Yazı

Marmara Adası
Marmara Adası 

Asil S. Tunçer

Mermerin Anavatanı

Marmara Denizi’nin (Propontis) güneybatısında yer alan Prokonnesos, Marmara’nın en büyük adası. Tarihte birçok kavmin deniz üssü ve mermer ocakları olan ada bu özelliğinden dolayı saldırılara maruz kalmış, paylaşılamamış. Mermerleri %95 saflıkta ve kaliteli, zengin mineralli.

Adanın toplam 4 köyü 2 beldesi var. Çınarlı Köyü, Gündoğdu Köyü, Asmalı Köyü, Topağaç Köyü ile Saraylar ve Avşa. Avşa diyorum orası da buraya bağlı yönetim olarak. Köyler arası minibüs çalışıyor ama kışın bu pek düzenli değil.

Marmara'da Limana 45 dakika mesafedeki Saraylar en büyük mermer ocaklarına sahip yerleşim. Ayrıca Çınarlı köyü çevresi daha küçük kristalli dolomit mermerleri çıkarılmaktaymış. Antik yazarlar ve Pîrî Reis’in ‘Petalan’ diye bahsettiği bu ocaklar günümüzde de faal.

Marmara Adası’nda çoğu anakaradan göç edenler yaşamakta. Özellikle Saraylar’da yaşayan yurttaşlarımız Kastamonu-Cide, Sinop-Ayancık ve Manisa-Akhisar gibi yerleşimlerimizden gitme. Daha doğrusu göçme.

Anakara üzerindeki antik yerleşimlerden Erdek (Kyzikos) ile komşu bu adamız Fenikeli, Yunan ve Romalı denizcilerin sıkça ayak bastığı yerlerdenmiş. Özellikle Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı arasında adeta bir barınak ve sığınak vazifesi de gören ada sık sık korsanlarında saldırılarına maruz kalmış.

Feribotumuz Mudanya’dan hareket ettikten yaklaşık 3 saat sonra Marmara Adası’na varıyor. İskelenin hemen arkasında Marmara Birlik. Zeytinyağı almadan buradan gitmek olmaz hani. Evler, sokaklar sanki minyatür gibi, basit ve mütevazı görünüyor gözüme. Yoksa göz yanılsaması mı, nedir? Deniz mi tuttu beni ne…

25 dakika sonra Topağaç köyündeyiz. Köyün neredeyse tamamı Selanikli muhacirler ve Arnavutlardan oluşmakta. Çoğunlukla çiftçilikle uğraşıyorlar. Etraf yemyeşil ve tarla bahçe dolu. Ada’nın manavı burasıymış tabiri caizse. Çınarlı ve Gündoğdu daha çok yazın hareketli olan yerler. Ama bir Topağaç ve Saraylar misal yaz kış yerleşimi olan belde ve köy.

Yano’da yol kenarındaki et lokantası örneğin benim gittiğim saatlerde, öğleden sonra 14.30 gibi bomboştu. Yanı başında akan derenin etrafındaki piknik masaları da öyle. Burada küçük bir eski kilise kalıntısı mevcut ama ben en çok merak ettiğim mermer atölyesine gitmek için sabırsızım ve doğruca oraya yollanıyorum.

20 dakika mesafede güzelce bir koy; Küçük Abruz. Sağında konuşlandırılmış bir tesis; burası terk edilmiş eski bir mermer atölyesi. Tabelasındaki yazılı ismiyle “Mermer Taş Fabrikası”. 1912 yılında inşa edilmiş bu tesis 1930 yılında da ihya edilmiş. Yolun sağında iki yana açılan siyah boyalı korkuluklu demir kapı. Üstündeki tak benzeri kemerli giriş hoş durmuş.

Ön tarafta girişe doğru neredeyse yıkılacak bir ahşap dış kaplamalı hanay ev. Kararmış tahtaları tamir edilse daha hoş durur muhakkak. Sağına doğru daha içerde aynısının sarı boyalısı; bakınca renk farkıyla hemen fark ediliyor. Az ötede sanki hala kullanımda izlenimi veren başka bir baraka. Sarıya boyalı hanayın dibinde II. Dünya Savaşı’nı konu alan filmlerde gördüğümüz eski kamyonlardan biri duruyor. Oldukça küflenmiş kasasıyla, koca tekerlerinin üstünde yılların yorgunluğunu atıyor.

Sağ tarafta ise işçilerinin barakaları ama tamamı tahrip edilmiş. Sahile doğru istiflenmiş, kimi defolu, kimi sağlam ama yüklenemeden oracıkta kalakalmış düzgün kesimli mermer bloklar. Onları fabrikadan iskeleye taşıyan raylı sistemin yer yer otların içinde kaybolan kısımları bize burasının uzunca bir zamandır kullanılmadığını gösteriyor.

Rayların bitiminde üzerine sarkan ağaç dalları altında adeta kaybolmuş bir vinç ve tekerleri demirlere kaynamış bir vagon. İşe yaramaz görünen 137 no’lu bu metruk binanın bir zamanlar ne kadar görkemli ve iş görür bir yer olduğunu tahmin etmek zor değil. Silinmeye yüz tutmuş “Fabrikaya Girilmez” tabelasına bakıp zamanında içinde önemli işlerin kotarıldığı, büyük makinelerin çalıştığı ve koca çarkların döndüğünü anlamak mümkün.

Bunları yerinde görmek için içeriye giriyoruz. Koca koca bıçaklar, devasa çarklar, onları döndüren kayışlar ve de geniş kalın tezgâhlar. Hepsi kendilerine ait zamanı durdurmuş. Son çekici ve son keskiyi ne zaman vurmuş bilinmez ama o usta ellerin buradan geçtiği zaman epeyi var. Zembereği kurulmuş son saat duralı çokça an olmuş ki örümcekler kat kat, üst üste ağlarını örmüşler.

Usta ve ehil el mengenesinden, takımlarından belli olur derler ya gözümüze çarpıyor zaten ilk bakışta. Her şey dağınık ama yerli yerinde. Her şey çoktandır çalışmamış ama sanki çalışmaya hazır gibi. Zincirlerle tavandan sarkan elekler, onları sallayan düzenekler, dişlileri birbirine kavuşturan kollar ve sabitlenen direkler. Hepsi bir filmin ilk karesi ile son karesi. Tek fark kareler arasındaki uzun zaman dilimi. Öyle ki senkronizasyonu kaymış bir kayıtta sesi olmayan görüntü gibi.

Karpit tankı, oksijen tüpü, yağdanlık, kürek, kazma ve diğer ekipman. Sanki her biri bir filmin montajsız hali. Tek eksik insan ve hareket. Bir sihirli dokunuş tüm bu cansız, ölü materyali canlandıracak, hayata döndürecekmiş gibi hazır bu tesis ya çalışıp üretmeli ya da zamanın ve tarihin tanığı olarak hafızalarımızın derinliklerinde yer etmeli. Bunun da tek çaresi birilerinin bu tesise çözüm üretmeleri. Mesela burasını müze yapmaları.

Buradan 1 km mesafede modern mermer ocaklarına varıyoruz. En büyük mermer ocakları burada. Hemen yanı başında Saraylar Beldesi. Tepeyi aşar aşmaz karşınıza çıkıyor. Enfes bir koyun arkasında ise limanı yer alıyor. Eskiden olduğu gibi bugün de yine sipariş mermerler buradan yolcu ediliyor.

Eski Belediye Başkanı Güner Yavuz zamanında yapılmış önemli imar ve bayındırlık çalışmaları göze çarpıyor. Temiz ve bakımlı bir yerleşime geldiğinizi, burada kalıp zaman geçirebileceğinizi size söylüyor yenilenmiş yol ve kaldırımları. Etraf bomboş ve sessiz. Kalabalığa alışkın olduğumdan mı ne, belde bana tenha geliyor.

Bahsettiğim sessizlik olumsuz anlamda değil tam aksine dinlendirici ve sağlıklı. Keşke bizler egzoz ve motor gürültülerini azaltıp daha az gürültülü kentler yaratabilsek. Beynimizi daha az yoran bir yaşam kurabilsek. Marmara Adası, bu yönden aslında tam benlik. Yani yoğun bir sezonun ardından tam bir kafa dinleme, dinlenme yeri. Böyle olduğunu bilseydim hazırlıklı gelir en az bir gün olsun kalırdım ama ne çare.

Gerçi adaların hemen hepsi öyle. Belki Büyük Ada biraz farklı. O da zaten Marmara Adası’yla kıyaslanamaz özellikte bir yerleşim. Marmara Adası’nın özellikle çok bilinen iki plajı ve sayısız koyu var ama yüzmek için zamanım yok. Ben daha çok 2.000 yıldır mermer çıkarılan bu adanın doğal güzelliği değil mermeri, mermer ocağı, mermer atölyesi yani kısaca mermeriyle, ona ait ne varsa ilgiliyim.

Bir de keşfettiğim sessizliği, sakinliği, düşük nem oranıyla çok güzel havası ve dinlendiriciliği. Ne de olsa mermer nem tutuyor ve aldığı rüzgâr ile deniz havası insanda ne stres bırakıyor ne baş ağrısı… Burada ne iyi uyku çekilir, değil mi? Bir dahaki sefere. Tarihiyle, doğasıyla, deniziyle ve sakinliğiyle Marmara Adası, Avşa Adası gibi kaçamak yeri olmaktan çıkarılıp önemli bir turizm istasyonu yapılabilir.

Dinlenme vs bir tarafa asıl dileğim adadaki bu terk edilmiş mermer atölyesinin ya da tabelasındaki ismiyle 'Mermer Taş Fabrikası'nın müze yapılması, turizmimize ve kültürümüze kazandırılması. Ayrıca Saraylar Beldesi’nde boş bir arsada yatan tarihi eserlerimizin de gerçek bir müze çatısı altında korumaya alınması. Hatta bu tesis müze yapılınca belki bu mermer eserler buraya da taşınabilir.

“Marmara Adası Mermer Müzesi” şimdiden hepimize hayırlı olsun! Teşekkürler Türkiye.


25 Mart 2013  10:04:09 - Okuma: (648)  Yazdır




İstatistik