Yazı

Muhteşem Yüzyıl–III–
Muhteşem Yüzyıl–III– 

Asil S. Tunçer

Daha Az Kurgu, Daha Çok Tarih

Kurgulama yapılırken tarihi gerçekliği saptırmayacak oranda, kurgulanmış bölümler çok öne çıkmadan ve daha çok gerçekleri yansıtan sahnelerin arkasında kalacak şekilde yapılmalı. Hem tarihin saptırılmaması hem de tarihe mal olmuş önemli şahsiyetlerin hatırasına saygılı olunması açısından gereklidir. Bunun yanında tarihi birtakım gerçeklerin kendi toplumuza olduğu kadar dünya toplumlarına da farklı aksettirilmemesi açısından. Öyle ki bunları izleyen insanlarımız olayların aynen filmdeki gibi olduğunu düşünebilirler. 
 
Batı’da, harem denilince, çıplak kızlarla dolu, padişahın gece-gündüz alem yaptığı bir yer akla geliyor. Belki bazılarımızın kafasında da öyledir. Sanırsın harem bir nevi seks-hane. Mesele şurada; sekse bu kadar aç mı insanlar ya da onca şey varken neden harem, cariyeler ve cinsellik? Herkesin bildiği, kendi özel yaşamında yaşadığı şeyler; kaçamak yaptığı, flört ettiği, birisine arzu duyduğu, affedersiniz biriyle bilmem ne yaptığı vs neden bu kadar hala filmlere ve dizilere konu olur, önemli bir sahneymiş gibi addedilir? Niye insanların özeli bizi bu kadar çeker ve kendimizinkine karışılsa kızacağımız bir hususiyet başkasınınki olunca çokça meraklandırır? 
 
Turistlere anlatınca buradaki kızların maaş aldıklarını filan inkâr ediyor, olmaz böyle bir şey diyorlar. Aksine hepsinin seks kölesi olduklarını ve haremden her gün kaçma planları yaptıklarını, ilk fırsatta kurtulmak için can attıklarını vs okullarda öğrendiklerini söylüyorlar. Maatteessüf, Türkler Batı’nın yazdığı Türk Tarihi’nde öyle anlatılıyor. 
 
Böyle olunca bunları okuyan ya da izleyen biz dahi “ay bak öyleymiş, vay gördün mü böyleymiş” diyerek bir zaman sonra kendimiz de inanmaya başlıyoruz. Belki roman veya film olarak çok sorun oluşturmaz düşünülebilir ama uzun vadede sakıncalı. İlki tarihin çarpıtılması, ikincisi dezenformasyon yaratılması.
 
Öte yandan Osmanlı tarihine, padişahların yaşantısına ve hele harem kurumuna bakış bazı kesimlerce farklı algılanabiliyor veya bugünden o güne, anakronik bir bakışla değişik yorumlanabiliyor ve kavramlar yanlış değerlendirilebiliyor. Örneğin; Enderun ve Duhteran. Saraydaki eğitim müesseseleri. Enderun, erkeklerin eğitim-öğretim gördüğü yer. Duhteran ise kızların eğitildiği, adap-usul, Türkçe ve İslamiyet öğretildiği yer. Bu doğru ama ne Yeni Osmanlıcılar gibi Harem tamamıyla bir Duhteran ne de çağdaş Türkiyeciler gibi sadece bir kadın-kız seksiyonu. Gerçekte Harem, ne hiçbiri ne de hepsi.   
 
Padişaha kadın olamayacaklar Harem’de hizmetli olurlar. Belli bir yaşa geldiklerinde veya duruma uygun birinle göre evlendirilirler. Bazen bir paşayla bazen de bir subaşıyla… Buna saraydan uçurma anlamında cerağ deniliyor. Yani çırak çıkarılıyor, emekli ediliyor. Kostümler 1500ler değil, 1800’ler. Daha çok III. Napolyon'un eşi Fransa İmparatoriçesi Eugenie (Öjyeni)'nin o dönem başlattığı moda akımına daha uygun. Boş verin! 3 yüzyıl sonrasını yansıtsa, 19.yy ortaları bile olsa, göz kamaştırıyor.
 
Sonra Hürrem ilk nikâhlı sultan değil bildiğim kadarıyla. Osmanlı’da ilk nikâh Osman Gazi ile Şeyh Edebali’nin kızı Mal Hatun’a kıyıldı. Gerçi nikâh deyince bugünkü iki şahitle imzaladığımız defteri mi anlıyoruz, o da ayrı bir şey. Yalnız dizide öyle bir sunum yapıldı ki nikâh konusunda, Kanuni’ye kadar kimse nikâh kıydırmadı. Yok böyle bir şey. Yıldırım, Aydınoğlu İsabey’in kızı Hafsa Sultan’ı nikâhsız mı aldı? Ya da Germiyanlar kızlarını kuma mı verdi Osmanlılara?
 
Harem dizide fazla kurgulanıyor. Oysa daha ilk başta görüldü ki izleyici, diziyi kurgulanmış bir diziden çok tarihi bir film statüsünde ele alıyor. Nedense ne senarist ne de yönetmen kadrosu bunu idrak edemedi bir türlü veya yapımcı. Bu adamlar eleştirileri, konuşulanları duymuyorlar mı?
 
Beyler! Bu ülkede halkın istemediği bir şeyi yapamaz, sürdüremezsiniz. Bir zaman sonra tıkanırsınız. Sonra da beş çocuk doğuruncaya kadar alnını secde göstermediğiniz hanım sultana namaz kıldırmak zorunda kalırsınız. Bu arada Hürrem’in dudak hareketleri namazda ka'dede okunan ne Ettehiyyatü’ye ne de Salli’ye, Bari’ğe ve Rabbena'ya uyuyordu. Ne okuyorduysa…
 
Bilmiyorum doğrumu ama dizinin ilk bölümlerinden birinde yine harem eleştirisi yapılınca, yönetmen bir sonraki bölümden 12 dakikalık bir öpüşme sahnesinin iptal edildiğini, çıkarıldığını söylemiş. Çok rağbet etmedim bu habere çünkü böylesi bir dizide bu kadar uzun bir öpüşme sahnesi olabileceğini sanmıyorum ve dedikodu olduğunu düşünüyorum.
 
Düşünsenize, Kanuni ve Hürrem filminde dakikalarca öpüştürülüyor… Bu bir romantik aşk filmimi ki bir bölümün 1/3’ünün sevişme sahnesi olsun; bu normal mi? Başka bir bölümde de mollanın teki geliyor, Hz. İsa asıl peygamberdir, diyor. Kanuni de bu saçmalıklar üzerine kazaskerlere bağırıp çağırıyor falan ilan. Ne bu şimdi?
 
Roller oturmuş mu ya da oyuncu iyi oynuyor mu ona pek girmiyorum çünkü ben bir sinema eleştirmeni değilim. Bu konuda söyleyeceklerim bir izleyiciden öte gitmez. Fakat dizideki karakterlerin bazılarının anlatılanlara ve tahmin edilenlerine çok uymadıklarını, yaş ve görüntü olarak birebir oturmadıklarını söyleyebilirim. Bunu ilkyazımda ayrıntılı anlatmıştım.
 
Neyse ki Kanuni’nin ileriki yıllarını sakalla çözme yoluna gidildi pek uymasa da çünkü gerçek Kanuni’nin bir kucak sakalla gezdiği, bugünkü hacı dedelere benzediğini sanmıyorum. Halit Ergenç, 26 yaşında tahta çıkan biri için zaten yaşlıydı. Yerine birini oynatsan tıpkısının aynısını nerden bulacaksın? Kanuni biraz yaşlandı, sakal bıraktı ama her geçen gün yani yaşlandıkça sakal artıyor. Bu sefer de tarikat şeyhleri gibi duruyor.
 
Hele bir de siyah cüppe giyip güya tebdili kıyafetle halkın arasına karışması sahnelerinde resmen Ortodoks papazlar gibi. Kara cübbeli bir Hıristiyan keşişe benzetilmesini, bu noktadan bakarsak mantığımızın neresine yerleştireceğiz?
 
Madem sakaldan açıldı; filmde hadımların da sakalı var. Adamın hayaları burkulmuş, nasıl sakalı çıkacak ki? Bir zaman sonra hormonsuzluktan sakal makal kalmaz. Bir başka sahnede bir yeniçerinin arkasından otomobil geçiyor. Yine bu sahnede İbrahim Paşa’nın saçı, sakalı çok garip. Osmanlı’nın veziriazamının kıyafetinden çok 16.yy’ın berduş giyinen entel dantel birileri gibi görünüm arz ediyor. 
 
Osmanlı’da tahta çıkan padişaha önce Nakibül Eşraf, Babüs Selam Kapısı önünde biat ederdi, sonra sadrazam ve şeyhülislam. Devlet idari kuralları Murat Hüdavendigar zamanında oturmaya başladı. Teşrifat kuralları Kanuni zamanında yerleşti. Dizide bu uygulamalarla ilgili bazı hatalar yapılıyor. Gerçi bunlar arada kaynayıp gidiyor.   
 
Süleyman’ın tahta oturduğu yıllarda Avrupa’daki krallıklar ve siyasi yaşam da çok ilginç ve günümüze değin uzanan çeşitli sosyal olaylar ve değişik gelişmeler yaşanıyor. Örneğin; Avrupa’da Şarlken, Rusya’da (korkunç) İvan iş başında. Sonra Martin Luther ortaya çıkıyor.
 
Osmanlı başta Protestanlığa bakışıyla, sahip olduğu Osmanlı imajıyla, sefer düzenlediği topraklarda sempati topluyor. Ne zamana kadar? Özellikle Viyana kuşatmasına kadar. Viyana’dan sonra Martin Luther, tam bir Türk düşmanı. (Aynı zamanda Yahudi düşmanıdır da). Hatta zamanında bir etnik milleti sürgün etme, mallarını yağmalama ve hatta soylarını kırma fikirlerine babalık bile ediyor.  
 
İbrahim Paşa, Osmanlı’nın en kısa sürede en ezici zaferi elde ettiği Mohaç Seferi’nden dönüşte ganimetler arasındaki “Üç Güzeller” adlı heykel grubunu İstanbul’a getirtip, At Meydanı’na diktirtiyor. O zaman heykel, put demek. İbrahim Paşa’yı ‘Frenk’ yapan bu davranışına Şair Figani söylediği dizelerle tepki veriyor ama aslında o sözler kendisine ait değil. Zira sözlerin asıl sahibi Figani’den 500 sene önce yaşamış olan Şehname’yi kaleme almış İranlı Şair Firdevsi’ye ait. Şöyle ki;
 
Yıl 1010-12. Gazneli Mahmud’a (ikinci adı İbrahim) kızdığı için söylediği “Dü ibrâhîm âmed be-deyr-i cihân, yekî büt-şiken şud yekî büt-nişân”. Burada “Cihan tapınağına iki İbrahim geldi, biri put kırıcı, diğeri ise put dikici oldusözünü aynen Figani de Pargalı İbrahim Paşa için tekrarlıyor. İbrahim Paşa, Figani’nin Firdevsi’den alıntı yaptığı o sözlerine çok öfkeleniyor ve şairi boğdurtuyor. Yıl 1532.
 
Kanuni, babası Yavuz’un 20 küsur yıl şehzadeliği ve sancak beyliği zamanında, 6 Kasım 1494’te Trabzon’da doğdu. 1509’da Kefe Sancak Beyi. Sonra 1520’de tahta geçti. Babasını yapamadıkları Kanuni yapmak istiyor ve bunun için kolları sıvıyor. Biraz da babasının gölgesinden kurtulmak amacında. İlkin Rodos sonra Belgrad. Ardından diğerleri. Kıbrıs da onun planıdır aslında ama oğlu Selim’e nasip oluyor.
 
Rodos ve Kıbrıs, Akdeniz için çok önemliydi ama zordu zaptı ve bu uğurda çok şehit verildi. İnanılmaz sayıda yiğidin canına mal oldu bu adalar. Dizide Rodos’un fethi sonrası camide ilk cuma namazı kılınıyor. Hani, şu bir papazın, Kanuni’ye suikast düzenlediği sahnelerin olduğu bölüm (11. Bölüm). Suikast esnasında papazı gören İbrahim asıl hedef oluyor ve sırtının sağ tarafından yaralanıyor. Papazın fırlattığı kama Cem Sultan’ın papaz olan oğlu Murat’a ait daha doğrusu Rodos’a sığınan babası Cem Sultan’a.
 
Sonraki sahnelerde İbrahim Paşa’nın sırtında bir şey yok ama kolu sargılı. Sanki kamayı sırtından değil de kolundan yemiş gibi. Bu kadar da olur mu? Senaryoda başka bir hata da şu: kama yerine hançer denilmesi ve kamayla hançerin gerek şekil ve gerekse işlevsel olarak farklı olmasının gözden kaçırılması.  
 
Dizide sefer için neler yapıldı ve sefere nasıl çıkıldı. Celalzade Mustafa anlatıyor; kulak verelim: “Rodos için 115 bin kişilik ordu, kadırga, kalyon vs.’den ibaret 700 parçalık donanma hazırlandı”. Bunlar filmdeki, Haziran 1522 yılı öncesine ait sefer hazırlığı bilgileri. Hâlbuki Osmanlı’da ilk kalyon 1644’te. Arada 120 yıl var. Kronoloji katliamı resmen.
 
Sürecek…

14 Ocak 2013  10:12:35 - Okuma: (1094)  Yazdır




İstatistik