Yazı

Hüseyin Aygün vakası
Hüseyin Aygün vakası 

İbrahim Becer

Hüseyin Aygün vakası, birçok açıdan izaha muhtaç bir olay.

Hoca’ya sormuşlar: ‘Hayatında icat ettiğin bir şey oldu mu’ diye de Hoca cevap vermiş hani: ‘Oldu elbet, olmaz mı hiç! Sirkeyle kar yemeyi ben icat ettim ama ben de beğenmedim’ demiş. Kendinin salıverilmesinden iki gün sonra, yani toz duman biraz dağılınca ortaya çıkan sonuç üç aşağı beş yukarı bu minval üzeri.
         Bir Milletvekilini kaçırmak gibi iddialı bir eyleme iki kişiyle katılan PKK’ya mı şaşırayım, Kırk sekiz saatte PKK’lılarla can ciğer kuzu sarması olan Hüseyin Aygün’e mi şaşırayım bilemiyorum. İşler o raddeye geliyor ki yanında horul horul uyuyan militanı uyandırmak bile kaçırılan vekile düşüyor. Kendisi belli ki adrenalin bağımlısı bir vekilimiz. Bu ihtiyacını Çoruh’ta rafting yaparak, Krubera’daki dünyanın en büyük obruğuna paraşütle atlayarak da giderebilirdi ama belli ki Tunceli vekili olması hasebiyle yerel kalmayı tercih etti kendileri.
         Yani büyük oranda Hoca’nın hikâyesi gibi; bir şey icat etti ama kendisi beğenmediği gibi, müntesiplerine de muarızlarına da yaranamadı. Kendisi beğenmedi çünkü kırk sekiz saat önceki cesaretten eser kalmamıştı kendisinde. ‘Mahalle baskısı’ denince gözler dindar kesime yönelir bu ülkede. Oysa kendisi sadece ‘Dersim Vakası’ konusunda iki kelam edilince, kendi partisi tarafından nasıl linç edilmek istendiğini unutmamış olmalı. Hatta ve hatta bu linçten kendisini kurtarmak görevi de büyük oranda karşı mahallenin Ak Parti vekillerine düşmüştü hatırlarsanız.
         Şamil Tayyar’la yaşadığı polemiği saymazsanız bu olayda da Ak Parti’yle bir niza yaşamış değil kendileri. Zaten olayı biraz anlaşılır kılan da Ak Parti’nin ilgisizliğidir büyük ölçüde. İşin magazini sayılabilecek kaçırılma şeklini bir tarafa bırakırsanız, izlenen yol bir ölçüde paralellik arz etmekte zaten. Tek fark coğrafi konumda kaynaklanmakta; birisi Oslo’da gerçekleşti, diğeri imkânlar nispetinde Ovacık kırsalında. Bir başka paralellik de Her iki girişimin de ‘tüm iyi niyetine rağmen ’beyhude bir çaba olarak istatistiklere yansımasıdır. Çünkü ne kadar anlatırsanız anlatın, başarı oranınız muhatabınızın anlama eşiğini geçmez. Neticede karşınızda bir katiller sürüsü var ve her konuda sözün bittiği yerdesiniz.
         Türkiye büyük oranda Kürt Sorunuyla PKK sorununa ayrı cephelerden bakmasını öğrenmiş bir ülkedir. Hüseyin Aygün’ü ilginç kılansa, bu iki soruna aynı pencereden bakan bir partiye müntesip olduğu halde böyle bir işe soyunmasıdır. Yoksa onun yaptığının çok daha fazlasını mevcut hükümet yaptı ama en büyük gürültüyü de yine CHP çıkarmıştı. PKK gibi adam harcamak konusunda uzmanlaşmış, ne için savaştığını kendisi bile unutmuş bir terör örgütünün mensuplarından müşfik ifadelerle bahsetmesini bir kenara koyarsanız, beyhude de olsa bir çaba olarak tarihe not düşmüştür Hüseyin Aygün.
         Yine de kendisinin çok önemli bir eksiği var. Eğer ki adına Alzheimer denilen illete yakalanmamışsa PKK ve onun müntesiplerinden bahsederken daha dikkatli ifadeler kullanmasıdır. PKK, bu ülkeye çok büyük acılar yaşatmış bir terör örgütünden başka bir şey değildir. Bu Ülkede, Sokak ve cadde isimlerinin değişimi son otuz yıldır o bölgeden gelen kayıplarımıza endekslidir. Eğer o dili iyi kurgulayamaz ve kendinizi kaçıran ya da kendinizin kaçtığı terör örgütünden ve onun militanlarından ‘arkadaşlar’ diye bahsederseniz bu sefer de batıda nur topu gibi bir Türk Sorununuz olur.
         Güneydoğudaki savaşın bitmesi herkesin ortak arzusu olmakla beraber, anlaşılan o ki Hüseyin Aygün’de hükümetle aynı hataya düştü: Karşısında muhatap bulamamak.
         Hükümeti bu konuda anlayabilirim. Çünkü yapılan şey ilkti ve her şeye rağmen bu adım atılmalıydı. Fakat bahsettiğim gibi karşısında gerek siyasi gerekse silahlı kanattan o kadar dengesiz, küstah, kendini bilmez, şımarık bir kuru kalabalık buldu ki adımı attığına atacağına pişman oldu. Kendilerini neye ve nasıl inandırdılarsa, beş bin tane silahlı adamla bu ülkedeki Türkleri Ege Denizine dökeceklerini sanan bu güruhla anlaşmak elbette ki mümkün olamazdı ve olmadı da zaten.
         ‘Canlar yitirilmesin’ tartışmasına gelince; bu konuda da kendisine bir hatırlatma yapmak yerinde olur zannımca. Yitirilen canlar konusunda kar-zarar hesabına şimdiye kadar girmemiş olan taraf Türk tarafı değil, bizatihi kendisinin bahsettiği ‘arkadaşlar’ olmuştur. Bırakın düşman olarak gördüğü Türk tarafını, kendi kanından, kendi canından olduğunu iddia ettiği insanlara karşı bu kadar hoyrat olan bir örgüt muhatap alınmaz, alınamaz.
         Keza BDP’de tımarhanelerin onkoloji servislerinde titizlikle araştırılması gereken bir yapıdır. Bu yazıyı yazdığım esnada onlar da Şemdinli karayolunda ‘şakacıktan’ kendilerini PKK’ya yakalatmış ve propagandaya maruz kalmış bir şekilde boş boş etrafa bakmaktaydılar. Kürt sorunu benim için budur işte: İçinde zerre kadar akıl bulundurmayan bir siyasi kanatla, içinde zerre miskal merhamet barındırmayan bir askeri kanadın arasında savrulan hayatlar.
         Kısaca, kendisinin yaptığı basit bir zamanlama hatasıdır o kadar. Şimdi ona düşen görev, aynı acemiliğe bir daha düşmeden doğru zamanı beklemektir.
Tıpkı şu anda Hükümetin yaptığı gibi yani: Battığını gördüğün şeyin doğmasını bekleyeceksin Sayın Vekilim. Durmak yok, yola devam yani…


19 Ağustos 2012  01:49:25 - Okuma: (400)  Yazdır




İstatistik