünecek bir tutkuları yok. Var ama o da bizim teşvik etmemizle ya da örnek olmamızla. Yoksa o da yok. 
 
Geçen gün Kenan Işık’ın sunduğu yarışma programında bir akademisyen deyim ve atasözlerinde zorlandı. TV’lerde bile altyazılar hatalı. Dilimizde “dahi” anlamına gelen –de ekini artık çoğu kimse yazıda ayırmıyor. Neden? Kitap okumuyoruz da ondan. Karşıyaka vapurunda şimdi insanlar daha az kitap okuyor ama daha çok cep telefonuyla oynuyorlar.
 
Hatta kitaplarda bile bazen göze kaçan imla yanlışlarına rastlamak mümkün olmaya başladı. Geçen gün konu yönüyle çok keyifli ama dilbilgisi yönüyle çokça yanlış dolu bir kitap okudum ve sonunda düzeltme yaptığım kitabı yayınevine gönderdim. En azından yeni baskılarında yanlışlar tekrarlanmasın diye.  
 
Hukuk sistemimiz ve yargımız zaten ortada. Türkiye, ne kadar hukuk devleti olarak lanse edilirse edilsin, bunu doğru olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Zaten bir şey çok söyleniyorsa bilin ki o söylenen yoktur. Doğru mu?
 
Toplumca değiştiğimiz bir gerçek. Değişim iyi mi kötü mü ileride göreceğiz. Eskiden insanlar birbiriyle konuşurdu otobüste, dolmuşta. Şimdi kulaklarını taktıklarıyla müzik dinlemeyi tercih ediyorlar ama yolda yürürken etrafında olup bitenden habersiz, arkalarına yanaşan, korna çalan arabadan habersiz.
 
Zamanımda öğrenciler indirimli giderler büyükler tam bilet atardı şimdi 65 yaş üstü bedava seyahat ediyor. Bu ne saçmalık! Adam 65 yaşına geldiyse işe gitme zorunluluğu yok. Servise yetişme telaşı hiç yok. 121 Mavişehir-Konak belediye otobüsüne bir bakın! Öğleden sonra tamamen gün yapmaya giden bedavacı teyzelerle amcalarla dolu ama öğrenciler indirimli bilet atmaya devam.
 
Müzelerde de benzer durum. Yerine göre 9 yerine göre 12 yaş. Bunun üstü ücretli. (Müzekart uygulamasını saymıyorum; o istisna. Olaya genel yaklaşıma, bakış açısına değiniyorum). 65 yaşındaki bir adam emekli olmuş, ekonomik olarak belli bir birikime gelmiş. Oysa yaşı 22 ama hala üniversitede okuyan bir öğrenci kardeşim için durum böyle değil. Yıllardır sadece masraf ve harcama. Aileye ek yük.
 
Şimdi rasyonel bakarsak 65 yaş üstü mü otobüse ücretsiz binmeli yoksa 25 yaş altı mı? İlkokullarda tablet mi dağıtmalı yoksa aynı okullara kitaplık mı yapılmalı? Diyeceksiniz ki zaten o okullar belli, kütüphaneye ihtiyaç yok. Tamam. O zaman bedava dağıtılan tablet paralarını tasarruf edip doğudaki, güneydoğudaki ihtiyacı olan okullarımıza daha fazla ödenek ayıralım.
 
Üç yıl boyunca doğu ve güneydoğu çalıştım. Hemen her turumda kitap, kırtasiyelik malzeme götürdüm. Bazen kıyafet bazen başka bir ihtiyaç malzemesi. Turist gruplarının ardında koşan çocuklara dağıttığımız kitaplar işe yaradı. Şimdi o çocukların çoğu lise ve üniversitede okuyorlar. Öğrenimlerini yükseğe taşıyamasalar bile eminim dünya görüşlerini yükselttiler, ufuklarını genişlettiler.
 
O yüzden ilkokullara tablet, dizüstü dağıtacağınıza daha çok kitap ve sıcak ortam, kaliteli öğretmen, harita, küre dağıtın. Değişen dünyanın değişen coğrafyasını, ülkelerin yeniden çizilen sınırları daha iyi öğretmek için bu elzemdir. Onları tabletle internetle kandırarak, gözlerini boyayarak kirlenen dünyadan uzak tutamazsınız.
 
Zamanımda ortaokulda sosyal bilgiler dersinde başkanın bir görevi de harita odasından o gün işlenecek konuya göre ilgili haritayı sınıfa taşımak, ders bitince de yerine götürmekti. Sınıfımızda kocaman bir küre vardı. Şimdi ben çocuklarımın okulunda bunları göremiyorum.
 
Üç yıl önce Diyarbakır-Ergani’de bir köyde ilkokula girdim. Gözlerime inanamadım. Benzer manzaralara batıda da rastlıyoruz. Her geri kalmış bölge doğu veya güneydoğu değil zira daha düne kadar İzmir’e bağlı bazı okullara bile yardım toplandığını hatırlıyorum.
 
Sağlık sorunumuz had safhada. Devlet hastanelerinde durum içler acısı ama özellerde de farklı değil. Zaten özel hastanede tedavi olmak demek para için boşa tahlil, tektik hatta gereksiz ameliyat olmak demek. Bazılarını tenzih ederim ama geneli böyle.
 
Karşıyaka Devlet Hastanesi’nde türbanlı hemşire, akşam beni çocuğumun başında kalmama izin vermedi. “Annesi yoksa kadın bulacaksın” dedi. Sebebi benim erkek olmam, diğer refakatçinin kadın olmasıydı. Yani harem-selamlık uygulaması. Hanım turunu iptal etti sonunda. O geldi kaldı oğlanın başında.
 
İyi de annesi olmayan bir çocuk hastalanır ve o hastaneye yatırılırsa durum ne olur, bilinmez. Başka bir hemşire hanım gayet insancıl ve yardımsever durumu izah etmeye çalıştı ama değişen bir şey olmadı. Benzer bir durum Konya’da. Türbanlı doktor erkek hastayı muayene etmiyor. 
 
Türkiye 2013 yılını yaşıyor ve çağ atlıyoruz diyenlere benzer hastanelerin polikliniklerine sabah gelip insanların nasıl üst üste muayene sırası beklediklerini, şaplak kadar yerde yüzlerce insanın nasıl soluk alıp verdiğini görmelerini isterim.
 
Biz ne turizmde ne de başka bir şeyde çağ atlıyoruz. İlerliyoruz, ilerledik ve ilerleyeceğiz lafları gerçeği yansıtmıyor. Böyle yapa ya da kendimize gaz vermeden iş yapamayan, birbirimizi pohpohlamadan iş kotaramayan bir nesil haline geldik. Bu bizim aldığımız eğitim ve öğretimin ne derece sakat olduğunu gösteriyor.
 
Nasıl mı? En basitinden ilkokul son sınıftan itibaren çocuklarımızı dershanelere yönlendirip, tonla para ödeyerek çocukları üniversite sınavı denilen yarışmaya hazırlıyoruz. Ne sosyal ne de kültürel etkinlik bu. Çocuğumuzu okulla dershane arasında makine gibi çalışan bir robottan farksız hale getiriyoruz istemeden. 
 
Misal kendi çocuklarımın müzik ve spor etkinliklerini kısıtlıyorum çünkü günde, haftada belli sayıda soru çözmesi gerekiyor. Hatta zamanı yetiştiremeyeceklerinden dolayı okuldaki öğretmenleri rapor almalarını ve dershaneye daha çok vakit ayırmalarını öneriyorlar. Düşünün! Okuldan rapor alıp dershaneye gidiyor çocuk. Asıl olan dershane; okul ise sadece bir diploma kurumu.
 
Türkiye’nin tüm okullarında yabancı dil öğretiliyor. Öğretilmesine öğretiliyor da kaç kişi bir turistle karşılaştığında doğru dürüst konuşabiliyor? En azından buradan başlayalım.
 
“Az Laf Çok İş”. Kendimizi kandırmayalım. Biz yıllardır kendimizi avuturken, boşuna oyalanırken başkaları aldı, yürüdü. Haberiniz olsun!

7 Nisan 2013  21:05:24 - Okuma: (398)  Yazdır




İstatistik