Yazı

Siz kimsiniz ya...
Siz kimsiniz ya... 

İbrahim Becer

Şırnak’ta görev yaptığım bir yıl boyunca çektirdiğim fotoğraflara bakıyorum bazen. Kimi zaman oturmuş bir ateşin başında, bu dağlar arasındaki münzeviler beldesinin kaderine rahmet okutacak kadar siyah demliğimizden çay içiyoruz kimi zaman da sebepsiz objektife gülümsüyoruz.

         Bu fotoğrafların arasında bir tanesi var ki benim için çok özel; dört asker, sınırın sıfır noktasındayız. Sağımızda Kuzey Irak, solumuzda Beytüşşebap, Önümüzde Hakkâri, arkamızda da Şırnak var. Dördümüzün de birer köşesinden gururla tuttuğu bayrağımızla o sıcak ağustos ayında 1802 rakımlı tepede poz vermişiz. Hangi saikle yapmışız, bayrağı o şartlarda nasıl bulmuşuz en ufak bir şey canlanmıyor geçen onca yılın yorduğu dimağımda. Fakat elimizde tuttuğumuz bayrağımızı sevmek için her birimizin karınca kararınca haklı sebepleri olduğu çok açık. Hiç ama hiçbir sebebimiz olmasa bile ortak noktamız olan, ‘bu sınırlar dâhilindeki on binlerce dağdan birinin güvenliğinin bize emanet edilmesi’ gururla gülümsememize yetmiş de artmış bile anladığım kadarıyla. Dediğim gibi, hikâyesini bilmediğim ama baktıkça yüzümü güldüren bir karedir o fotoğraf.
         Şimdilerde bazen internet ortamında görüyorum benzer kareleri. Ortak bir düşmana sahip askerler meydan okurcasına bayraklarla çeşitli sınır karakollarında, ya da o karakolların üs bölgelerinde pozlar veriyorlar objektiflere. Belki bizi de o fotoğrafı çekmeye iten sebep bir meydan okumanın daha bir ete kemiğe bürünmesi iştahıydı, bilmiyorum.
         Fakat bildiğim bir şey var; oradan döndükten sonra elimde bayrakla hiç fotoğraf çektirmedim. Bir zamanlar daha sık cereyan etse de şu aralarda eski azmine ve kararlılığına ulaşmaya çalışan ‘bayrak mitingleri’ de hiç ilgimi çekmemekte.
Bu ülkede kerameti kendinden menkul bazı tipler var, ne yaptıklarını sadece kendileri biliyor. Yıl on iki ay, üzerinde kalpaklı Mustafa Kemal baskısı olan bir bayrağı bir insan neden balkonunda asar bir anlam veremiyorum. Bu biraz da bana ‘dövme yaptırmak’ üzerine okuduğum bir makaleyi hatırlatıyor. Vücudunun herhangi bir yerine dövme yaptıran kişilerin aslında kendini ifade etmekte zorlanan, iletişim kabiliyeti sınırlı bireylerden oluştuğunu anlatan bir makaleydi aklımda kaldığı kadarıyla. Düz mantıkla gitsek ve farklı örnekleme metotlarını kullansak da benim açımdan sonuç değişmiyor. Mesela ben muhafazakâr kimliğinin çok baskın olduğu şehirlerde de bulundum ama balkonuna kelime-i tevhit asan bir ev sahibine rastlamadım. Ya da hacı olan babamı bir günden bir güne üzerinde ‘I love Mekke’ yazılı bir t-shirt giyerken görmedim. Çünkü onun imanının derecesini sınayacak olan makam en baştan belli olduğu için ben de dâhil olmak üzere kimseye söz düşmez.
Öyle ya da böyle ortak bir dine bağlılığın, aynı etnik kökene bağlılıktan baskın olduğu bir ülkede yaşıyorsak verdiğim ikinci örneğin daha çok günlük hayatımızda olması gerekirdi. Oysa ki tam tersi uygulamaların tezahür ettiği günlerden geçmekteyiz. Cemaatinin safları sık ve düzgün tutmasına rağmen yer bulamadığınız camilerden çıkışta mütedeyyin insanların sessiz sakin dağılmasını izliyorsunuz. Buna şaşırmıyorsunuz, çünkü olması gereken bu. Sonra dönüp bir de inançsızlığını bayraklaştırdığı yetmiyormuş gibi ne yaptığını sadece kendinin bildiği Nişanyan objesine bakıyorsunuz ve bir anlam veremiyorsunuz.
Peki, o zaman soru şu: Neden mütedeyyin kesim cami çıkışı Nişanyan için ortalığı kasıp kavurmuyor da bu beş benzemezden oluşan blok, Cumhur’a adanmış olan Cumhuriyet Bayramında ellerinde bayraklarla devletin polisine saldırıyor? Öyle ya her birinin mazisi bırakın Ak Parti’nin siyasi kariyerini, Tayyip Erdoğan’ın ömründen bile uzun olan bu düşman kardeşler neden bu kadar iyi anlaşabiliyorlar? Düşman belledikleri Tayyip Erdoğan’ın şahsında Ak Parti müntesiplerinin böyle bir bloğu yaratacak ne gibi fiilleri olmuş olabilir mesela?
Falanca ilçe teşkilatının Türk Bayrağını yaktığına dair bir belge, bilgi var mıdır? Ya da atıyorum falanca ilçe Başkanının Türk bayrağını indirip yerine Ak Parti flaması çektiğini duyan gören var mıdır?
Bu aptalca soruların cevabının olmadığını ben de biliyorum. Amacım muhataplarımın yüzünü daha da fazla kızartmak değil. Bakın, Türkiye’de bu ulusalcılık illetine her kim bulaşmışsa birden fazla da Allah vergisi yeteneğe aynı anda sahiptir. Bu ülkeyi, bu bayrağı en çok kendisinin sevdiğine inanır ki külliyen yanlıştır. Fikir diye arkasında durduğu bu illetin alt yapısı o kadar zayıftır ki bir düşman icat etmeden kesinlikle adım atamaz. O düşman ki kâh Tayyip Erdoğan’dır kâh Fethullah Gülen; ama her daim bir düşmanı yedeklemek zorundadır. Çünkü kendini, kendi dilinden anlatması bile yarım saatini almaz. Ona nefes aldıracak olan düşmanlığının alâmetifarikası olan tahkir ve tezyif edici cümlelerdir ki ‘küfür’ kelimesi yanında hafif kalır.
Bana göre, bir insanın başka bir insanın inancını sorgulaması, vatan, bayrak, millet gibi değerler üzerinden sevgisini sınaması ahmaklığın ta kendisidir. Toplumu bölen, parçalara ayıran, ötekileştiren bu tiplerle mücadele de kesinlikle yumuşak bir üslupla olmamalıdır. Gerekirse karantinaya alınmalı ve günde üç öğün Mesnevi’den beyitler, Yunus’tan dörtlükler dinleterek hal yoluna girmeleri sağlanmalıdır. Oldu, oldu! Olmadı ceza-i ehliyetlerini bırakın, sürücü ehliyetlerine bile el konularak bu tipler toplumdan dışlanmalıdırlar.
Aksi halde hangi aklı başında insan evladı bir Cumhuriyet Bayramında, o cumhuriyete sahip çıktığı zannıyla Cumhur’un ta kendisine saygısızlık eder. O cumhur ki bu ülkenin yarısına tekabül etmesine rağmen kendilerine bir günden bir güne azınlık muamelesi yapmama olgunluğunu göstermiş bir cumhur. Siz kimin ülkesinde, kimin bayrağıyla, kime hava attığınızı sanıyorsunuz. Bu ülkenin Güneydoğu’da savaşmış, sakat kalmış evlatları ‘vatan sağ olsun’ tevekkülüne sığınarak beklerken, sizin haddinize mi insanların bayrak aşkını sorgulamak?
Bu ülke için bu bayrak için ne bir fikir ne bir ideal; hiçbir şey üretmiyorsunuz ama görmekteyim ki tüketme arzusu içindesiniz. Akıbetiniz de bundan öte olamazdı zaten; Çünkü değişmez kuraldır: İnsan, üretmediği şeyin tüketicisi olur.
Bayrak aşkını bayraklaştırma gayretinde olmayan ve bu sevgiyi içinde büyük bir samimiyetle barındıran büyük kitleye gelince; Müsterih olunuz! Çünkü muarızlarınız, size diş bileyenleriniz sağlıklı ruh haline sahip ideal bireyler değil, eşine ancak Grange’in son romanındaki şizofren karakterlerde rastlanacak ruh hali içindeki tiplemelerdir. Sizin muhataplarınız değillerdir, hele hele samimiyetinizi sorgulama küstahlığını gösterecek çapta ve evsafta insanlar hiç değillerdir.
He deyin geçin…

1 Kasım 2012  17:30:52 - Okuma: (649)  Yazdır




İstatistik