Yazı

GİRİT –II-
GİRİT –II- 

Asil S. Tunçer

Heraklio-Kandiye

Gemimiz Girit’e yaklaştı. Girit’in doğusunu görmeye başladık. Saatlerimiz 15.00. Biz adanın kuzeyindeyiz. Doğusundan görmeye başladık, batısına doğru ilerleyeceğiz. Yanaşacağımız liman kenti Heraklio (Iraklio). Osmanlı’nın verdiği adla Kandiye. Kent adanın kuzeyinde.
 
Saat 18.45. Gemiden indik. Sözde öğleden sonra en geç 16.00 gibi buradaydık. Bugünüm öldü, müze gezemem. Heraklio’daki müzeler Pazar günleri 18.00’de kapanıyorlar. Neyse… İlk defa gümrüksüz geçiş yaptım çünkü Rodos’tan geliyorum. Bu hoşuma gitti. Demek Yunanistan’a geldin mi her yeri ve tüm adaları gezip öyle gideceksin. Ne hoş olurdu?
 
Saat 19.00. Kalacağım otele geldim. Hoppala… Ayırttığım odam satılmış. Son günümü gemide geçirdiğimden ve yanımda BS olmadığından ne tekrar mail atabildim ne de para transferi yapabildim… Dostum Rehber Yorgo’yu arıyorum. Yorgo, Türkçe ve Fransızcayı iyi konuşan Giritli Rehber arkadaşım. Eşi Papatya da cici bir insan. Ne de olsa İzmirli, yani? Dünya tatlısı iki yavruları var. Beni davet ediyorlar ve istersem boş olan üst katlarında kalabileceğimi söylüyorlar. Bu misafirperverliği severek kabul ediyorum. 
 
Yorgo, Heraklio’nun banliyösünde yaşıyor. Çok sessiz ve havadar bir yer; tam benlik. Başkent Heraklio doğal olarak kalabalık ve pek çok turistin ilk adım attığı yer. Biz Türkler buraya ‘Kandiye’ demişiz. Yalnız bu isim Girit’e gelen bir Türk turistin işine yaramayacağı için ben bu yazımda ‘Heraklio’ demeyi yeğleyeceğim. Osmanlılar döneminde ne derece stratejikse Romalılar döneminde de önemli bir liman, Venedikliler zamanındaysa Ege’nin ticaret merkezi. Bir şeyler yemek için Kule’den yukarı doğru yürüyorum. Bir şeyler yemeliyim önce çünkü gemide tek peynirli börek yiyebildim. Malum domuz hadisesi.  
 
Kıyıdaki Venedik-Ceneviz idaresinden kalma kaleye ‘koules’ yani ‘kule’ diyorlar. Yolda yürürken çevrenizdeki çeşmeler sizi şaşırtmasın çünkü Girit’te yazın ihtiyaç duyulacak en elzem yapılardan çeşme ve bu yüzden Roma’sı da Bizans’ı da aynen Osmanlı gibi bolca çeşme yapmış. Aslanlı Çeşme misal. Aynı zamanda bir meydan. Burada İzmir Kebap diye bir yer var. Girit’i anlatan çoğu kitap ya da broşürün yaptığı aynı hata ile sanki İzmirlilerin kebapçısı gibi tarif ediliyor. Ben de daldım mekâna “Selamün Aleyküm”. Yanıtı; “kem küm”. Yahu adamların ne İzmir’le alakaları var ne de Türklükle. Etlerin çoğu da domuz. Eee!
 
Birçok Girit tanıtım kitabında abartılı ve yanlış bilgiler mevcut. Yine birçoğunda abartılı anlatım var. Bir gidiyorsun hiç de anlatıldığı gibi bir yer göremiyorsun. İşte İzmir Kebap ile ilgili satırları yazan arkadaş çok eminim hiç Girit’e gitmemiş. Zira okuyucuyu yanıltıyor. Ben de hüsrana uğramış halde tekrar sokak başına dönüyorum. Yemek için uygun yer arıyorum. Sağa bakındım sola bakındım sonunda yakındaki hamburgercide “cheeseburger” yemek zorunda kaldım. Epeydir fast-food takılmamıştım. Zorunlu bir değişiklik oldu doğrusu. 
 
Kentin bir diğer hareketli meydanı Venizelos. Çarşısı da mevcut. Beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren müzeleri. Onu da yarından itibaren göreceğim… Yorgo’nun tarif ettiği gibi otobüse atlıyor, doğruca onlara gidiyorum. Selam ve hoş-beşten sonra bugün yanan günümü de göz önünde bulundurarak Yorgo ile en uygun Girit gezi planını yapıyor ve ona göre dönüş uçağımı ayarlıyoruz. Girit’i en hızlı gezmek için en az dört güne ihtiyaç var. Beş olur ama üç olmaz. Bir gün sırf Heraklio. İkinci gün adanın doğusu. Üçüncü gün Knidos ve Retimno. Dördüncü ve son gün ise Hanya ve güneyden dolanıp Festos’u da görerek Heraklio’ya geri dönme. Sonrasında ya akşamdan ya da ertesi günü sabah erkenden adadan ayrılma.
 
 
Sabah 09.00’dan önce Heraklio Arkeoloji Müzesi’ndeyim, açılmasını bekliyorum. Yunanistan’da bir müzeyi gezerken yayınlanmış objelerin fotoğraflarını çekebiliyor, yayınlanmamış olanlarınkini ise çekemiyorsunuz. Bu konuda çok dikkatliler hatta bazıları bayağı sert şekilde uyarıyor. Ben de bir sorun yaşamamak için ilk önce hangi eserlerin yayını yapılmamış onları öğreniyorum ilkin. Bu müzede çok güzel eserler var. Bazı kısımları kapalı. Yine de görülmeye değer buluntuları karşımda. Özellikle Minos kültürü ve Girit uygarlığı. Ben özellikle kendimi Knossos’a hazırlıyorum. Zor bir yer olduğunu ve çok zengin tarihe sahip olduğunu biliyorum. Bu yüzden nerde Minos’la ilgili bir şey görsem dikkat kesiliyorum. Bu müze Knossos’dan çıkarılan eserler yönüyle zengin ama bazı bölümlerinin kapalı olduğunu öğreniyorum. Al buyur!
 
Knossos ev örnekleri, çift başlı baltalar, içki karıştırma kapları (alabastonlar), duvar resimleri (bunlar çok ilginç; özellikle boğa üstünde akrobasi yapan insanlar), satranç tablası, Faisto Diski, muazzam takılar (hanım okuyucularıma duyurulur! Bunları gördükten sonra hepiniz Knossos’ta yaşamayı düşleyeceksiniz), halay çeken eski Giritliler… Bir ağacın dalında ötüşen ve uçuşan kuşları betimleyen pişmiş toprak bana “Eee bu da pes artık!” dedirtti. Belki bu bir zeytin ağacıydı; kuşlarda sığırcık. İlk yabani zeytin ağacının, M.Ö.60 bin yıllarında bu bölgede yetiştiğini, ilk sistematik zeytinciliğin ise neolitik çağda, yine bu bölgede yapıldığını düşünürsek… Giritlileri zaten zeytinyağlı sebze yemekleriyle tanıyoruz. Hatta fıkralara bile konu olacak kadar.
 
Faisto diski, o bölge yapılan kazılarda ele geçen ve yaklaşık 3.500 yaşında olan bir bulgu. En önemli özelliği yazı dilinin hala çözülememiş olması. Bir de yazı elle çizilerek değil, yazının baskı tekniğiyle diske aktarılmış olması. Daha birçok eşsiz eser. Girit kültürünün Anadolu’dan gidip sonra geri geldiğini hatırlayalım. Yunan-sever arkeolog ve tarihçilerimizin iddialarının aksine bu teori gündemde. Halay, kılıç-kalkan gibi oyunlar. Zeytinyağı kültürü ve daha nice bugün ortak sahip olduğumuz değerler… Müze’nin üst tarafında da eserler var. Orası daha çok Helen ve Roma eserleri bölümü. Yok! Bana göre değil. Çıkıp Liman’a yürüyorum.
 
Tarih Müzesi Limanın doğusunda yok batısında. İşte daha şimdiden yön sorunu yaşamaya başladım. Burası tek yön. Limanda kazılar var. Tarih Müzesi, cadde üstünde. Heraklio şehrinin tüm geçmişi ve bugüne gelişi ayrıntılarıyla resmedilmiş, anlatılmış bu müzede. Gezi kitaplarında kentin çok tarihi esere sahip olduğu, tarihi yapıların çokça bulunduğundan bahsedilir. En azından benim okuduklarımda öyle. Hâlbuki gelince görüyorsunuz ki Heraklio, modernleşirken tarihini, arkeolojisini yitiriyor. Çoğu yapı can çekişiyor. Bunu Tarih Müzesi’ni gezince anlıyorsunuz.
 
O kadar çok eski yapı varmış ki ve bugün yok olmuş, şaşarsınız. Söylememe gerek yok sanırım. En çok yok olan ve yıkılmasına göz yumulanlar Osmanlı-Türk eserleri. Hepsini bir bir yok ederek, Osmanlı boyunduruğu altında yaşamış olma komplekslerini yenmeye çalışmışlar. Tüm dönemleri uzun uzun anlatan Yunanlı dostlarımız Türk döneminden neredeyse bahsetmeye korkmuşlar. Aralarda bir yerlerde birazcık söz edilen kadarını saymazsak nerdeyse Girit’te yoğuz. Şunu anladım: Yunanlılar, Türk denilince pek hoş olmuyorlar. Binalarımıza mı sempati duyacaklar? Hiç sanmam.
 
Bir resim çok dikkatimi çekti: Türklerin nasıl suçluları astıkları ve insanları acımasızca cezalandırdıklarını gösteriyor. Aynısını Makedonya-Üsküp’te yeni açılan müzede de rast gelmiştim. Oradaki rehber Osmanlı-Türk’ünün zalimliğinden ve yaptıkları soykırımdan bahsediyordu. Rehberi kibarca uyardım, anlamadı. Sonra da anladığı cinsten. Bu sefer gruptan birileri benimle tartışmaya başladı ve kendilerine de bir güzel tarih dersi verdim. Hatta turdan sonra tartışma erkekler tuvaletinde de sürdü gitti. Burada şunu anlatmak istiyorum. Osmanlı’dan kopan her azınlık, ulus olma sürecinde Osmanlı Türklerince nice katliamlara maruz kaldıklarını, hatta soykırıma tabi tutulduklarını, çok zulüm yaşadıklarını anlatarak ve bunları sergi, müze, toplantı vs platformlarda ön plana çıkarıp kendilerine yeniden tarih yazmaya çabalıyor, dünya siyasi arenasında saf tutuyorlar.     
 
Bu müzeden inanın Türk olmasam bunca rezilliği gördük ve okuduktan sonra tam bir Türk düşmanı olarak Türklere küfür ede ede çıkardım. Türkiye bunlara neden müdahale etmiyor. “Defamation of Character”, diye bir şey var. Yani her önüne gelene çamur atamasınız. Bir ulusun kendini savunması, şahsına münhasır şerefini ve onurunu koruması gerekli. Bunu hiçbir şekilde göz ardı edemeyiz ve görmemezlikten de gelemeyiz… Öte yandan müzedeki bir açıklama da beni çok düşündürdü. İfadeye bakınız, ”… Giritliler, Arap harflerinden mürekkep Türkçeyi zor öğrenip konuştuklarından Yunanca konuşurlarmış. Hatta Müslümanlar (Türkler) bile Yunanca konuşurlarmış. Bu yüzden de bugünkü Girit Yunancasında çok sayıda Türkçe kelime varmış…”. Doğru ifade ne olmalı zaten okurken kafanızda şekillendirdiniz. Bu yüzden üstünde durmuyorum.
 
Oldukça gerildim. O kadar ki çıkıp gidecektim neydeyse. Müzenin etnografya kısmında biraz rahatladım. Bizim kabak kemaneye benzer bir enstrümandan Türk kilimlerine kadar, ninemin namaz örtüsünden babaannemin iğne oyası elişlerine kadar sanki bu müze bizden bir yer oluverdi birden. Sepetler, bağ bıçkıları gibi daha nice eseri görmek beni biraz olsun kendime getirdi. Bahçede enfes süslemeli mezar taşları. Hanımların ki hele ne zarif. Erkeklerin ki daha mesleki ibareler taşıyor. Bu mezar taşları nerden gelmiş? Hiçbir yerden. Burası eski Hünkâr Camii. Yıkılmış. Yerine bu yeni yapı müze yapılmış. Yıkılan Vezir Camii de şimdi Aziz Titus Kilisesi olmuş.
 
Müze’de üst katta dünyaca ünlü yazar Kazancakis’in sergisi bulunuyor. Meşhur Zorba romanıyla birlikte başka dillere çevrilen kitapları, özel eşyaları, dönemin gazete yazıları vesaire… Kendisi buralı, Heraklio’lu. Mezarı, İstasyon’un orada. Derken tekrardan aynı katlara geliyorum. Bir kez daha bakıyorum bizi yerden yere vuran panolara. Off! İçime ufunetler bastı. Çıkıp sahilde yürümeye başlıyorum. Venedikliler de bayağı bir şeyler yapmışlar. Onlarla ilgili pek kötü söze rastlamadım. Aksine Kale’de kazılar, onarımlar filan demek onlara gelince sorun yok. Ne hikmetse bizim mezar taşlarını, kıyamamışlar ve koruma altına almışlar, sergiliyorlar. Nasıl olsa ölümüzden bir zarar gelmez diyedir herhalde. 
 
İlerde bir müze daha var: Doğa Müzesi. İçine dünyaca ünlü dinozor maketlerini koymuşlar ki ilginç sürekli de değil. Bu maketler bildiğiniz gibi dünyanın değişik ülkelerini dolaşıp çocuklar için sergileniyor. Valla ne yalan söyleyeyim! Ben de biraz çocukluğuma döndüm. Zaten bizim zamanımızda bunlar yoktu. Eksik taşlardan birini tamamlamış oldum. Müze 3-4 katlı ve her katında yırtıcı hayvan mumyalarından dinozor maketlerine kadar değişik vitrinler var. Dinozor maketleri kocaman olduklarından ayaklarını ilk katta, başlarını ise üst katlarda görüyorsun. Fotoğraf makinem arızalandığından serviste. Söz verdikleri zamanda teslim edemediler. Yeni aldığım ve geçici olarak kullandığım makinenin ise şarjı dayanmıyor. O yüzden maalesef…
 
Üstü açık otobüse binip kulaklıkla şehir turu yapılan otobüse binip bir şehir turu atayım, sonra da Knossos’a gideyim diyorum. Doğa Müzesi’nin yanından bu otobüsler geçiyor. Beklemeye koyuluyorum. Çantamdan notlarımı çıkarıyorum: Kandiye yani Heraklio 27 Eylül 1669 yılında Padişah IV. Mehmet döneminde, Fazıl Ahmet Paşa tarafından alınarak Osmanlı yönetimine katılmış. Hatta padişah 1671 yılında Girit’i alan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’yı karşılamak üzere Tekirdağ’a kadar gel­miş. Demek ki çok önemli bir adanın elde edilmesi imparatorlukta büyük sevinç yaratmış.
 
Ada ele geçtikten sonra merkez Kandiye yapılmış ve imtiyazlı bir eya­let kurulmuş. Hanya ve Resmo olarak da sancaklara ayrılmış. Merkez sancak Kandiye çoğunluk­la üst düzey bürokratlarca yönetilmiş. Mora İhtilalı sı­rasında her üç muhafızlık Kandiye Va­lisi Süleyman Paşa’ya verilmiş. Ancak 1850 tarihinden sonra Kandiye adanın merkezi olmaktan çı­karak, yerini Hanya’ya bırakmış. Girit, Mısır’ın yönetiminde bulunduğu sırada diğer sancaklarda olduğu gibi Kandiye’de de bir meclis kurulmuş. Bu meclis, valinin başkanlığı altındaymış. Dinî ve miras işleri hariç diğer adli konulara bakarmış.
 
Mora ihtilâlı sırasında adanın bazı yerlerinde de ayaklanmalar olmuş. Bâb-ı Âlî duruma, Kavalalı Mehmed Ali Pa­şa’nın el koymasını kararlaştırmış. Kuzuya kurt teslim edilmiş bir anlamda. Lond­ra Antlaşması’ndan sonra duruma hâ­kim olan Mehmed Ali Paşa adadan ay­rılarak yerini oğlu Mehmed Paşa’ya bırak­mış. Aslında pek bırakmış sayılmaz. Al gülüm ver gülüm. 1866’da Girit için yeni bir nizamna­me düzenlenmiş. Kandiye bu tarihte beş sancak arasında yer almış. 1896 Nisan’ında Müslüman halk ile Hıristiyanlar arasında daha önceden var olan anlaşmazlık büyümüş. Bunun üzerine malum devletler işe el koymuş. Girit’e bir Hıris­tiyan vali atamışlar.
 
Bakınız! Senaryo hep aynı. Önce ajanlarla bölgeyi karıştır ve savaşan iki taraf yarat sonra da o bölgeye hakem olarak gel ve düzene el koy. Daha sonra Ha­lep mukavelenamesine benzer bir ni­zamname kaleme alınmış. 16 Şubat 1897’de Vassos, adayı Yunan Kralı adı­na zapt etmiş. Osmanlılar bu olay karşı­sında altı büyük devlete başvurmuş. Bu­nun üzerine Yunanlılar adadan 5 Ara­lık 1897’de çekildilerse de, 30 Mayıs 1910 Londra ve 10 Ağustos 1913 Bük­reş Antlaşmaları sonunda Kandiye yani Girit elimizden çıkmış.
 
Otobüs geldi. Şehir surları çevresinde dolanacak. Geride Kandiye Kalesi kaldı. Osmanlı yönetiminde de şehrin savunması için önemli stra­tejik bir yapıya sahip. Kale 18.yy’da üç kez onarılmış. 1847 yı­lında ise kaleye su getirilmiş. Kale’de, Osmanlı dönemine ait bir­çok dinî yapılar bulunmakta. Bu ya­pılar önceleri şehrin fethi sırasında ki­liseden çevrilen yapılar. 19. yy.da onarım çalışmaları sürmüş. Bu yüzyılda Fazıl Ah­med Paşa Camii da onarım görmüş. Daha sonra elimizden çıkan adada ne varsa yıkıma maruz kalmış.
 
Şehrin hükümet konağı 1864 yılında yapılmış. Aziz Minas Katedrali Kandiye’de kendine has mimarisiyle özel bir yapı. Aziz Minas aslında Mısırlıdır. İnanışa göre 1941 yılında, Girit’te Heraklio kentinin Almanlar tarafından bombalanmasından kurtulmasında aktif rol oynamış. 1942 yılında Almanların Kuzey Afrika’dan kovulmasında da aktif faaliyet göstermiş. Bu büyük mucizevî faaliyetleri yüzünden, Mısır’ın koruyucu azizi olmuş. Kriti Iraklio (Girit Herakleio)’nun koruyucusu olduğu gibi Kıbrıs’ta da sıtma doktorluğu yapmış. Yapmış olduğu bu büyük işleri için, Hıristiyanların kendisine besledikleri sevgiden dolayı, onun adına birçok yerde manastır, kilise yaptırılmış.
 
Aya Titus Kilisesi, Osmanlılar döneminde cami olarak kullanılan bir yapı. Bizans döneminde 962 yılında yapılan ve Venedikliler tarafından onarılan bina, 1925 yılında bir kez daha yenilenmiş. Ada elimizden çıkar çıkmaz tekrar kiliseye çevrilmiş. Halen de Ortodoks kilisesi olarak hizmet veriyor. Bu arada şehirden çıktık. Yaklaşık 6 km güneyde bulunan Knossos’a geldik. Otobüs bir saat sonra buraya tekrar gelecek. Bindi-indi yapmak mümkün ama burası bir saatte bitecek mi? Göreceğiz.
 
Haftaya Knossos.
 
 
Sürecek…


3 Aralık 2012  22:03:20 - Okuma: (1148)  Yazdır




İstatistik