Yazı

Kültürel Mirasımızı Yok Etme ve Doğamızı Kirletme Zaafımız
Kültürel Mirasımızı Yok Etme ve Doğamızı Kirletme Zaafımız 

Asil S. Tunçer

Dünyanın çeşitli yerlerinde gezerken farklı tanıtım ve önem sırasına göre arkeolojik ve doğal alanlarda çeşitli listelemeler görür ve dikkatimizi çeker değil mi?

Bilindiği gibi tabelalarını gördüğümüz veya gezi yazıları okurken sık sık karşılaştığımız UNESCO Dünya Mirası Listesi diğer sıralamalara kıyasla daha evrensel bir öneme sahiptir. Zira bu liste, dünyanın hem doğal hem kültürel varlıklarını kapsamaktadır ve de UNESCO Birleşmiş Milletler Eğitimsel, Bilimsel ve Kültürel Organizasyonu (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından titizlikle yürütülen çalışmalar sonucunda oluşturulmaktadır.
 
UNESCO bütün insanlığın ortak mirası kabul ettiği kültürel ve doğal sitleri tanıtmak ve toplumda bu mirasa sahip çıkacak bir bilinç oluşturmak amacıyla 1972’da aldığı bir kararla “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme”yi kabul etmiş. Bu sözleşme Türkiye tarafından 1982’de yani tam 10 yıl sonra imzalanmış ve her nedense ancak ertesi yıl resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş.
 
2007 yılı itibariyle 185 ülkeden; 679 kültürel, 174 doğal ve 25 kültürel-doğal olmak üzere toplam 878 adet kültürel ve doğal varlığın yer aldığı listeye çeşitli tarihlerde Türkiye’den 7’si kültürel ve 2’si doğal-kültürel olmak üzere 9 varlık dâhil edilmiştir. UNESCO listesindeki en çok varlık İspanya’ya ait, tam 50 doğal ve kültürel varlıkla listede yer alan İspanya’yı 43 varlıkla İtalya ve 36 varlıkla Çin izliyor. Dördüncülüğü paylaşan Almanya ve Fransa’nın listede 33’er varlıkları bulunuyor.
 
1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine dâhil edilen İstanbul’un Tarihi Alanları, Göreme ve Kapadokya Milli Parkı (Nevşehir) ile Divriği Ulu Cami ve Hastanesi (Sivas) ülkemizin ilk dünya mirası yerleri oldular. 1986’da Hattuşaş’ın (Boğazköy-Çorum) katıldığı listeye, 1987’de Nemrut Dağı (Adıyaman), 1988’de ise Xanthos-Letoon Antik Kenti (Antalya) ve Pamukkale-Hierapolis (Denizli) dâhil edilmiş. Son olarak ise 1998’de dünya mirası ilan edilen Safranbolu (Karabük) ve Truva Arkeolojik Kenti (Çanakkale) ile birlikte Türkiye’den Dünya Mirası Listesi’nde yer alan kültürel ve doğal varlıkların sayısı dokuz olmuş. Bu varlıklardan Göreme ve Kapadokya ile Pamukkale-Hierapolis doğal ve kültürel kategoride, diğerleri doğal dünya mirası kategorisinde yer almaktadır.
 
Öte yandan Türkiye’den 18 kültürel ve doğal varlık UNESCO’nun geçici (endikatif) listelerinde bulunuyor. Dünya Mirası ilan edilmesi için çalışmalar sürdürülen ve geçici listede bulunan yerler şunlardır: Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne), Bursa ve Cumalıkızık Osmanlı Kentsel ve Kırsal Yerleşmeleri, Konya Selçuklu Başkenti, Alanya Kalesi ve Tersanesi (Antalya), Selçuklu Kervansarayları (Denizli-Doğubayazıt arasında bulunan 33 han, 2 kervansaray, ve 1 cami), İshak Paşa Sarayı (Doğubayazıt-Ağrı), Harran ve Şanlıurfa Yerleşmeleri, Diyarbakır Kalesi ve Surları, Mardin, Ahlat Eski Yerleşimi ve Mezar Taşları (Van Gölü kenarı, Bitlis), Sümela Manastırı (Trabzon), Alahan Manastırı (Mut-Mersin), St.Nicholos Kilisesi (Demre-Antalya), St.Paul Kilisesi, Kuyusu ve Çeşmesi (Tarsus), Kekova Adası (Antalya), Güllük Dağı ve Termessos Milli Parkı (Antalya), Karain Mağarası (Antalya) ve Efes Ören Yeri (İzmir). Ancak bazı formalite eksikleri nedeniyle Karain ve Efes ret edilirken, Mardin önerisi ise Türkiye tarafından geri çekilmiştir.
 
Kuşkusuz ülkemizde bunlar gibi daha pek çok eser, bir kültür ve doğa mirası olarak büyük önem taşımaktadır. Bu eserlerin tanınması, tanıtılması ve iyi korunması bize de düşen bir görevdir. Böyle anlamlı bir göreve gönüllü olmak aynı zamanda dünyanın en ilgi çekici coğrafyalarından olan ülkemizi gezmek için de güzel bir vesile değil midir? UNESCO listeleri, bir yerlerden başlangıç yapmak isteyenlere güzel bir rehber olabilir. Öte yandan bu listelerin, ülkemiz gibi çok zengin bir coğrafyada gezerken bazı önemli yerleri gözden kaçırmamak açısından hepimize çok faydalı olacağı açıktır.
 
Öte yandan bu doğal ve arkeolojik zenginliğe sahip olup tarihi ve kültürel bir harika sayılabilecek Anadolu coğrafyasının insanında önüne geçilemeyen bazı olumsuz yönler ve kötü alışkanlıklar var. Daha açık söylemek gerekirse biz kendi doğamıza cahil kalmış çevresine yabancı insanlarız. Sanki bu memleketin sahibi değil kiracısıyız. Çevre kültüründen bir haber, vurdumduymaz davranış sergileyen, anlaşılmaz bir davranış içinde olan insanımızın neden böyle bir tavır takındığını ve dünyasına karşı hayâsızca cehalet gösterdiğini anlamak mümkün değildir.
Meryem Ana’da gruba serbest zaman verdim ve kafeteryaya çay içmeye geldim. Baktım iki yerli ziyaretçi beyden biri, iki garsona ellerinde bir parça çınar ağacı dalını gösterip bunun adı atkestanesi, ben ağaçtan anlarım benle boşuna iddia etmeyin diye çıkışıyor. Konu ne diye sorduğumda garson arkadaşlar bazen böyle bazı yerli ziyaretçilerin kendileriyle etraftaki ağaçlar hakkında tartıştıklarını ve çok garip savlar öne sürdüklerini söylüyorlar. Gördüğüm beyler de çınar ağacını atkestanesiyle karıştırıyorlardı… Bana da bir keresinde selvi (servi) ağacını sormuşlardı bir yerli grupla yaptığım turda birileri. Mesele o bey ya da benim turumdaki birisi değil. Neden böyle olduğumuz? En eğitimlimizin bile çevremizdeki ağaç ve hayvanlara yabancı oluşumuz?   
 
Neden insanımız kendi doğasına ve ülke coğrafyasına yabancı? Yanıtı çok basit. Eğitim sistemimizden kaynaklanan bir sorun var. Tüm sistem çeldirici sorulara takılmadan çok sayıda matematik çözme ve barajı geçip kapağı bir bölüme atmaya endeksli. Başka bir deyişle bu ülkenin değerlerinden bihaber olma ve onları heba etme gibi bir hastalığı var eğitim sistemimizin. Dolayısıyla yurdum insanı da böyle bir eğitimden ve öğretimden geçtikten sonra da elifi görse mertek sanır hale geliyor. Çok ciddiyim. Pamukkale’de travertenlerde ayakkabılarıyla yürümek isteyenlerin çoğunluğu bizden. Bergama Akropol’deki heykelleri eritip kireç yapmaktan tutun da Şirince’de Vaftizci Yahya Kilisesi’ndeki fresklerin gözlerini oymaya kadar hep bizim marifetimiz. Orman yangınlarının çoğunu çıkaran yine kendi insanımız. İster cahilce, ister kasten bir şekilde bu ülke insanı kendi doğasına ve coğrafyasına yaban, düşman ve Vandal.
 
Yaşam değerleri içinde suyun değerini bilmemek, doğal zenginliklerimizin kıymetinden bihaber olmak ve kıymet takdir edememek. Bu hastalığımızın tedavisi zor değil ama zaman istiyor. Kendi zamanımdan örnek vereyim: bizlere ülkemizde yetişen bitkiler yerine öglena hayvanlar yerine paramesyum (terliksi hayvan) öğretmişlerdi okulda. Ben şimdiye kadar günlük hayatımda onca ağaç ve hayvan gördüm ama bir tane olsun ne öglena ne de terliksi hayvan gördüm. Şuan zeytin, kavak, meşe, söğüt onlarca ağacı her gün görüyorum ve yaşamımın bir parçası olan bu ağaçlarla aynı havayı, iklimi paylaşıyorum. O halde öncelikle bana bunlar öğretilmeliydi, değil mi?
 
Bundan 15 yıl önceydi sanırım. Fethiye’den geliyoruz. Rakım yaklaşık 650 m. Gökova ayaklarınızın altında. Tam rampayı ortaladık. Grup fotoğraf molası istedi. Durduk. Derken düzlüğe çıktığımızda ikram etmeyi planladığımız hazır olan çayı da istediler. Tamam dedik. 44 yolcudan dönüşte servis elemanının tuttuğu poşete 22 plastik bardak bırakılmıştı. Yarısı nereye bırakıldı sizce? Uyarmadınız mı diyorsunuz şimdi? Uyardım hem de kaç kere ama nafile.
 
Dikkat edin, insanımızın çoğunluğu elindeki sigarayı yere, denize atar. Otobanda araçlarının camını açıp meşrubat veya su şişesini yol kenarına atar. Bakın yol kenarlarına, sokaklara veya dalgalı günlerde boğaza, körfeze… Eğitim sistemimiz, içinde arkeoloji ve doğal güzellikleri korumak diye bir kavramla nedense tam tanışamadı henüz.  
 
Bazen etrafımdaki çöplerden o kadar rahatsız oluyorum ki elime çöp torbasını alıp sokağımdaki çöpleri topluyorum ve bu durumdan çok rahatsız oluyorum ama bakıyorum o çöpleri atanlar hiç de rahatsız değiller, atmaya devam ediyorlar. Peki, neden?
 
Korkuyorum, gün gelecek kendi pisliğimizle oluşturduğumuz çöplüğümüzde yok olup gideceğiz.

6 Ağustos 2012  23:00:44 - Okuma: (586)  Yazdır




İstatistik