Yazı

Muhteşem Yüzyıl–VII–
Muhteşem Yüzyıl–VII– 

Asil S. Tunçer

Fitne Fücur

Sayın Başbakan’ın çıkışını “fevri” ve “gereksiz” görebilirsiniz yalnız tamamen haksız da değildir. Bir toplumu ilgilendiren her olay veya olgu o toplumun en başındaki insanları ilgilendirir. Üslubunu ve tavrını beğenemeyebiliriz, eleştirebiliriz ama gündemde sıkça yer alan dizi filmlerin toplumu etkilemesi ve bilhassa çocukları nasıl etkilediği gibi tartışmaların yaşandığı ortamda hem kendince hem de bu ülkenin başbakanı olarak bir fikir ortaya koymasını olağan karşılamalıyız.
 
Geçmiş yıllardan hatırlıyorum, Osmanlı’yla ilgili diğer filmleri: Misal; IV. Murat vardı, Cihan Ünal’ın Ayten Gökçek’le oynadıkları. Bu teknoloji ve bu kurgu yoktu ama tarihsellik ve kronoloji olarak daha başarılıydı. Bir şeyler eksikti belki bugünkülere nazaran ama daha az rantçılık, daha az kurguculuk vardı ve bu yapımlarda bir mefkûre vardı. Bugün daha görsellik ve modern çekim teknikleri vs eklendi. Ortaya tüm ailecek izlenebilecek, toplumun hemen tüm bireylerine hitap eden ortak noktalara temas eden sürükleyici bir film serisi ortaya çıktı. İyi de tuttu. O halde gelin bunu bozmayalım, sürdürelim. 
 
Bu toprakların altın çağı yakaladıkları dönemler çok olmuştur. Bir Lydia son dönem, bir Pax Romana ve Bizans’ın ilk yılları, Selçuklu’nun Alaettin Keykubat dönemi. Anadolu topraklarının sulh dolu yıllarıdır o günler. Osmanlı’da Cem Sultan’ın Avrupa’ya kaçması sonrası dönemler ile II. Selim’in yılları. Anadolu halkının kavga-dövüş görmediği, rahat ettiği dönemlerdir. Son olarak 1928-38 arası bir on yıllık dönemden bahsedebiliriz. Bunları sayarken şunu unutmayalım. Anadolu insanının çektiği acıyı dünyada az millet çekmiştir. Cefakârdır insanımız vesselam! 
 
Bundan sonra 1938-58 arası dönemi, dünyadaki sıkıntılar açısından, II. Savaşı ve Kore’ye asker göndermemizi saymazsak. Aslında bazen savaş veya buhran olarak öğrendiğimiz tarihi dönemlerimizde bir ülke için aydınlık ve bilinçlenme günleri olabilmektedir. Buna en iyi örneklerden biri 93 Harbi olarak bildiğimiz 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı dönemidir. Yoksa hemen arkasından meşrutiyetin ilan edilmesi bir tesadüf değildir. Geç anlamışızdır biraz Trablusgarp’ta cebelleşirken, Balkanları göz ardı ettiğimizi. Bingazi mi, Selanik mi? İttihat ve Terakki’nin belki aklına bile gelmedi…
 
Haliyle bizi gaflet uykusundan uyandıran Balkan Savaşları olmuştur. Vatanın elden gitmek üzere olduğunu… Maalesef, oysa en acılı yıllarımızdır ama öte yandan da, farklı bir gözle değerlendirdiğimizde, Türk insanının gözünü açtığı, millet olma bilincine erdiği, aydınlandığı yıllardır o zorlu yıllar. Osmanlı’nın dinamitini ateşleyen Fransız İhtilalı’nı ucundan yakaladığımız, tüm tebaanın uluslaşmasından sonra sıranın biz Türklere geldiği yıllardır. Bizden başka millet kalmayınca geriye anca o zaman demişiz: “Vatan yahut Silistre” ve “Vatan, Millet, Sakarya”.    
 
Harem konusu neden yüreğimizi sallıyor çünkü harem Türklerde yok ama Araplarda var, Bizans’ta da benzer şekilde var. İslamiyet ile Osmanlı’ya geçmiş. Bu yönüyle içimize sinmiyor ama cazibesine de kapılmıyor değiliz.
 
Başka bir göze batan durum da şu; Makbul İbrahim Paşa ile Süleyman Han hep haremdeymiş, hiç çıkmıyorlarmış teması filmi gözden düşürüyor. Seyirci savaş sahneleri görmek istiyor. Ama yapımcı istemiyor çünkü haremde çekim yapmak kolay ve maliyetsiz ama ya savaş sahneleri çekmek? Çok zahmetli ve masraflı.
 
Kadınlar Osmanlı yönetimi üzerinde XVI. yüzyıldan önce de bir ölçüde etkiliydiler.
Bu etki 16.yy’dan itibaren arttı. Mesela II. Bayezid ile Cem Sultan arasındaki taht kavgası sırasında büyük halaları Selçuk Hatun'un, iki kardeşi barıştırma girişiminde bulunduğunu biliyoruz. Her kurumda olduğu gibi Harem de belli bir olgunlaşma sürecinden geçti, nihayet Kanuni devrinde, giderek genişleyen iktidar erginin bir parçası haline geldi.
 
Bu diziyi dünyada 150 milyon kişi izliyor. Sonuçta dış dünyaya tarihen ve kültüren aynen filmdeki gibi tanıtılıyoruz. Sayın Başbakan duyduğuma göre o çıkışını Mısır gezisinden sonra yaptı. Arap’ın biri, sizin diziyi izliyoruz ve Osmanlı’nın gerçek yüzünü, özellikle ne fitne-ne fücur olduğunu görüyoruz, türünden laf etmiş. 
 
Dizide, Hatice Sultan’ın bileklerini keserek intihar etmesinden, Firuze’nin striptizvari dansına kadar çoğu sahne tepki toplamıştı. Yazı dizimizin başından beridir söylediğimiz bir şey var: Aşırı kurgu ve olmuş gibi gösterilen tamamen senaryo üretmesi olaylar. Bazılarına sözümüz yok. Bunlar kurgu olan bir filmde olacak. Hatta bazı yerlerde filme heyecan katıyor ve sahneleri renklendiriyor. Ama bazıları tam deyimiyle “eşeğin kulağına su kaçırtıyor”.
 
Matrakçı’nın dönemselliği ile ilgili ve tarih yazmadığıyla ilgili bilgilerimiz filmle aynı değil. Yani dizide bu karakter üzerinde oynanmış ama şimdi bu adamı alıp Pargalı ile beraber meyhane meyhane dolaştırıp, ikisine ayyaş muamelesi yapmanın anlamı ne? Ebusuud’un oğluna baktıkça iğreniyorum diziden. Koskoca İstanbul Kadısı’nın oğlu üstelik kendisi müderris. Böyle klas bir adamı affedersiniz ayyaşın teki yaptınız. Hem de İslam devleti Osmanlı İmparatorluğu’nda Ebussuud Efendi gibi birinin oğlunu!
 
Daha havai fişek yok o tarihte ama dizide havai fişekler atılıyor. Erkekler baş açık, sarıksız ve kavuksuz geziniyorlar orta yerde. Kepsiz asker nasılsa, sarıksız Osmanlı devlet adamı aynı düzlemde ele alınır. Senaristler bu gibi ayrıntıları atlıyorlar. 
 
Topkapı betondan bir çadır. Gerçek saray Dolmabahçe. Bu yüzden harem kurgusu daha Topkapı’da oryantal ama Dolmabahçe’de harem daha batılı. Nerden nereye geldik? Osmanlı birden Cumhuriyet oldu. Burada değişen millet değil sadece siyasi erk ve yönetim. Türk Devrimi’nin amacı insanımızdaki Ortaçağ kafasını yıkmak, cahilleri eğitmek ve çağdaş yaşamı yerleştirmekti. Bugün hala kadının erkekle el sıkışmadığı, kadınların töre cinayetine kurban gittiği ve kadının parayla alınıp satıldığı bir dönemi yaşıyor Türkiye. Yani; Ortaçağı. 
 
Mustafa Kemal’in devrimlerini çok geçmişe götürürsen eğer, elim bir ayaklanma ve suikasta kurban giden II. Osman’a kadar iner. Kanuni dönemi hep iyi ve güzel şeylerle dolu değil. Kapitülasyonlar faraza Kanuni devrinde başladı. Kendi kendimizi sömürgeleştirdik. Biz Fransa’yı zengin ettik. Onlar da teşekkür olarak önce Mısır’ı sonra da Çukurova’yı işgal etti. Öte yandan III. Selim’den itibaren kesif bir Fransızcılık var Osmanlı üst sınıfı ve sonrasında elitinde. 
 
Türk tarihinde en çok savaşan, cepheden cepheye koşuşan komutan kim diye sorarsanız, yanıtım hazırdır; Mustafa Kemal. İstanbul’u düşmanın elinden alarak (yeniden) fethetti, Fatih gibi; Hilafeti T.B.M.M.’ne devretti, Yavuz gibi; cumhuriyetin ilk anayasası olan 1921 anayasasını yaptı, Kanuni gibi. O hepsinden özellikler almış, büyük bir komutandı. Kanuni’nin kanun yapıcılığı sanılanın aksine sadece yeni fethedilen yerlerle ilgili örfi-idaridir. Yoksa anayasal anlamda bir kanunculuk veya şer’i hukuk ile ilgili bir yasa yapma anlamı çıkmasın. 
 
Muhafazakârların gözden kaçırdığı bir şey var: Bir kere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu’nu -ki artık son yıllarında imparatorluk değil devletti- yıkmadı. Onu yıkan emperyalizmdi. Mustafa Kemal, devletin yıkılmasını, tamamen ortadan kaldırılmasını engelledi. Ülkenin sömürülmesinin, halkının köleleştirilmesinin önüne geçti. Mondros ve Sevr’e bakın! Tam karşısında Mudanya, Ankara ve dahası Lozan ile Montrö durur.
 
Bunların hepsi İstanbul Hükümeti’nin değil Ankara Hükümeti’nin başarılarıdır. Yoksa bugün biz bu filmin yerine acaba neyi seyreder, neleri konuşurduk, onu düşünün! O haliyle yine en büyük milliyetçi de odur. Türk ulusunu yaratmıştır. İkincisi, Osmanlı’yı konuşurken hep Fatih’i, Yavuz’u ve Kanuni’yi son olarak da II. Abdülhamit’i hatırlıyor, konuşuyoruz. Bunların yanlarında biraz da İbrahimleri, Mustafaları, İngilizci Damat Feritleri ve Vahdettinleri de konuşalım! Kanuni’den Vahdettin’e nasıl geldik, neler oldu? Onun bir muhakemesini yapalım zihnimizde önce.
 
Sonra da lütfen Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti'nin bir bütün, birbirinin devamı olduğu gerçeğini görelim ve sahiplenelim.
 
Sürecek…

25 Şubat 2013  09:05:46 - Okuma: (487)  Yazdır




İstatistik