Yazı

Muhteşem Yüzyıl–IV–
Muhteşem Yüzyıl–IV– 

Asil S. Tunçer

Dizi Yasaklanmalı mı?

Sultan Süleyman’a döneminde ‘kanuni’ denmedi. Zaten yabancıların daha çok kullandığı bir isim bu. Biz onlardan aldık. İbrahim Paşa’ya Pargalı denmedi, İbrahim Paşa dendi. ‘Kanuni’ kelimesi 18.yy.ın başında (1711-1723 arasında bir zaman) Dimitri Kantemir tarafından ilk kez telaffuz edildi. Bu ad sonra Avrupa’da kullanılmaya başlandı, oradan da bize geçti.
 
‘Muhteşem’ kelimesi de öyle dışarıdan ithal. Daha sonra Avrupa’nın verdiği bir sıfat. “Kanun Yapıcı” lafı ise ayrı bir sorunlu tanım. Bilhassa İngilizcesi. Hilafet için soracak olursanız, Yavuz halife sıfatını kullanmadı. İlk kez Kanuni kullandı. Damat sadrazamlardan Lütfi Paşa bunu “liyakat” sözüne ithafen izahta bulundu. Sonra da ‘lazım oldukça’ veya ‘sıkışıldıkça’ kullanılmaya devam edildi. En son Vahdettin ve Abdülmecit Efendi kullandı.
 
Madem ‘muhteşem’ bir dönemden bahsediyoruz, o halde Sinan nerede? Mimar Sinan, Kanuni tahta çıktığında otuz yaşında. Padişah’tan dört yaş büyük. Çocuk değil yani. Filmde en kıytırık cariyeleri, hizmetkârları bile görmüşken, Sermimar Sinan neden görünmüyor? Neden senaryoda Sinan karakteri yok? Ayrıca diziye söylenenler, eleştirenler neden bunu dile getirmiyorlar? Böyle bir şahsiyet neden pas geçiliyor?
 
Piri Reis dünyanın ilk denizci haritasını çizdi. Hala insanlık bu haritayı tartışmakta. Gelgelelim Kanuni onun kellesini vurdurmuştu. Filmde ne kadar ele alındı? Orası tartışılır. Piri Reis’in haritasının ve denizciliğinin öneminin ne yazık ki Kanuni tarafından yeterince anlaşılamaması ve bunun faturasının Hindistan Seferi’nde ödenmesi var. 
 
Düşünün; Kanuni zamanında Osmanlı’nın Hint Okyanusu’nda seyri sefer edebilecek kabiliyette gemisi yok. Donanma Akdeniz’de tamam ama Cebeli-Tarık’tan dışarı çıkmamış, okyanus görmemiş. Neden acaba? Piri Reis gibi büyük denizcilerimizin ellerine ödül yerine kellelerini verdiğimizden olabilir mi?
 
Firuze, karakterine gelince, kız ne padişah bıraktı ne de sadrazam; herkesi açıkça tufaya getirdi. Zaten Firuze’nin tarihi bir kişilik olmayıp tamamen senaryo ve kurgulama olduğunu biliyoruz. Peki, sırtındaki izin Kanuni dâhil kimse tarafından görülmemesi ise senaryonun zayıflığı mı? Kanuni dâhil onca kimse, hamamda yıkanırken misal, bu kızın sırtındaki işareti ya da dövmeyi görmüyor da bir tek Rüstem Ağa ilk bakışta şak diye görüyor. Bir de Safeviler, neden damgalı bir kızı göndersinler? Osmanlı’nın gözüne sokar gibi! 
 
Firuze ile Kanuni’nin karşılıklı şiir okuma sahneleri hele, dayanılmaz. Buz gibi suratlı bir kadının neyine şiir okuyorsa Kanuni? Sanki aylarca hiç kadın görmemiş sonra da ne bulursa ‘yarabbi şükür’ dercesine. Lütfen! Kanuni’nin kadınlarını bu ülkenin en güzel kızları ama derinliği olan, alımlı oyuncular arasından seçin, oynatın. Bu tarafıyla yönetmen ve senarist arkadaşların dikkatini çekmek istiyorum.
 
Misal, Hürrem gibi bir kadını seven Kanuni, Firuze gibi bir kadını da seviyor. İnsanın içinden ‘ne mideymiş’ diyesi geliyor filmi izleyince. Bari biraz benzeselerdi. Oysa bildiğimiz Kanuni, bir kadında salt güzellikten çok derinliği, hissiyatı, zarafeti önemseyen, çok özel kadınları seven birisi. Sıcak yüz ifadeleriyle, daha sevecen Hürrem’den sonra buz gibi bakışlı, daha soğuk ifadelere sahip bir Firuze!
 
Hürrem için o kadar zaman harcanmış ve elemeler yapılmış, Kanuni’ye uygun bir hanım sultan ve Hürrem’i oynayacak uygun bir karakter olsun diye. Madem oyuncu seçimlerinde onca emek verilmiş ama Firuze kurgusunda biraz basite gidilmiş. Anket yaptırın kaç kişi Firuze karakterini beğendi, göreceksiniz. Bana göre Firuze oturmadı. Geçtim.

Bir de Nigar Kalfa’nın durumu? Ya Kanuni döneminde başka olay kalmadı da, her şey beş kadına mı kaldı? Üstelik İbrahim-Nigar ilişkisi de kurgu, biliyoruz. Kanuni’nin kız kardeşi ile evli olacaksın, gidip Nigar’la takılacaksın. Sonra Hatice gidecek, ağabeyine ağlayacak, sızlayacak ama Kanuni “erkektir yapar!” diyecek. Hatice de “napayım kaderimmiş” diyerek alıp kızı sarayına getirecek, bakacak ve büyütecek falan filan. İnanın dizinin bu bölümlerini Kanuni sağ olaydı, göreydi, o bile eleştirirdi.
 
Bir de Hürrem ilk defa namaz kıldı. Hayra alamettir inşallah. Ramazan temaları, teravih namazları falan filan. Bunlar hoş şeyler ve başından beridir olmalıydı ama birden olması garipsendi, hele Sayın Başbakan’ın uyarısından sonra. Tamam olsun ama dozunda. Abartılıp harem kurgularına döndürülmesin. Zira dizinin önceki bölümlerinde hiç namaz sahnesi olmamıştı ve Hürrem’in namaz kıldığı sahne ertesi gün medyanın çok konuşulan konularından biri oldu. Bir de, eleştiriler yoğunlaşınca Hürrem başta olmak üzere tüm cariyeler açık kıyafetler yerine daha kapalı giysiler giymeye başladılar. Ya da İstanbul’a kış geldi.
 
Hürrem, babasını öldüren Türkleri hiçbir zaman affetmedi. Siz olsanız affeder misiniz? Akıl var mantık var. Hürrem, intikamını kendince çevresinden yani hanedan daha doğrusu devletten, Osmanlı’dan almaya çalıştı. Bazı tarihçilere göreyse Hürrem hiçbir zaman Müslüman olmadı, olmuş gibi davrandı. Olmaz değil çünkü zorla ne birisini kendinize eş yapabilirsiniz ne de Müslüman veya Hıristiyan. “Zorla güzellik olmaz!” demişler.

Rahmetli kayınpederimin anlattığı bir fıkra aklıma geldi: Bir Müslüman oğlan bir gâvur kızını alıp ailesine getirmiş ve evleneceğini söylemiş. Kız oğlanı sevmiş ama ailesini sevmemiş. Ne yapsın? Nikâh kıyılıncaya kadar sesini çıkartmamış. Nikâhtan önce malum, usulünce kızın başını örtüp üç kere Kelime-i Şahadet getirtmişler ve sonra “sen artık Müslümansın!” demişler. Kız bu âdeti garipsemiş ve de anlam verememiş. İçinden “ne saçma bir şey. Üç kere söyleyince din mi değişirmiş?” diye geçirmiş ama belli etmemiş tabi. Gizliden bir şekilde Hıristiyanlığa devam demiş gizliden. Saklamış kafasının bir yerinde.
 
Düğünden sonra oğlanın ailesini yani kayınpederini ve kayınvalidesini yemeğe almış. Ortaya kızarmış bir domuz yavrusu getirmiş. Sofrada domuzu gören kayınpeder şaşkınlıktan gözlerini belerterek geline sormuş: “Kızım bu ne? Biz Müslümanların domuz yemediğini bilmez misin?”. Kurnaz gelin cevap vermiş: “Bilmez miyim beybaba. Hiç merak etme. Domuzu pişirmeden önce üç kez caminin etrafında dolaştırdım, Müslüman yaptım”.
 
Diziye bakıldığında Osmanlı’nın hep ziyafet ve eğlence, zevk-sefa yönünün ön planda olduğunu görüyoruz. Bu adamlar hiç mi ilimle, irfanla meşgul olmadılar? O görkemli camiler, köprüler, hanlar-hamamlar, çeşmeler maksemler nasıl yapıldı? Matematik olmadan, göz kararıyla mı? Hiç mi mühendisimiz, müderrisimiz yok? Bir tane oldu, o da ayyaş. Ebusuud Efendi’nin oğlu.
 
Osmanlı bir zaman sonra matematik, fen başta olmak üzere bilimden uzaklaşıyor ama bu Descartes’ten, 1650’lerden önce değil. Oysa 1636-7 yıllarına kadar sıkı takip etti bilimi. Evveline gidelim. Aksaray Sultanhan’ı yapıldığında 13.yy’a kadar öyle bir ticari yapı Avrupa’da yok. Süleymaniye Camii bugün bile dünyanın hayranlığını uyandıran bir şaheser.
 
Osmanlı bir fetih devleti. Ekonomisi her ne kadar tımar sistemi yani bir nevi yarı-feodal tarım olsa da asıl gelir savaştır, savaş ekonomisidir. Ecdat, istisnai bir-iki durum dışında ülkelerin çoğunu kılıçla fethetti. Haliyle, yeniçeri’nin genelde atılgan ve gözü pek şehzadeleri desteklemesinin yanı sıra bazen zıddı da olmuştur; faraza Cem Sultan olayı. Kendisi savaşçı ve daha atılgan, gözü pek biri. Bayezid daha sakin; Cem’in tam tersi. Halk ve devlet adamı savaştan bıkmış. Veli filan da değil ama maneviyatı yüksek biri olarak lanse ediliyor ki halk desteğini alsın. Osmanlı’nın dinlendiği yıllardır.
 
Savaş ve fetih ağırlıklı bir devletti, dedik; Bu doğru. Avrupa’da durum farklı mı? Hayır. Evlilikle toprak alma her yerde yok ama Osmanlı yaptı bunu; o da Fatih’ten önce, diğer Türk beyliklerine karşı. Daha sonra hep akınlar ve kılıçla yapılan fetihler var. Yalnız bu demek değil, atamız hep kılıç salladı ve attan inmedi. Osmanlının ata bindiği kadar indiği de var arkadaşlar, yapmayın! O zaman onca saray, bağ-bahçe ve koruluk, kasır-köşk boşuna mı yapıldı? Osmanlı zevkini ve sefasını çok iyi biliyordu.
 
Dolayısıyla, Kanuni bütün ömrünü savaş meydanlarında geçirdi, sözü yalandır. Bu Kanuni’ye hakarettir. Zira bu sav onu barbarlaştırır, insanlaştırmaz neden çünkü ülkesine saldıran yok ve kendini savunmak durumunda değil ama buna rağmen onüç sefer var sınırlar ha bire genişliyor. Neo-Osmanlıcılar burada mantık hatası yapıyorlar. Kaş yaparken göz çıkarmamak lazım. Hesaplarsan olsa olsa 14-15 yılını savaşlarda geçirmiştir. 46 yıl saltanatta kalan bir sultan için en fazla 1/3’tür bu oran. Geri kalan süre ne olacak? O halde en azından bir 1/3’ünü de Harem’inde geçirmesi olağandır. Kanuni’yi derviş yapmanın da alemi yok. O halde hem gitti savaştı hem de geldi dinlendi, hareminde zaman geçirdi.
 
Hem bunu neden yadırgıyorsunuz? Siz olsaydınız aynısını yapmaz mıydınız? Bir sürü güzeli ve saray yaşamını elinin tersiyle it, tüm ömrünü oraya buraya kılıç sallayarak harca. O da lazım, o da. “Eş, iş, aş” demez miyiz? Barakada yaşamını geçiren bir gladyatör değil değerlendirdiğiniz kişi; üç kıta sultanı, Kanuni. İtiraf edelim! Bu diziyi seyrederken her erkek bir nebze içindeki Süleyman’ı bulmuyor mu? Kadınlar da içindeki Hürrem’i? Dostlar! Süleyman, ne hep at sırtındaydı ne de hep haremde. Yerine göre ne gerekiyorsa onu yaptı.
 
Biz Osmanlı-Türk filmi çekiyoruz ve tarihini TV’lerden öğrenen bir topluma sunuyoruz. Oysa Osmanlı harem hayatıyla ilgili çoğu bilginin aslında yabancı yazarlardan alıntılardan ibaret olduğunu biliyor muyuz? Bu bilgilerin çoğunluğunun da Hindistan, Mısır ve Tunus gibi haremlerden de esintiler içerdiğini de? Safiye Sultan’ın yazarı Ann Chamberlain’in kendisi itiraf etti nasıl romanını yazdığını. 
 
Çoğu fantezilerden ibaret olan harem kurgularında aşamadığımız bir şey var: O da padişahla, hasekisini öpüştürmek, seviştirmek. Bu filmi ucuzlaştırıyor. İnsanın içinden “yanında mıydınız mübarekler?” diyesi geliyor.
 
Bundaki amaç ne? Oryantalizm mi yoksa reyting kaygısı mı?
 
Sürecek…

21 Ocak 2013  08:55:56 - Okuma: (1106)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik