Yazı

30 Ağustos Zafer Bayramı'na Yaklaşırken –II–
30 Ağustos Zafer Bayramı'na Yaklaşırken –II– 

Asil S. Tunçer

İnsanlar Ölüyor, Topraklar Bölünüyor... Tarih Tekerrür Ediyor.

Sivas Kongresi, başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı ‘Heyet-i Temsiliye’ye vatanın tümünü temsil etme yetkisi tanımış, daha altı üye ekleyerek sayıyı on beşe çıkarmıştı. Kongre kendini bir yürütme organı olarak ta meşrulaştırdığını aldığı bir kararla, Ali Fuat Paşa'yı Batı Anadolu Kuvay-i Milliye Komutanı olarak atadı.
 
Aynı günlerde milliyetçi harekete karşı atağa geçen İngilizler Osmanlı-İngiliz gizli anlaşmasını imzaladı. Bu anlaşmaya göre İngiltere'nin Türkiye'nin bütünlüğünü ve bağımsızlığını üstlenmesine, İstanbul'un başkent olarak kalmasına karşılık Boğazlar ve İstanbul’un İngiltere'nin denetimine geçmesine karar verilmişti (1874 yılında benzeri anlaşmayla Kıbrıs Adası’nın elimizden gitmesi hatırlanmalıdır). Meclis’siz bir dönemde (Meclis-i Mebusan kapalı) ülkedeki halkı temsil eden tek meclis ve Mustafa Kemal’in bu mecliste bir lider olarak ortaya çıkması açısından da Sivas Kongresi büyük önem taşır.
 
Artık bundan sonra en ihtiyaç duyulan güç siyaseten bir genel meclis ve kuvveten de düzenli ordudur. Mustafa Kemal’in Yunus Nadi Bey’e söylediği bir söz bunun en açık ifadesidir. “...her iş meşru olmalıdır... Evvela meclis sonra ordu... Orduyu yapacak millet ve meclistir...”.
 
Zaten 21 Aralık 1918’de “Meclis-i Mebusan”ın Padişah tarafından kapatılmasının ardından halkın temsili, 16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’u işgal etmesiyle de hükümetin varlığı fiilen ortadan kalkmış ve yeni bir meclis ve onun içinden çıkaracağı ulusal bir hükümete ihtiyaç duyulmuştu. Mustafa Kemal bu görüşle 19 Mart 1920’de ulusun meşru otoritesini kuracak, olağanüstü yetkiye sahip bir meclisin toplanmasını sağlayacak seçimlerin yapılması için valiliklere ve kolordulara birer bildiri göndermişti. Zaten 20 Ocak 1921 tarihli “Teşkilat- Esasiye Kanunu”nda “Türk Devleti” sözü yer almaktaydı. Bu Mustafa Kemal’in çok iyi bir asker olduğu kadar son derece ileriyi gören iyi bir örgütçü ve devlet adamı olduğunu da gösterir.
 
Osmanlı Devleti’nin karşısında, bütün siyasi ve hukuki yetkileri kendinde toplamış bir ihtilal meclisi yani TBMM’nin 23 Nisan 1920’de açılması ile halk meşru temsilcileri tarafından yönetilmeye başlandı. Ertesi günde Meclis’in üzerinde başka bir güç olamayacağı için Temsil Heyeti tüm yetkilerini TBMM’ye devretti.
 
Bir başka açıdan da Mustafa Kemal TBMM’nin kurulmasıyla dünyaya İstanbul Hükümeti’nin geçersiz ve onun yerine ülke için alınacak kararlarda tek yetkili merciin artık bu meclis olduğunu duyurdu. Hanedan yerine kendilerini muhatap kılarak ismi henüz konmasa da yeni bir Türk Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. Meclis, milletin vekillerinin oluşturacağı bir temsil sisteminin de ötesinde yargı, yasama ve yürütme gücüne de sahip bir meclis hükümeti tarzını benimsemiş olup, kuruluş biçimiyle Fransız İhtilal Meclisleri’ne benzerlik göstermiştir.
 
Kuvayı Milliye için düşman tek değildi: bir yandan İtilaf Devletleri’ne, öte yandan düşmanla işbirliğinde bulunan Padişah ve Hükümetine karşı savaşılacak, içte ve dışta askeri ve siyasi yönden iki düşmanla birden mücadele edilecekti. Bunun için düzenli bir ordu kurulması acilen gerekli ama önünde iki önemli engel bulunmaktaydı. 1) Kuvay-ı Milliye’ye olan bağlılık, 2) Askerden kaçmalar ve otoritesizliğin doğurduğu eşkıyalık. Öte yandan kendi mevcudiyeti ve fiiliyatının sona ermek üzere olduğunun farkına varan Padişah ve Hükümet, bu yeni oluşumlara karşı var gücüyle savaşım veriyordu. Bunu yaparken de adeta düşmana taş çıkartırcasına, Türk Ulusu’na ve Vatanı’na en büyük ihaneti ve kötülüğü yapıyordu.
 
Sultan ve Hükümet’in çevresindeki çoğu fert hâlihazırda Milli mücadele’ye karşı olan İngiliz destekli İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olmuşlardı. Halk ise asırlardır inandığı ve gönülden bağlandığı imparatorluk kurumların içinde bulundukları hıyanetten habersiz, padişahsız ve halifesiz bir kurtuluşu hayal bile edemiyor, aksini savunan ve çabalayanlara da vatan haini gözüyle bakıyordu. Her yere “huruç alessultan” fetvaları dağıtılıyor, gerçek düşman dururken Türk ile Türk birbirine kırdırılıyordu. Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve İsmet Bey hakkında idam fermanları bulunmakta, onlara yardım edenler ölümle tehdit edilmekteydi.
 
Sarayın izniyle kurulan sözde padişah ve hilafet ordusu, Anzavur adında bir eşkıyanın emrinde, düşmanla çarpışan milis kuvvetlerine karşı her yerde saldırılar düzenliyorlardı. (Karesi Kuvayı Milliye’sinden Köprülü Hamdi Bey’in Anzavur kuvvetlerince şehit edilmesi). Heyet-i temsiliye’nin uğraştığı diğer bir sorunda 1919 ile 1921 yıllar arasında cereyan etmiş sayısı ondan fazla mücadele karşıtı büyük ayaklanmalardır. İngiliz-Osmanlı işbirliğiyle 18 Nisan 1920’de kurulan “Kuvayı İnzibatiye” de düzenli ordunun kurulması ve ulusal savaşı köstekleyen en büyük engellerdendir. Bu birlik 23 Mayıs 1920’de uğradığı yenilginin ardından dağılarak kısmen TBMM ordusuna katılmıştır.
 
Batı bölgesindeki Yunan ilerleyişini durdurmak ve ayaklanmaları bastırmakla görevli “Kuvayı Milliye”nin bir kolu olan Çerkes Ethem yönetimindeki “Kuvayı Seyyare”de daha sonra yaptığı başıbozuk ve kanundışı uygulamalarıyla TBMM’ni uğraştıran büyük sorunlar arasında yer alır. Bu yüzden 29 Nisan 1920’de “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” kabul edilerek bu ve buna benzer suçların yargılanması yolu açıldı. Bunu o günün şartları gereği ve Milli Mücadele’yi güçlendirmek amacıyla İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması izledi.
 
19 Ağustos’ta İstanbul Hükümeti Sevr Antlaşması’na imza koymuş Padişah bir anlamda kendi yolunu ulusun yolundan ayrı olarak belirlemiş, Osmanlı Hanedanı’nı garantiye almak kaydıyla her şeyi yapabileceğini bir kez daha göstermiş ve milleti kendi kaderine terk etmişti. Bu Mustafa Kemal’in hep kafasında belirlediği halk, millet ve milliyetçilik olgularına sarayın nasıl farklı baktığının bir pratiğiydi aslında. Yıllardır sadece Osmanlı adıyla varlığını sürdüren bu millet varlığını kanıtlamak için ulusallaşmak, varlığını sürdürebilmek içinde bağımsız bir devlet kurmak zorundaydı.
 
İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin ve birçok devrimin temelleri bu zamanda atılmaya başlanmış laikliğe geçiş ise ancak savaşın bitmesini takiben ayrı bir mücadele ile başarılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda “ulus” yerine “ümmet” kavramı geçerli olduğundan Batı’daki gibi halkı “ulusal bayramlar” değil “dini bayramlar” birleştiriyor ve büyük kutlamalar halkın din duyguları üzerine kuruluyordu. 23 Nisan kutlamaları bu fikirden doğdu. Yalnız yine her zaman olduğu gibi yapılan itirazlardan dolayı bunun adı “İyid-i Milli” yerine daha sadeleşerek “Milli Bayram” şekline dönüştü.     
 
Bu sırada Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın Yunanlılara karşı Gediz'deki başarısız savunması Kuvay-ı Milliye içinde karşılıklı suçlamalara neden olmuş, savaşın daha disiplinli birliklerle başarılabileceği fikrini doğurduğundan düzenli ordunun kuruluşuna gereken zemini hazırlamıştır. 08 Kasım 1920'de bu yönde karar alınıp Batı Cephesi Komutanlığına Albay İsmet Bey, cephenin güney kısmına da özellikle süvari teşkilatını kurmak üzere Albay Refet Bey (Bele) getirildi. Bu arada düşmanın Mondros Mütarekesi’nin 7.maddesine dayanarak ateşkes çizgisini aşıp güneyde Adana, Maraş, Ayıntap (Antep) ve Urfa’yı ermeni komitacılarıyla işgal etmeleri burada çok güçlü direnişlere neden oldu. Antep’te 7.000 kişinin ölümüne yol açan Fransızlar sonunda savaşı kaybedip geri çekilmek zorunda kaldılar.
 
Öte yandan Bursa' ya kadar ilerleyen Yunanlılar, Kütahya kesiminde Yunanlılarla işbirliğinde yapıp Milli Kuvvetleri arkadan vuran hain Çerkez Ethem kuvvetleri de Mustafa Kemal’in kontrolünde ve İsmet Bey’in komutasındaki Türk birliklerince geri püskürtüldü. Böylece batı cephesinin ilk zaferi kazanılmış oldu. Bu arada generalliğe terfi ettirilen Miralay İsmet Bey aynı başarıyı 27 Mart 1921’deki büyük Yunan saldırısı karşısında gösteremedi ve Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmek zorunda kalındı.
 
Bunun üzerine Meclis’ten Başkomutanlık yetkisinin Mustafa Kemal'e verilmesi kararı çıktı. Cepheye koşan Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ile beraber savaşı Türk askerinin lehine çevirmeyi bildi. 22 gün 22 gece süren kanlı savaşlardan sonra düşman ordusu perişan oldu. Bu zaferin sonunda Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal Paşa'ya "Gazi" unvanını verdi ve rütbesi mareşalliğe yükseltildi. Bu zafer çok büyük yankılar uyandırdı ve yeni Türk Devleti’nin itibarı büsbütün arttı.
 
Sakarya'dan çekildikten sonra Eskişehir-Afyon hattına yerleşen Yunanlılara karşı Mustafa Kemal’in talimatıyla Türk Ordusu hazırlıklarını tamamladı. Nihayet 26 Ağustos 1922 sabahı ordumuza Afyon'un güneyinden “Büyük Taarruz” emri verildi. Mustafa Kemal’in “Hatt-ı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır ve bu satıh bütün vatandır” sözü ile bir kez daha tam gücüyle karşı saldırıya geçen Türk ordusu Dumlupınar'da büyük bir meydan savaşı verdi (30 Ağustos 1922). Ordularımız “Başkomutanlık Meydan Savaşı” diye geçecek tarihin en ünlü zaferlerinden birini daha kazandı. Komutanları Trikopis teslim olmuş Yunan Ordusu İzmir'e kaçmaya başlamıştı.
 
Sonunu siz biliyorsunuz. Bu yazıyı neden yazdım? Bu günler Milli Mücadele verdiğimiz günlere gebe. Irak parçalandı. Suriye parçalanıyor. Türkiye’nin de parçalanması an meselesi. 1912 Balkan Savaşı bundan yüz sene önce oldu. 1915 Ermeni Tehciri ve (sözde) soykırım iddialarının nihai sonucu para ve toprak talebi; bunun da üç sene sonra miladı; yani 2015 yılı zor bir yıl olacak. Ermeni Diasporası intikam peşinde. Güneydoğu’da Kuzey Irak ve olası Kuzey Suriye ile bağlantılı muhtemel bir Kürt Devleti, Doğu Anadolu’da da olası bir Büyük Ermenistan devleti kurulabilir. Cereyan eden olaylar ve oluşan tablo hiç hoş değil.
 
Topraklar parçalanıyor, insanlar ölüyor. Adı konulmamış bir savaşın içindeyiz.

27 Ağustos 2012  10:01:55 - Okuma: (771)  Yazdır




İstatistik