Yazı

Muhteşem Yüzyıl –VI–
Muhteşem Yüzyıl –VI– 

Asil S. Tunçer

Tarihten Ders Almak

Batı’da değişik bilinir harem ve bu yüzden oradan bakıldığında görünen Türkler ve Türkiye farklıdır. Buna kendi turlarımda çokça rastladım. Buradan ayrılan turistlerimizin büyük çoğunluğu gelmeden önce sahip olduğu düşüncelerinden sıyrılmış ve hatta önyargılarından kurtulmuş olarak ülkelerine geri döndüler.
 
Zira ülkemiz gelen turistlerin özellikle ilk defa gelenlerin kafasında bir ön-fikir var; kötüsü önyargı var. Türkler ve Osmanlı dönemi saray yaşantıları ve bilhassa İslam dini ile doğuda sosyal yaşam merak konusu; hele tarihte harem ve günümüz Türk kadını. 
 
Çok kereler saray turlarımda şuna şahit olmuşumdur: Ziyaretçiler, boş haremi görünce ekseri hayal kırıklığı yaşarlar. Onlara, “içerde kızlar olsaydı daha mı mutlu olurdunuz”, diye sorarım ara sıra? Evet, ya da bilmiyorum diyenler olur. Sahiden doğrusunu söylemek gerekirse kızlar olmadan harem pek harem sayılmaz.
 
Neden? Çünkü kafamızda canlandırdığımız daha Türkçesi kurguladığımız bir harem var. Oysa hayal edilen, tasarlanan haremle gezilen ve görülen harem birebir örtüşmez zira bir kere haremi harem yapan kızlar yok.
 
Öte yandan harem düşünüldüğü, düşlendiği gibi bir yer değil tam manasıyla. Peki, neden öyle zannediyoruz ve gerçeğini görünce hayal kırıklığı yaşıyoruz? Çünkü bizim beslendiğimiz harem bilgileri çoğunluk batılı yazar-çizerlerin fantastik betimlemeleri de ondan. 
 
Haremle ilgili bilgiler bilhassa III. Murat dönemiyle başlar. Yani Safiye Sultan’la. Lakin asıl haremle ilgili bilgiler, burada çıkan yangınlarla ve bilhassa Dolmabahçe’ye taşındıktan sonradır; yani 1856’dan sonra. Hürrem Sultan’ı da yabancı kaynaklardan okuruz ve canlandırırız kafamızda. Bizimkilerin yazdıkları da çoğunlukla sonradan yazılma. 
 
1910’da Montaigne, Saray’a saat tamircisi olarak girmiş. Boş Harem’i görmüş. Leslie Pierce’ın kitabı harem hakkında Batı’da yazılmış en iyi kitap (ensest ilişkiler konusu hariç) ama o bile haremi tam veremez. Yazanlar da zamanın haremini gördü demi yazdı? Harem’deki belgeler padişahla kızların yatak ilişkilerinden mi bahsediyor? Hayır! O zaman haremi biraz hayal biraz da meyal düşlemekten başka çare kalmıyor.
 
Diğer taraftan, bizimkiler giremiyor, bilemiyor ve üretemiyor, yazamıyor ama yabancılar, maşallah döktürüyor. Bu sebeple Osmanlı, bilhassa harem olgusu dışarıda çok çekici olan ve başka başka düşünülen, içerde ise başka tartışılan bir yer.
 
Çokça suiistimal edilen haremin ayrıntılarına girebilmek için ancak dişi sinek olursanız mümkün, erkek sinek bile giremediğine göre… Bizatihi, adı üstünde harem yani mahrem. Özünde hepimizin yaşadığı cinsellik, mahremiyet ve özelimiz vardır; kadının iffeti söz konusudur. Olmasa görevli erkekler hadım edilmezdi. O yüzden haremi tarif ederken, saptırmadan anlatalım, gösterirken de öyle. Ne günah çıkartalım, ne günaha girelim! Neyse onu söyleyelim.
 
Filme gösterilen tepkiler çoğunlukla Neo-Osmanlıcılardan, yani Osmanlı Devleti’nin yerine kurulduğunu kabul ettikleri daha doğrusu edemedikleri Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olan kesimden, muhafazakâr kanattan geliyor. Bunların yanında bir de olayların filmdeki gibi olmadığını savunan, az bile diyen Cumhuriyetçiler, modern Türkiyeciler var. Hiçbir şeyden habersiz olanlar konumuz dışı.  
 
Burada amaç Osmanlı’nın iyi yanlarını görüp, örnek almak ama kötü yanlarını da görerek ders çıkarmak, daha nesnel tarihçilik yapmak olmalı. Ne yazıktır ki bu bizde yaygın değil. Şunu net görmeliyiz: Osmanlı’nın ne bir ilahiyat ne de bir kutsaliyet arz eder. Bugün nasıl bir hükümetin olumlu ve olumsuz politikaları oluyorsa aynı şekilde Osmanlı’nın da iyi ve kötü icraatları vardı. Hep zafer, hep galibiyet yoktu. 
 
Bu değerlendirmeyi ve çıkarımı en iyi tarihçiler yapar. Sonra ders, kitap vs olarak bizim önümüze koyar. Bunu okuyan ve öğrenen bizler de bilinçleniriz. Bizden çıkan siyasetçiler de bunları yorumlayıp günümüze taşırlar, sonra da iyi siyaset yaparlar, yapmak için uğraşırlar. Hala yapamazlarsa, bilinçli olan halk yani bizler onları denetler, gerekirse daha iyi yapanlarla değiştiririz.
 
Günümüzde salt parası olanlar ve aday gösterilenler meclise gidiyor, partiler genel başkanlarının sultasında yapılanıyorlar. Bugün siyasi hayatımızda parti, seçim vs demokrasisi adıyla işletilen kurallar, demokrasi için yapılıyor sözde ama sultadan başkası değil. Bugün devletin hemen her kademesinde Osmanlı sultaniyetinden alışkanlıklar mevcut.
 
Yasalar o gün Osmanlı’da nasılsa bugün de aynı mantalitede. Devletin bekası mantığıyla sadece devleti korumaya yönelik ve onun ebediyetini, selametini sağlıyor. Vatandaşı devlete karşı örgütleyen, savunan yapılanmalarımız ne yazık ki nerdeyse yok. Bürokrasimiz hala Osmanlı, zihniyetimiz hala Osmanlı.
 
Geçmişimizi kötülemek değil gaye, gerçekleri görmek ve geleceği iyi tahminlemek. Kötü anlatmak hiç kimsenin hakkı ve haddi değil. İdrak etmemiz gereken yegâne husus; her şeyin devingen, değişken olduğunu hatırlamak, bir zamanların mükemmel kurumlarının ve sistemlerinin zamanla miadını tamamladığı, kendini yenileyemediği ve yerine yenilerinin tesis edildiği. Her şey birbirinin devamı.
 
Osmanlı, dönemini iyi yaşamış ama zamanla değişen dünyaya uyum sağlayamamış, fethederken işgal edilen durumuna düşmüş ve ömrünü tamamlayarak yerini bugünkü cumhuriyete bırakmış bir devlettir. Halk aynıdır, millet aynıdır. İdari şekli farklıdır o kadar. 
 
Keşke padişahların hepsi iyi olsalardı ve biz bugün de o günkü gibi dünyada söz sahibi olsaydık. Ben pasaportsuz ve vizesiz üç kıtayı dolaşsaydım… Sahiden, ne zaman vize kuyruklarında beklesem, ya da onca evrak tedariki için uğraşsam içimden hep “Hey Osmanlı! Nerdesin?” derim.
 
Türkiye Cumhuriyeti’ni hazmedemeyip Osmanlı geri gelsin diyenler, tam aksine bugünkü cumhuriyeti de sıkıntıya sokuyorlar. Tam aksine sıkı sıkıya sarılmalılar memlekete, devlete sahip çıkmalılar. Maazallah o da elimizden giderse…
 
Tartışılan bir başka konu ise beka-ı devlet için ‘kardeş katli’ nizamı. Yine anakronizm yani düne bugünün gözüyle bakma. 500 sene önce gerekmiş, uygulanmış ve sonra vazgeçilmiş. Kardeş katlini onaylamıyoruz.
 
Reddediyoruz ama bir şeyi döneminde, çağında ele almak, zamane şartlarına göre düşünmek lazım. Yoksa nesnel olamayız. Kendi aralarındaki taht kavgasına o günün şartlarında bir çözüm bulmuşlar, içlerinden birini sonuçta mutlak hâkim yapmışlar. Diğerleri de problem olmasın diye bertaraf etmişler.
 
Kanuni, kendi öz oğlu Şehzade Mustafa’yı davet ettiği çadırda boğdurdu. Sonra da Bursa’ya cellât göndererek Şehzade Mustafa’nın oğlunu, torunu boğdurdu. Bir insan olarak o sabiyi boğmakla görevlendirilen cellâdın ruh halini, boğma anını hele torunlarını boğduran Kanuni’nin halet-i ruhiyesini düşünün.
 
Bugünün gözüyle baktığımızda çok kötü. O zaman bile trajik olaylardı, muhakkak. Yalnız, aramızda beş yüz yıl var. Haliyle de yargılayamayız; yanlış olur. Geçmişe bugünden bakıp, yargıya varmak kolay. Zor olan o zamanı o zamanda düşünmeye çalışmaktır.  
 
Kanuni’nin torunu III. Murat’ın sağlığında yüze yakın, belki daha fazla çocuğu oldu. Kimileri bu sayıyı üçyüz olarak verir; abartılı gibi. Onun oğlu yani Kanuni’nin büyük torunu Sultan III. Mehmet tahta oturduğu gün çoğu çocuk yaşta 19 şehzade karındaşını boğdurttu. Ertesi sabah gassallar 19 cansız bedeni yıkayıp kefenlerken, gözyaşlarının sel olup aktığını tahmin etmemek imkânsız.
 
O kadar çocuk neden yapılıyor ve sonra neden boğdurulmak zorunda kalınıyor, diye düşünmek çok olağandır ama nesnellikten uzaktır. Zaten bu kanlı süreçten bunalan saray halkı ve ulema bir süre sonra buna da bir çözüm bulmuş, istisnalar hariç I. Ahmet’le birlikte kardeş katline son vermiştir. 
 
En sonunda da bakmışlar, çağ değişiyor ve artık kardeş boğdurmak olmaz, ‘ekberiyet’ sistemi devreye sokulmuş, en yaşlımız tahta geçsin demişler. O da pekiyi yürümemiş, işler kötüye gitmiş ve devlet batma noktasına gelmiş. Günümüzde, iki erkek kardeş kavgası asliye hukuk mahkemesinde bitiyor ama o zamanlar padişahsan eğer ya da erkek kardeşi, ipek ibrişimde.
 
Türk tarihinde yaklaşık üç yüz hanedan var ve ortalama her beş yılda bir hanedan kurulmuş. Onca rekabet arasından aile olarak sen başa geçeceksin sonra kendi içinde hukuken var olma mücadeleni koyacaksın. Kolay değil.
 
Aslında Yıldırım Beyazıt döneminde başlıyor kardeş anarşisi. Daha sonra dediğim gibi bu adet zaman zaman devam etse de I. Ahmet’le birlikte son buluyor. Zaten güçsüz padişahlar ve sadrazamları ile çocuk padişahlar ve valideleri döneminden sonra artık kimin padişah olacağına devlet adamları ve vezir vüzera takımı karar veriyor. Bir zaman da ayanlar ve hatta eşraf bile.
 
Şehzade Mustafa’nın boğdurulması hadisesi ve olayın ardında yatan asıl sebep ne olabilir? Gelin, birçoğunun göremediği gerçeği görmeye çalışalım: Şehzade Mustafa, diziden de anımsayacağınız gibi Manisa Sarayı’nda 1515’te dünyaya geliyor. O da çok savaşçı ve gözü pek. Kanuni, Mustafa’yı kendisine büyük rakip olarak görüyor. Hem iyi yetiştiriyor hem de yetişince rakip görüyor, çekiniyor. Mustafa’nın anası olacak kadından, Gülbahar Mahidevran Sultan’dan soğuyor, doğurduğundan da tabi.
 
Tahtın en güçlü adayı ve padişah olamaması Osmanlı tarihçilerince büyük kayıp sayılan Mustafa’nın en büyük şanssızlığı Kanuni’nin çok uzun yaşaması ve dolayısıyla tahtta çok kalması ve Kanuni’yle öz oğlunu karşı karşıya getiren sebep erken ölmemesi ve oğullarının yerini alamaması. Bununla beraber kadınlarının erkek çocukları yani şehzadeler üzerinden elde etmeye çalıştıkları iktidar savaşı. 
 
Hele Hürrem’in ölümünden sonra Kanuni’nin daha içine kapanması ve kendine dine vermesiyle, daha da güçsüz bir imaja bürünen yaşlı padişahın etrafında tahta kim oturacak dedikoduları dolaşmaya başlıyor. Bekledikçe kim başa geçecek stresi artıyor haliyle. Doğal olarak taht kavgası iktidar mücadelesi de. Yaşı geçtiği halde, tahta daha genç ve dinamik bir şehzadenin, en yakınında duran Veliaht Şehzade Mustafa’nın, babası Kanuni’nin yerine tahta geçememesi. Tüm sorun bundadır: Zaman uzadıkça şans ibresi Mustafa’nın kadranından uzaklaşmıştır. 
 
Bir yandan da Mustafa’da kıpırdanmalar, öte yandan Hürrem’le Rüstem’in entrikaları ayyuka çıkmış. Kanuni, büyük dedesi Fatih ile atası II. Murat, dedesi II. Beyazıt ile babası Yavuz’un yaşadıklarını hatırlamış belki ve çözümü Mustafa’yı etkisiz hale getirmekte yani boğdurtmakta bulmuş. Burada esas olan; devletin devamı ve sistemin çalışması ve de mutlak gücün tesisidir.
 
Yine de insanız; olaylara duygusal bakarız. Taş kalpli olamayız. Üzülürüz. Hatta cellât bile olsak, yüreksiz değiliz ya!      
 
Sürecek…


12 Şubat 2013  18:37:14 - Okuma: (551)  Yazdır




İstatistik