Yazı

KREMNA
KREMNA 

Asil S. Tunçer

Torosların Yetimi

Torosların kibar ama bir o kadar da kibirli kızı Kibyra’nın 200 mt pistli uzun stadyumundan Bouleterion(Meclis Binası)’a doğru son kez bir el sallayıp elveda diyor, Burdur’a hareket ediyorum. Bir gecikme olmazsa 1,5 saat sonra Burdur’dayım. 
 
Yol boyunca çok yeşil vadilerden ve dağ sıralarının aralarından geçiyorum. Akşam konaklama için Burdur şehir merkezinde kalabilirdim ama ben çok sessiz bir yer peşindeyim. Bunun için Bucak ilçesini tercih ediyorum. Adı Bucak ama kendisi bir bucak değil. Güzel ve sakin bir ilçe.
 
Buraya gelinceye kadar sayısız mermer ocağından geçtim. Yalnız bazı mermer ocaklarının önünde dağ gibi yığılmış taş kırıkları gördüm. Bunların traverten ocakları olduklarını öğrendim. Traverten toprağın çok derinliklerinde ve de kayaçların içlerinde zor bulunduğundan çok fazla cüruf meydana gelirmiş.
 
Burdur Müzesi benim çok sevdiğim bir müze. Burada çalışanlar çok yardımsever ve özveriyle çalışan insanlar. Müze gerek bina gerekse konum olarak merkezi bir yerde öyle ki burada verdiğiniz molayı tam bir güne yayarak uzatabilir, Burdur merkezinde ne varsa görebilirsiniz. Görecek çok şeyiniz var ama trafik ve park yeri büyük sorun. Gönül isterdi ki Müze’nin otoparkı bulunsun ve uzun saatler rahatlıkla bekleme kolaylığı olsun. Müzede saatlerin nasıl geçtiğini unutuyor insan. Nitekim bu sefer de öyle oldu. Ziyaret saatinin sona erdiğini ve biraz sonra kapatılacağını söylüyorlar nazikçe.  
 
Burdur-Bucak tam 1 saat. Isparta da varsa programınızda ve o yönden gelirseniz ortadaki üçgen kavşağı geçeceksiniz. Haritaların çoğu hala eski baskıların tekrarından ibaret olduğundan yeni yapma yollarla pek uyuşmaz; bu sizi sakın şaşırtmasın. Buraları neyse Urfa-Harran-Akçakale-Ceylanpınar hattı bir facia. Bu bölgedeki yolların çoğu görünmez ve siz kendinizin nerede olduğunu ve hangi yoldan hangi merkeze gittiğinizi dahi bilmezsiniz. Turist haritalarının yeni baskıları tamamen güncellenmek durumunda; gerçi bunların hala eski olması bizim yani rehberlerin işine yarıyor. Turistler biliyorlar ki haritayla yol bulmak Türkiye’de pek de o kadar kolay değil rehbersiz bir yerden bir yere gitmek istemiyorlar.
 
Bucak’ın adının cumhuriyetin ilk yıllarında değiştirildiğini geçmişteki adının Oğuzhan olduğunu öğreniyorum. 1908 yılında Antalya’nın bir nahiyesiydi.1912’de Burdur’a bağlandı,1926’da kaza oldu. Fakat Cumhuriyet döneminde yapılan siyasi düzenlemeyle 30.05.1926 tarih ve 877 sayılı kanunla bugünkü adı olan Bucak adını aldı; daha doğrusu verildi. Bucaklılar hala bu ismi benimseyememişler ve sevmemekteler. Yalnız Bucak olarak ülke çapında da küçümsenmeyecek bir nam sahibiler. Merkezde koca bir Oğuz Kağan heykeli bun özlemin ispatı olsa gerek.
 
Oğuzhan gibi güzel bir isim varken Bucak gibi bir ismin neden verildiğini bilmiyorum. İlçe olarak 1926 yılında Burdur iline bağlanmış, aynı yıllarda belediye teşkilatı kurulmuş. İsim değişikliklerinde genelde sosyoekonomik hadiselerin beslediği siyasi buhranlar ve sonuçta benzer cezalandırmalar ve yaptırımlar görülür. Bu konuda araştırma yapmaya zamanım olmadı ama tarihten bildiğim kadarıyla özellikle Yavuz döneminde Şah İsmail ile yaşanan çekişmelerde Anadolu’daki bilhassa Alevi Türkler yani Türkmenler büyük sıkıntılar yaşadılar. Burdur ve civarında yaşayan, Toroslar’da konar-göçer Türkmen boyları da… Misal Gölhisar ve o yıllarda adı Irla olan Yeşilova çevresinden oldukça çok sayıda konar göçer Alevi veya tamamen yerleşmiş Türkmenlerden bugünkü İran’a ya kaçanlar ve sürgün edilenler olmuştu. Hatta Rumeli’ye bile… 
 
15. yy.da Karaman Beyliğinde Mut dolaylarında yerleşmiş olan Bozdoğan Yörüklerinin bir kolu olan ve Oğuzhanlı diye anılan Türkmen aşireti bugünkü ilçeye ilk adını vermiştir; Oğuzhan(lı). Aynı taifeden insanlar Anamur ve Gülnar’a da yerleşmişlerdir. Bir kol da bu Toroslar boyunca batıya doğru dağılmışlardır. Bundan başka Sarıkeçililer de Bucak ve çevresine yoğun şekilde iskân edilmişlerdir. Mellli veya Milli Yörükleri de buna keza. Hatta tarihte Bucak ilçesinin bir kısmının aynı adla adlandırıldığını biliyoruz. Türkemiş Yörükleri de 17. yy.dan itibaren yörede yerleşmeye başlamışlardır. Zamanla tüm bu Yörük bölüklerinin Bucak Yörükleri adıyla anılmaya başlandığı ve ilçenin belki de bugünkü adı olan Bucak isminin de bu sebeple verildiğini düşünmekteyim.
 
Bucak nüfusunun çoğunluğu, nerdeyse dörtte biri çiftçi ama ilçede azımsanmayacak oranda küçük esnaf ve otomotiv sanayi ile ilgili de zanaatkâr bulunmakta. Bunların sayısı toplam nüfusun dörtte biri. Küçük sanayinin, özellikle oto sanayinin, ileri düzeyde oluşu, oto parçası ticaretinin doğmasına da neden olmuş. Yerli ve yabancı her türlü aracın yedek parçasını ilçede bulmak mümkün. Enteresan olan bunca ekonomik hareketliliğe rağmen günlük yaşamda bunları gösteren bir ibareye rastlamadım. Yani Bucaklılar paralarını nerde ve neye harcar? Bence harcamayıp yeni yatırımlara yöneliyorlar. 
 
Bucak, Antalya’ya olan yakınlığı ve bölgeyi diğer illere bağlayan karayolu üzerindeki konumu ile büyük bir gelişme göstermiş tarih boyunca. Bugün de aynı. Karayolu nedeniyle ilçede nakliyecilik ve buna bağlı olarak da oto tamirciliği gelişmiş. Oto yedek parça fabrikalarına sahip Bucak. Öte yandan inşaat sektörü de gelişme halinde. Misal ilçede günlük 6.000 ton çimento kapasiteli çimento fabrikası, muhtelif tuğla fabrikaları ve yem, plastik, akü ve piston fabrikası var.
 
Yukarıda da bahsettiğim gibi çok sayıda mermer ve traverten ocağı ve de bunları işleyen atölyeler ilçe ekonomisine katkı sağlamakta. Süt ve mamulleri fabrikaları da bu saydıklarımıza ilave etmek gerek. Ben ordayken 18-20 Mayıs tarihlerindeki Süt İçme Yarışması için duyurular yapılmaktaydı. İlginç değil mi? Ne güzel bir yarışma: süt içme yarışması. Rekoru kırana yine hediye olarak süt takdime edilecektir kesin. Şaka gibi ama 40.000 kişi başvurmuştu ben ordayken ki daha birkaç gün vardı yarışmaya. Herhalde 50.000 olmuştur.
 
Bucak’ta dikkatimi çeken başka bir şey de insanlarının candan, ağırbaşlı ve misafirperver olmaları. İkram bol, parayla satın alacaklarınız ise çok hesaplı. Kışın buradan salep içmeden ayrılmayın. Hakiki salep hem de. İçemediyseniz şayet o halde yaza gelip dondurmasını yiyin. Halis muhlis salep kökünden. Kuzu Göbeği Mantarı’ndan da bahsedildi ama benim deneme şansım olmadı. Sindirim hastalıklarında çok iyiymiş. Kilosu da 30.000’dan aşağı bulunmazmış. İç Anadolu’da çok bilinen adıyla Domalan Mantarı gibi tıpkı. Bazı yerlerde Keme denilen bu mantarın Latincesi Tuber Melanosporum’dur. Aksaray’dan Konya’ya gelirken hafif yağmur sonrası açık bir günde yol kenarlarındaki tarlalara hücum eden insanların ne topladığını merak etmiştik ilk gördüğümüzde. 
 
Bucak'ta; Çamlık beldesinde Cremna, Ürkütlü beldesinde Comane, Kocaaliler beldesinde Milyas ve bir de Cotrula isimli antik şehirler daha doğrusu kalıntıları yani kazılmayı bekleyen örenler ile İncirdere ve Susuz köylerinde tarihi hanlar bulunmakta. Bunlardan İncirhan çok rezil durumda. Bucak zengin ama bu zenginliğini tarihi ve arkeolojik alanlara kaydırıp hızlanacak kazılarla kültürel zenginliğine dönüştürememiş. Hadi geçtim Roma’yı. Türk dönemi kervansarayı İncirhan’a ne demeli. Demek ki Bucaklılar parasal olarak belki ama kültürel yönden zenginleşmeyi henüz başaramamışlar. Yoksa Kremna gibi bir şehri adam orada öyle bırakır mı? İncirhan’ı kaderine terk eder mi?
 
Bucak’ta kaldığım Duru Otel’in sahibi aynı zamanda traverten ocağı sahibiymiş. Otelin müdürü Sinan Bey’le yemekten sonra çay içip sohbet ediyoruz. Kendisinden Bucak ve sosyoekonomik yapısı hakkında bilgi alıyorum. Sinan Bey olmasa herhalde Bucak’ta sadece kitap okunur. Sizi bilmem ama tam bana göre. Gece derin bir uyku ve sabah zengin bir kahvaltıyla başladım güne. Enerji doluyum. Hedefim Kremna.
 
10 km.lik yol malum viraj ve bozuk satıh derken bana yarım saate patlıyor. Yer yer sis cabası. Kremna’ya ulaşıyoruz. Yine tabela ve yol işaret faciaları. Allah’tan artık uzmanlaştım. Tüm yanlış tabela ve hatta tabelasızlıklara karşı vücudum özel bir navigasyon sistemi üretti ve karmaşık herhangi bir yolu bir şekilde buluyorum. Kremna Çamlık (Girme) Kasabası ile yan yana. Buranın da adını değiştirmişler. Girme’nin Kremna’dan bozma bir isim olduğu söylense de Germiyanoğulları ile bir bağlantısı olduğunu sanıyorum. Anadolulu, çoğu söylenmesi zor ve dolambaçlı ismi kendi yerel ağzına yeniden monte etmiş. Girme de Germiyan isminin yöre ağzına uydurulmuş hali olabilir. Zira bölgede bulunan Avşar Boyları’yla sık sık tartışan ve pek geçinemeyen Germiyanlılar da bölge sakinlerindendir. Buraya isim kazandırmış olabilirler. Tarihi ‘Girme’ ismi olasılıkla ‘Çamlık’ isminden daha çirkin veya bir şekilde sakıncalı bulundu ki sonradan değiştirildi. Herhalde çevredeki çam ağaçlarından esinlenilmedir.
 
Köyün girişindeki tak çok hoş. Bir de Çamlıklılar. Neden mi? Karayollarının yapmadığını yapmış; köyün içine tüm civar yerleşimlerin mesafelerini gösteren demir levha çakmışlar. Kendilerini kutluyorum. Bu arada CD çalarıma Avşar Beyleri türküsünü koymak için CD kabımı arıyorum. Şarkının hikâyesi şöyle: Osmanlı Beyliği ile Germiyanoğulları arasında bir kız alışverişi sebebiyle Acıpayam-Yeşilova bölgesindeki Eşeler yaylasını çeyiz olarak Germiyanoğulları'na verdiler. Bunun üzerine bölgeyi kontrol altına almak isteyen Germiyanoğulları 5-6 bin civarındaki atlı kuvvetlerini bölgeye gönderdi. Burdur ve çevresini kontrolünde bulunduran Hamitoğulları da bu durumdan rahatsız olup kuvvetlerini bu bölgeye sevk etti.
 
Hâlihazırda Karaağaç Bey kontrolündeki Avşar Aşireti de bu bölgeyi beğenip daha önceden yerleşmişti. Avşar Aşireti'nin kuvvetleri sayı olarak 500-600 civarındaydı. Germiyanoğulları'nın kuvvetlerine karşı kendilerini savunmak için sayıca çok azdılar. Ancak konakladıkları bölgeyi Germiyanoğulları'na bırakmaya niyetleri de yoktu. Aşiretin ileri gelenleri gözü kara Karaağaç Bey’e savaşmaması için ne kadar telkinde bulunduysa da dinletemediler. Karaağaç Bey Germiyanoğulları’yla savaşa tutuşup az sayıdaki adamlarıyla Germiyan güçlerini dağıtarak savaştan zaferle çıktı. Burası sonraları Avşar Aşireti’nin merkezi oldu. Yörede hala çözülmesi zor bir sorun için “bunu ancak Avşar Bey’i çözer” sözü söylenegelir.
 
Burdur İli Bucak İlçesi, Çamlık Köyü sınırları içinde Kestros (Aksu) vadisinde, etrafı uçurumla çevrili bir tepe üzerinde Pisidialılarca kurulmuş antik bir kent Kremna (Cremna). Bu kentin bilinen en eski halkı Solymoslular. M.Ö.7.yy.da Lidyalıların, M.Ö.546’dan sonra yani Lidyalıların Perslere yenilmesinden sonra da Perslerin etkisine girmiş. M.Ö. 330’da Büyük İskender'in burayı işgal etmesiyle de Makedonyalıların hâkimiyeti başlamış.
 
Kentte ki ayakta kalabilen yapıların belli başlıları Roma dönemine ait olup onlarda oldukça kötü durumdalar. Çevresi 2 m genişliğinde 7-8 m yüksekliğinde bir surla çevrili kentin girişi batıda, bizim girdiğimiz yerde. Kremna ismi arazi yapısına uygun olarak Helen dilinde uçurum anlamına gelse de bende nedense “Krem” veya “Krema” çağrışımı yaptı. Ören yerinin çoğu yeri uçurum. Nereye yürüsen giriş hariç uçurumla buluşuyorsun. Her an bir ziyaretçinin düşme tehlikesi söz konusu. O yüzden çok uç noktalara gitmemek lazım. Bunun için önlem alınmalı. Daha önce uçuruma yuvarlanan, düşen oldu mu bilmiyorum ama dediğim gibi çitle, telle çevrilmesi ve uyarı tabelaları konulması gerekli. 
 
 
Girişteki bekçi kulübesi ve müştemilatı bakım yapılırsa dinlenme ve toplanma amaçlı bile kullanılabilir. Tuvaletler temizlik işçisi bekliyor. Su akmıyor; zaten dağın tepesinde su işi büyük problem. Çok büyük depolar yapılıp lazım oldukça yakın bir kaynaktan su taşınması lazım. Çevrede yer yer kaçak kazı olduğu izlenimi veren düzensiz çukurcuklar var. Kremna Tabelası ise çiziklerden yazısı zor okunur halde. Açıklama sayılamayacak birkaç kelime ile geçiştirilmiş. Yani utanılacak durumda. Geçtiğimiz yıllarda Kremna’da ağaçlar yanmış; mermer kalıntılar da zarar görmüş. Lyrbe gibi burası da Sayın Afet İnan’(Hocamız)dan sonra öksüz ve yetim kalmış anlayacağınız. Geçici bekçi Ali ile tanışıyorum. İlke defa otları temizliyorlarmış. Nedeni ise Bakanımız gelecekmiş. Peki, gelmeseydi temizlik olmayacak mıydı? Buraların yangından korunması için çok lazım.  
 
Eski bir uzman çavuş olan Bekçi Ali, “ağbi bu gibi ne uçurumlar gördüm doğuda terörist peşinde iz sürerken ama burada elinde kuru bir sopayla ancak gezebiliyorsun çünkü bizi bekçi yapan hiç bir donanımımız yok. Versinler elimize caydırıcı bir şey bak kuş uçurtuyor muyum” diyor. Aynı sorun Kibyra’da da karşımıza çıkmıştı. Aslında bu hemen tüm ören yerlerimizin sorunu. Bir ören ve müze güvenlikçisinin koruma ve korunma zafiyeti söz konusu.
 
Bulunduğumuz kent öyle bir yerdeki burada adamı kesseler duyan olmaz; tüm taşları yükle traktöre, gören olmaz. Gelen defineci, kazıcı her neyse tek başına ve boş gelmez. Mutlaka yanında insan ve silah getiri. Böyle bir durumda elinde pompalı olacak ki kendini ve yerini koru. Bizim bekçilerde tek kırma yok bırak pompalıyı. Tek başına elinde bir sopa ile köpeği zor kovalarsın bırak kazıcıyı. Üstelik dağın tepesinde tek başınasın.
 
İnanın sisten 3 adım ötesi görülmüyor. Bağırıyorum ama sisten sesim gitmiyor; etrafı uçurumla çevrili bir arazi ve çit, tel örgü filan hiçbir koruma önlemi yok. Birisinin burada uçuruma yuvarlanmaması mucize. Ayrıca böyle bir yeri bir bekçi tek başına nasıl korur? Hele bir de elektrik kesilmelerinde bir ıssızlık karanlık bastı mı… Yağmur, çamur, rüzgâr ve soğukta daha da kötü… Sonra bilmem hangi örenin bilmem hangi değerli parçası falan ülkenin filan müzayedesinde. Duyulanı bu ya bir de duyulmayanı? 
 
Kremna’yı bu halde gördükten sonra söyleyecek pek sözüm kalmadı. Tek bir şey söyleyebilirim: Kremna kötü durumda.


1 Temmuz 2012  23:14:37 - Okuma: (815)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik