Yazı

Muhteşem Yüzyıl–V–
Muhteşem Yüzyıl–V– 

Asil S. Tunçer

Ya Dizi Yapın Ya Belgesel

Dizinin senaristleri Türk Tarihi’nden olay ve kişiler üzerinden yola çıkıp, üstüne kurgulama yaparak dizi çekiyorlar. Daha önce belgeseli yapılmamış bu dizileri bizler de belgesel tadında zevkle, beğenerek izliyoruz.  
 
Eleştirilince, “tarihi dizi yapmıyoruz” diyorlar ama tarih danışmanları var. Tarihi belgesel yapmıyorsunuz, o halde niçin danışmana ihtiyacınız var? Neden tüm karakterler Kanuni, Hürrem, İbrahim Paşa vb? Öyle ya tarihi izi değilse Osmanlı’nın en muhteşem sayılan dönemi ve şahsiyetiyle ne işiniz var? Belki ben hanedandan biriyim ve bu diziyi izledikçe üzülüyorum; ninemi, dedemi insanların böyle tanımasını hazmedemiyorum. Bu yüzden lütfen! Ya ‘Mahmut ile Melahat’ dizisi çekin ya da ‘Kanuni ile Hürrem’ belgeseli yapın! 
 
Evet, dizi gerçekten ses getirdi ve ülke dâhil herkese para kazandırdı ama bunun için olmadık cambazlıklara ve uyduruk hikâyelere başvurulmamalı, değil mi? Her ne kadar filmin girişinde “Aşk-ı Derûn” yazsa da insanlar ‘Muhteşem Yüzyıl’ı belgesel tadında izliyor. Bu iki iki daha dört. Çoğu insanımız hangisi gerçek hangisi kurgu ayırt edecek durumda ve birikimde değil. Hal böyle iken halk kurgulara ve uydurmalara öyle olmuş, gerçekmiş mantığıyla bakıyor. 
 
TV’lerde oynayan saçma sapan dizilerin yerine adam gibi dizi çekildi dedik, her Çarşamba ailecek Muhteşem Yüzyıl’ı seyrediyoruz. Evde çocuklar sayenizde tarihe merak saldı, gittik, tarihi kitaplar aldık. Biz büyükler okullarda okuduğumuz ama unuttuğumuz tarihimizi hatırladık. “Vay be! Bir zamanlar neymişiz”, dedik. Yıllardır atamadığımız aşağılık kompleksimizi, birikmiş gazımızı attık. Dizide devlet adamlarımız önümüzde diz çöken Avrupalı devlet adamlarını gördükçe gülümsedik. 
 
Bu tür filmler, insanların içindeki özlem duygularını tatmin etmeye yönelik iken aynı zamanda Osmanlıyı tabulaştırmak amacını taşıyan insanlarımızı bir şekilde rahatsız etmekte. Bunun nedenleri var: şuan Cumhuriyet’le ulaşamadığımız güç Osmanlı’nın o döneminde çok fazlasıyla vardı ya ondan. Nerdeyse 100 yıldır itilip kakılmamız, horlanmamız ve dünya siyasetinde, en yakın komşularımızın dahi bize kafa tutması. Bu yüzden insanımız eski şaşalı günlere dönmek istiyor; geçmişi, Osmanlı’yı özlüyor. Misal vize almak için başvurduğumda, sıra bekleyen, reddedilen insanları görünce “Osmanlı’nın o muhteşem çağlarında olsaydık da şu zulmü yaşamasaydık” diyorum.  
 
Ancak şunu unutmayalım: Osmanlı’da ancak 1453-1593 arasıdır, hayal ettiğimiz dönem, muhteşem ve görkemli dediğimiz yıllar. Yani yaklaşık 625 yılın sadece 140-150 yılıdır; yani tüm zamanın çeyreği kadardır. Viyana kapılarına dayandığımız gibi Çatalca önlerinde düşmanı zor durdurabildiğimiz zamanlar da olmuştur. Yani övünçlerimizi bir zaman sonra kasvetlerimiz devralmıştır. Çil çil altın savurduğumuz gibi süpürge tohumu da yedik. Bu da madalyonun öbür yüzü. Yani Yavuz’u Kanuni’si olduğu gibi Reşat’ı Vahdettin’i de olmuştur. Bu yüzden belki Zaten Neo-Osmanlıcılar son padişahı sanki II. Abdülhamit imiş gibi kabul ederler.  
 
Neyse Osmanlı tarihinde filmcilere malzeme çok. Bu ülkemiz sinema yapımcıları için bir artıdır. Bu kadar artınız varken insanların tek gurur duyduğu, övündüğü noktalardan girip bol bol ürün ortaya koyabiliriz. Todors filan deniliyor ama ona da çok tepki var. Hollywood yapımı Tudors’a İngiliz kamuoyu ateş püskürüyor. Ayrıca burası Amerika veya İngiltere değil. Bizim insanımız kendini izlediği bir filme veya diziye kaptırır. Etkisinde kalır, hatta aynısını ya da tam tersini yapmaya çalışır. TV’de seyrettiğini gerçekten oluyormuş ve böyle şeyler varmış gibi kabul eder.
 
İşte Yılmaz Özdil’in kaleminden TV’de izlediği film ve dizilerin oldukça etkisinde kalan Türk izleyici: Beyaz Gelincik dizisindeki eroin satıcısını tenhada kıstırıp ‘seni gidi adi puşt’ diye ağzını burnunu kırmıştı sayın ahalimiz… Çocuklar Duymasın’ın annesini anketle “yılın annesi” seçmişlerdi ki, evli değildi, çocuğu yoktu. Doktorlar’ın cerrahı Kutsi’ye, ameliyatını yapması için 20’den fazla vatandaşımız başvurdu, muayene etsin diye, dizi setine alzheimer’li babasını, hatta bebeğini getirenler bile oldu.
Kurtlar Vadisi’ndeki Çakır ölünce, sayfa sayfa vefat ilanı verilmiş, gıyabi cenaze namazı kılınmış, mevlit okutulmuş; “terörist”i canlandıran ise, tekme tokat dövülmüştü.
Anadolu uygarlıkları için belgesel çekmeye çalışan televizyon ekibi, Kayseri Kalesi’ne Bizans bayrağı asma gafletinde bulundu, temsili Bizanslı kıyafeti giyen figüranlar yumruklandı, ekmek çarpsın biz Türk’üz, Müslüman’ız diye yalvardılar, nafile… Neticede dış mihraklar püskürtüldü, belgesel çekilemedi, hadise apar topar cereyan ettiği için mehter takımı bulunamadı, taksi durağından temin edilen Türk bayrağı törenle surlara çekildi, İstiklal Marşı okundu.
 
Dizinin danışmanları “dizimiz biraz daha sinematik olsun” baskısına maruz kalabilirler. Dizinin kalitesi ve izlenebilirliği artsın veya daha çok sinematografi kazansın diye bazı kurgulara, olmadık ilavelere seslerini çıkarmayabilirler. Hatta siz işinize geleni sorar gelmeyeni sormayabilirsiniz. Oysa senaristlerin daha tarihi bilen veya tarihi gerçeklere dikkat eden ve dramaturji yeteneği yüksek kalemler olmaları beklenir. 
 
Neden bunları söylüyorum? Orhan Asena’nın teatralleştirdiği Hürrem’ine bakıp nasıl bir güçlü tiyatro oyunu görüyorsak, Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Hürrem’e bakıp dizi ve film görmeliyiz. Senaristin drama yeteneği burada ortaya çıkıyor. Şimdi dizideki Hürrem’e bakın: Bu kız daha doğru düzgün yürüyemiyor ya da siz bunu beceremiyorsunuz. Sağa sola yalpalaya yalpalaya. Ne o öyle sünnet çocukları gibi? Hiç Kanuni karısı Hürrem havası var mı? Kıyafeti saymazsan çalgıcı karısı Binnaz sanki.
 
Kıyafet dedik de aklıma geldi; kadınların dekoltelerine bakarsan İstanbul’a hiç kış gelmiyor. Oysa Topkapı Sarayı hele kışın öyle çok sıcak bir yer değildir. Hele mangalla ısınan bir sarayı düşünürsen kışları bu kadınların boğazlı kazaklı olması lazım. Onu geçtim; göğüs dekolteleri o kadar çok ki zatürreeden olacaklar zavallılar.
 
Dizinin konseptinde, bir dönemi drama haline getirerek ekrana yansıtmak yatabilir ama gerek bilgisizlik ve gerekse kamuoyuna olan ilgisizlik veya danışman hocaları dinlememezlik, ciddi hatalara neden oluyor. Hele sosyal tarih ve siyasi tarih üzerine çok güzel bir yapıt ortaya çıkarılabilecekken, dizinin gerçekleri yansıtma, anımsatma hatta öğretme kriterlerine gölge düşüyor.
 
Yolsa belgesel tadında çok güzel bir dizi ortaya çıkabilirdi. Hem izleyici ekrana daha iyi kilitlenirdi, hem daha ağız tadında bir seyir olurdu. Biz de bunları tartışmazdık. Ne de olsa 16 yy’ın üç kıta imparatorunu filmleştirmişiniz. Bundan daha iyi malzeme olabilir mi? Kurgulardan rahatsız ama görselliğinden memnun olan izleyici senaryoyu biraz ‘çalakalem’ buluyor, tarihi belgesel formatındaki diziyi aşırı kurgulanmış görüyor. Bu yüzden ya isimlerin tümünü değiştirip Gani Müjde’ninki gibi komedi - dizi yapılmalı ya da belgesel tadında kurgusuz bir dizi. Bunun ortası her iki kesimi memnun etmedi.
 
Artık kameraları haremin ve has odanın önünden kaldırıp biraz daha sahraya, dış mekânlara, meydanlara yöneltmek lazım, diye düşünüyorum. Söz gelimi; 1536 yılında 21-22 Mart’ının Çarşamba gecesi Kanuni ile birlikte iftardan sonra 43 yaşındaki Pargalı İbrahim Paşa uykusunda idam edildi. Osmanlı’yı Akdeniz’de hâkim kılan Preveze Deniz Muharebesi, Karaboğdan Seferi 1538 tarihinde yapıldı. Yani önümüzde koca bir Preveze var, Moldova Seferi var ve onu öyle bir çekin ki izlerken dudaklarımızı ısıralım. Onları çok güzel çekin, izleyici de ziyafet çeksin. Bu sayede kötü reklam olmaktan kurtulup, iyi reklam olun. Reklamın kötüsü de reklamdır derseniz, ona bir şey diyemem ama Kaddafi’nin yaptırttığı bir Antony Quinn’li ‘Çağrı’ filmi bile örnek alınabilir. Bakın, 35 yıl geçti ama hala izleyebiliyoruz.
Öte yandan bu dizinin eleştirilere maruz kalması bırakın siyasilere malzeme olmasını, Avrupa ve ABD başta olmak üzere İslam coğrafyasında da bizi gülünç duruma sokabilir. Dizi, Batı’ya hitap eder şekilde çekiliyor. Özellikle Balkanlarda dizi çok büyük beğeniyle izleniyor. Makedonya’dan Arnavutluk’a, Bulgaristan’dan Romanya’ya dizinin sahip olduğu geniş bir izleyici kitlesi var. Yarattığı kamuoyu da, olumlu hava da göz ardı edilemez. 
 
Arap dünyasında daha başka. Türk dizileri orada farklı bir havada izleniyor. Suriye’ye gittiğimiz yıllarda Kurtlar Vadisi oynarken benzinciden benzin almak dert oluyordu. Neden? Adamlar TV’ye kilitlendiğinden. Bir benzinlikte dizinin reklama girmesini beklediğimizi hatırlıyorum. Muhteşem Yüzyıl’ın ruh ve zarafet anlayışı, kıyafetler vs o ihtişamlı yaşam, zengin görsellik izleyenlerin bilinçaltımızdakileri üste çıkartıp harekete geçiriyor. Her biri bir başka bir ilgi ve ruh haliyle, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’ye olan ilgiyi arttırıyor. Bunun semeresini patlayan Arap turist sayısında görüyoruz. Balkan milletlerinde de göreceğiz, eminim. 
 
Yapımcı ve yönetmen bilmem bilerek ya da bilmeyerek yapıyor bunu; filmi yabancı gözün görmek isteyeceği şekilde çekiyor bakılırsa. Bu konuda iyi bir klişe yakaladığımızı düşünüyorum. Bunu elden kaçırmamak lazım. Bu bizim kültürel ve ekonomik anlamda ihracımızdır. Bu ülkelerin kamuoylarında bir kazanım ve başka sahalardaki ilişkilere de uzun vadede altyapıdır. Türkiye, 2000li yıllarda Osmanlı coğrafyasında adından iyi şekilde söz ettirebilecek, sosyokültürel etkisini sürdürebilecek seviyeye gelmek için çabalamaktadır. 
 
Burada Hollywood’u taklit edeceğiz biraz ister istemez. Onların 1970-80lerde yaptığını. Bugünü değil. Bir ülkeyi fethetmek istiyorsan önce “oraya kültürünü götür” sloganından yola çıkarak. ABD yıllarca bunu yaptı ama yaptıkları artık bugün Balkanlarda ve Ortadoğu’da işe yaramıyor. Şimdi bu boşluğu biz doldurabilir, Hollywood’un bu coğrafyadaki tahtına Yeşilçam’ı oturtabiliriz.
 
Belki yıllardır yapmak isteyip de yapamadığımız Türk kültürünü ve Türkiye imajını düzeltme, aşılama, yerleştirme işlevini diziler yerine getirmektedir. Bu anlamda Sayın Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, Meclis Başkanı’ndan Kültür ve Turizm Bakanı’na kadar devletin en üst kademesindeki yetkililerimizin büyük desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Hatta izninizle abartayım biraz; sinema ve dizi film siyaseti bile oluşturabiliriz. Bizi öcü görenleri şaşırtır, kitaplarında bizi kötüleyenleri yalancı çıkartabilir, kötü imajımızı tamir edebiliriz.   
 
Unutmayalım! Topla tüfekle yapamadıklarınızı kitapla, dergiyle, şarkıyla, şiirle ve filmle yapabiliriz. Günümüzün en etkili araçları; TV’yle, internetle.
 
Sürecek…

4 Şubat 2013  18:17:40 - Okuma: (662)  Yazdır




İstatistik