Yazı

Her nedense SAM AMCA’sını çok seviyordu...
Her nedense SAM AMCA’sını çok seviyordu... 

Asil S. Tunçer

Kurtuluş Savaşı’nın ardından Mustafa Kemal önderliğinde yeniden yapılanma sürecine giren Türkiye,

dış politikasında tam ve eşit bir şekilde batı Avrupa topluluğunun bir parçası haline gelmeyi hedeflerken, aynı zamanda dışarıdan yardım almadan politik bağımsızlığını koruyabilen ve dış tehditlere karşı modern ve güçlü bir ülke olmanın planlarını yapmaktaydı.
         Uzun yıllar devam eden savaşlardan dolayı yıpranmış olan ülke ekonomisinin bir an önce düzeltilmesi de gerekmekte ancak dünya hızla yeni bir savaşa doğru da gitmekteydi. Türkiye kendisine karşı bölgesinde meydana gelebilecek tehditlere karşı bölgesinde meydana gelebilecek aksiyonları önlemek için bölgesel paktlar oluşturmakta, bu sayede etrafında bir güvenlik çemberi hedeflemekteydi. Türk-Irak ilişkileri Lozan’da daha doğrusu 1925 Ankara Antlaşması ile bu coğrafyayı İngiltere’ye kaptıran Türkiye’nin bölge üzerinde izlediği barışçıl politikalar sebebiyle uzun bir süre olaysız seyretmiştir. Her nedense ibrenin yön değiştirdiği dönem, ABD ve İngiltere’nin 3.güç olarak geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde Irak’a müdahale etmesiyle başlayan sancılı dönem olmuştur. Türkiye meydana gelen gelişmelere kayıtsız ve etkisiz kalmış çünkü ABD tarafından kandırılmış ve kullanılmıştır. İşte bu süreçte yeniden şekillenmekte olan bölgedeki hızlı değişimlere ve ülke geleceğini derinden etkileyecek gelişmelere Türkiye’nin nasıl eli-kolu bağlı bir vaziyette seyirci kaldığına o yıllarda izlenen Kuzey Irak politikasının ne gibi yanlışlar içerdiğine bugün gelinen nokta itibariyle daha iyi anlıyoruz. O dönemde, Türk-Irak ilişkileri hızlı bir gelişim gösterirken, Kuzey Irak’ın çoğunluğunu oluşturan Kürtler ve Türkmenler, doğal olarak Saddam’ın Arap milliyetçiliği anlayışına sahip yönetimler altında çeşitli etnik asimilasyon faaliyetleriyle karşı karşıya kalmaktaydı. Bu etnik ayrımcılık Irak tarihinde birçok Kürt ayaklanmasına neden olmuştu. Türkiye’nin bir zamanlar kendi toprakları olan bölgede bıraktığı soydaşlarımız yani Türkmenlere karşı işlenen insanlık suçları dâhil birçok yaşanan olumsuzluklara kayıtsız kalmış, mevcut statükonun korunması için hemen tüm Irak hükümetleri ile işbirliği ve anlaşma içinde olmuştur. Bu politikanın gerekçesi de dünyanın hızla bir savaşa gittiği dönemde uzun mücadeleler ile elde edilen bağımsızlığın ve Lozan ile belirlenmiş olan sınırların korunması çabası olarak özetlenebilir. Daha düne kadar bağımsız bir devlet olan Irak, o tarihlerde İngiltere’nin manda yönetimi altındaydı. Ayrıca Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesini bu ülkeye karşı vermesi, Kuzey Irak’ ta izleyeceği politikaları özenle seçerek gelişmeleri tesadüflere bırakmamasına neden olmaktaydı.
         Ancak ilerleyen yıllarda Batı ile işbirliğine giden Türkiye, özellikle II. Dünya Savaşı’nın Sovyet tehdidi karşısında bu işbirliğini daha da ileri safhaya götürdü. 1950’lere gelindiğinde Türkiye, batı ile birlikte Ortadoğu’dan Sovyet etkileşimini silmek için Bağdat Paktı ve merkez yönetim organizasyonu gibi oluşumlarda aktif rol oynadı. Bu da Türkiye’nin ABD odaklı politikalarının tersine Sovyet ideolojisini benimseyen Arap rejimlerinin Türkiye’yi Batı’nın bir ajanı olarak görmesine neden oldu. Türkiye’nin Araplara karşın izlediği İsrail politikası, Arap ülkelerini tatmin etmediği gibi, Arap ülkelerinin Kıbrıs politikası da Türkiye’yi hayal kırıklığına uğrattı. Bundan dolayıdır ki Türkiye’nin Körfez Savaşı öncesi Ortadoğu’ya yönelik dış politikasında ki hedef ve ilkeleri 1950’lerde takip edilen negatif dış politikanın etkilerine göre şekillenmiştir. İzlenen dış politikanın temel felsefesi ise, Ortadoğu ve bölgedeki devletlere eşit mesafede olmak, ticari ve ekonomik ilişkileri maksimize etmek, Ortadoğu’yu Türkiye’nin batıya olan ilişkilerinden ayırmak, İsrail ve Araplarla olan diplomatik ilişkileri aynı mesafede tutmak olmuştur. Batı’lı olmak yerine NATO ile daha da Batı’cı olan Türkiye, yanı başında meydana gelen olaylara da bir Batı’lı ülke gözüyle baktı ve kendi coğrafyasına yabancı kaldı.        
Körfez Krizi’nin başlaması ile ülkenin Türkiye-Irak politikasından ayrı olarak Kuzey Irak politikasının da olması gerektiğini çok geç anlayan Türkiye Hükümetleri, yıllarca Osmanlı yönetimi altında kalan bu bölgede yaşayan insanlara karşı izlediği politikaları daha son günlerde yeni yeni sorgulamaya başladı. Türkiye’de yaşayan bir kısım vatandaşlarımızın akrabası olan bölge insanının, özellikle PKK’nın giriştiği yoğun propaganda sonrası Türkiye aleyhine önyargı ve eylemlerde bulunması bir bakıma geçmişte takip edilen yanlış politikaların bir sonucu ve başarısızlığın bir göstergesiydi. Türkiye’nin bölücü terör sorunu ve Güneydoğu’daki potansiyel Kürt devleti kurulması riski olmasaydı, Kuzey Irak politikası belki de ülke gündeminde bu kadar önemli bir yer tutmayacaktı. Bu politikanın bu kadar önemli olmasının bir diğer nedeni ise, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtlerin Türkiye’ye olabilecek potansiyel etkileri ve Güneydoğu’da son zamanlarda yaşanan durumlardı. Özellikle “bölgenin (sözde) başkenti Diyarbakır’dır” söylemlerinin sıkça telaffuz edilmeye başlandığı hatırlanırsa olayların nasıl daha vahim bir noktaya geldiği açıkça görülecektir. Ülkede yaşan terör olayları Kuzey Irak’ın Türk dış politikasında en önde anılır olmasına neden olmuştur. Güneydoğudaki bu problem devam ettiği ve Irak’ta yaşanan trajedi sürdüğü müddetçe Kuzey Irak, Türkiye’nin en önemli konularından biri olmaya devam edecektir. Son yıllarda Kuzey Irak’ta yaşanan olayların insani boyutunun yanı sıra, bölgenin coğrafik durumu, sosyal ve etnik yapısı ve bölgenin stratejik önemi Türkiye’nin Ortadoğu politikası için belirleyici ana unsur olmaya devam edeceğidir ve bu husus geçmişi ve bugünü ile geleceğine yönelik öngörüler açısından çok iyi irdelenmelidir.
Konuya önce Körfez Krizi öncesi haliyle ele alacak olursak,1980–1988 İran–Irak savaşında Irak Hükümeti’nin bölgeyi tam anlamı ile kontrol edememesi ve bölgeye yerleşen yasa dışı unsurların Türkiye’ye karşı giriştiği terör saldırıları nedeniyle, Kuzey Irak bir anda siyasi ve askeri anlamda Türkiye’nin göz ardı edemeyeceği bir bölge haline geldi. Irak’la imzalan protokol süresinin uzatılmasıyla yasa dışı örgüt elemanları ile mücadelede Türkiye başka argümanları kullanmak zorunda kaldı. Bu durum ise Irak hükümeti ile bilgede çıkarı olan bazı batılı devletleri ciddi olarak rahatsız etti.
         İran, 1986 yılında Kuzey Irak’taki iki Kürt gurubun desteği ile hem Irak ordusunu zayıflatmak, hem de Irak’ı ekonomik olarak güçsüz duruma getirmek için kuzeydeki petrol bölgesini ele geçirmek ve Kerkük-Yumurtalık boru hattından petrol sevkıyatını engellemekistedi. Bu durum savaşa girmediği halde Türkiye’nin zarar görmesi anlamına geliyordu. Kerkük’ün başka güçlerce ele geçirilmesi, Türkiye ile ilişkilendirilen birçok senaryonun basında yer almasına neden oldu. Musul-Kerkük senaryolarına göre; Kuzey Irak’taki Kürtlerin, İran’ın da yardımıyla Musul ve Kerkük’ü tehdit edebileceği, böyle bir yapılanmanın sonucunda da Rusya’nın gelişmelere müdahale ederek Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit edebileceği, bu durum karşısında Türkiye’nin ABD ve müttefiklerinin bölgeye daha çok yerleşmesi için destek vereceği, ABD’nin bölgede konuşlanabilmesi için zengin petrol yataklarının bulunduğu Ortadoğu ve körfez bölgelerinin güvenliğini sağlama bahanesiyle böyle bir destekten kaçınmayacağı konuşuluyordu.
         Kamuoyunda bu senaryolar tartışılırken Türk Basını’nda da, Türkiye’nin Kerkük’e olası bir müdahalesinin arkasında bazı resmi ve yarı resmi batılı kaynaklar olduğu belirtilmekte, ABD ve onun Arap müttefiklerinin, İran’ın Irak’ı işgal etmesini istemediklerini, bu nedenle İran’ın bu niyetinin önüne geçilmesi için planlar yapıldığı, yolunda haber ve yorumlara rastlanıyordu. Ayrıca İran’a, Irak’a saldırması halinde önüne çıkacak en büyük engelin Türkiye’nin Kerkük’e müdahalesi olacağının, kısaca uluslararası politikalarda tartışılan Musul-Kerkük senaryolarında, Türkiye’nin Suriye ve İran’a karşı kontra denge faktörü olarak sunulduğu öngörülüyordu. Gerçekten de eğer ABD, Türkiye’den Kuzey Irak’a girmesini isterse bu Türkiye’nin Musul’u ve Kerkük’ü alması demekti. Dönemin hükümeti gelişmeleri sessizce takip ediyor, konunun Kerkük-Yumurtalık boru hattının tehlikeye girmesi durumunda kendilerini ilgilendirdiğini belirtiyorlardı. Gelişmeler sadece senaryo düzeyinde kalmasına rağmen, Türkiye’de bir kesimin Musul-Kerkük konusunda yeni bir fırsat beklediği bu tartışmalar sonrasında ortaya çıkmıştı ancak Türkiye bölgeye girip Musul-Kerkük üzerinde etkin bir role sahip olamadığı gibi İran da hiçbir zaman Kerkük bölgesi için Türkiye’ye alternatif bir seçenek olamamış, dolayısıyla da bu senaryolar uygulama alanı bulamamıştı.1988 yılına gelindiğinde savaşın aniden sona ermesi, Türkiye ile bütün dünya için büyük bir sürpriz oldu. Bundan sonraki on yılda meydana gelen gelişmeler ise senaryolarda bile düşünülemeyecek kadar, başta dünya ve ardından Türkiye için tam bir şok dalgasıydı. İlk şokta “mülteci sorunu” ve ardından gelen “Körfez Krizi” ile kendini gösterdi.
            Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin politikalarını belirleyen temel faktör, savaş döneminde ve sonrasında Irak’ta ve bölgede meydana gelebilecek değişimlerin Türkiye üzerindeki olumsuz etkisini önlemeye dayanıyordu. Bölgedeki dengelerin çok hassas olması, herhangi bir değişim sonucunda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün zarar göreceği endişesi hemen tüm yetkililerin ortak görüşü olmuştu. Nitekim bu noktada Türkiye politikasını, her uluslararası savaşta da olduğu gibi yine tarafsızlık ilkesinden yola çıkarak, Irak’taki bölünme tehlikesine karşı Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyan bir anlayışla mevcut statükoyu korumaya yönelik olarak saptadı. Bu sefer de Türkiye olaylara ve gelişmelere karşı yine kendini ABD penceresinden bakma alışkanlığından kurtaramamıştı.
         Her nedense SAM AMCA’sını çok seviyordu...
            (sürecek)


23 Mart 2007  00:38:06 - Okuma: (1416)  Yazdır




İstatistik