Yazı

LYRBE SELEUKEIA
LYRBE SELEUKEIA 

Asil S. Tunçer

TOROSLARIN ÖKSÜZ KIZI

Antalya şüphesiz bir turizm istasyonu ve cenneti. Görünen yüzüyle hep insana gülümseyen sıcak, sımsıcak bir kentimiz. Bir de Antalya’nın görünmeyen, makyajsız yüzü vardır ki bunu ancak vitrinden çıkıp arka plana geçince görebilirsiniz.
 
Manavgat Şelalesi’nden yukarı doğru devam ettiğinizde kâh tabelalı kâh tabelasız karışık yollardan geçerek ulaşmaya çalışacağınız kent: Lyrbe Seleukeia. Yani Torosların Seleukeia’sı. Bucakşeyhler (Şıhlar) Köyü Akçay Mahallesi’nden gittiğinizde yol daha düzgündür. Bunun bir de kamyonların çalıştığı soldan ayrılan yolu vardır ki tam bir rezalet. Size fotoğraflarını göstersem ve desem ki burası Antalya, olamayacağına dair benle bahse girersiniz.
 
5 km’nin hemen hemen yarısı bilhassa köyden sonra toprak ve taşlı, sathı bozuk dağ-bayır yolundan çıkarsanız karşınıza seyrek çam ağaçlarıyla kaplı bir sırtta bulursunuz. Ağaçlar arasından ben buradayım dercesine tek tük gözüken sütunlarıyla göz kırpan bir kent çıkar önünüze. Bu kent Lyrbe ya da sonra verilen ismiyle Seleukeia’dır. Gerçi bu isim tartışmalıdır zira kazılar esnasında bulunan bir yazıtta kentin adının Klaudioseleukeia olduğu yönünde bulguya rastlanmıştır. O halde asıl ismi olan Lyrbe olarak çağrılması daha doğru olacaktır. Zira diğer adlandırmalar zamanla farklı amaçlar ve koşullar dâhilince verilmiş olması ihtimaldir.
 
1949 yılına kadar kentte toplam 5 kaçak keşif ve kazı yapılmış, bu tarihten sonra TTK adına Prof. Dr. Jale (Ogan) İnan hanım kazı çalışmalarına başlamıştır. (Türkiye’nin ilk kadın arkeologu Jale Ogan 1944 yılında Prof. Dr. Mustafa İnan ile evlendikten sonra “İnan” soyadını almıştır). Yalnız ne yazık ki 1972 yılında kaçak kazıların yoğunlaştığı görülür. Kazılara Eski Eserler ve Müzeler Müdürlüğü, Side Dostları Vakfı ve Turing destek vermiştir.    
 
Ağaçların arasında olması ve taşça zengin bir çevrede bulunması rastlantı olmasa gerektir; zira kent antik çağın ağaç ve taş tapınım geleneğini yaşatan bir yerleşimdir. Side dilince yazılmış yazıtlardan anlaşıldığı üzere kent “baitylos” denilen kutsal bir taşa tapınılan yer olmuş. Çam ağaçları arasında olması avantaj gibi düşünülse de yangın riskiyle karşı karşıya olduğunu da kesindir.
 
Bugünün şartlarında bu yollar böyleyse acaba rahmetli Jale Hoca’nın zamanında nasıldı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Agoraya güneyden giren ana giriş kapısının solundaki tabela tabela olmaktan çıkmış görünüm itibariyle. Onu geçtim zaten tabeladaki Türkçe ve İngilizce açıklamanın da ne kadar yetersiz olduğu ve kötü kaleme alındığı okunduğunda hemen anlaşılmaktadır. Antik kente motor kiralayıp ziyarete gelen turistleri gördüm ki bunlar referans olarak bu tabelalara başvuracaklar kesin. Yani şimdi bu bozuk Türkçe ve İngilizce açıklamayla biz rezil olmuyor muyuz?
 
Üstelik en iyi korunmuş ve gezilen hemen tek yer olan agorayı bari biraz olsun elden geçirseydik, değil mi? Kapıya bir bekçi koysak ve gelen gideni kontrol etsek iyi olmaz mıydı? Ben kentte çok kalmadım zaten daha ilk dakikadan itibaren kendimi kötü hissettim. Böyle bakımsız, ilgisiz ve kaderine terk edilmiş görüntüsüyle Lyrbe’de yolundan tabelasından, girişteki tabelaya hemen her şeyiyle beni üzdü ve hayal kırıklığına uğrattı. Oysa kentin kendine özgün ve başka kentlerde çok rastlamadığımız önemli zenginlikleri mevcuttur. Sütun başlarındaki özel süslemeler Batı Anadolu kentlerinden Priene ve Kyme ile yarışır zenginliktedir.
 
Her şeyden önce burası Jale Hocamızın çok zor şartlarda kazdığı ve yıllarını verdiği bir kenttir. Gerçi kendisinden sonra kent resmen annesini kaybetmiş, öksüz bir kıza benzemiş. Kütüphanesi, iyon başlı yeknesak sütun başlarıyla çok önemli bir kent muamelesini hak eden Lybre ne yazık ki terke edilmiş hatta üvey anne eline düşmüş gibi. Hani şimdi desem ki buradaki eksedrada Yedi Bilge Mozaiği, Orpheus Mozaiği vardır ve emsalsizdir. Nektareion ona keza… Sonra bana diyeceksiniz o halde neden bilinmiyor veya bu çok özel kentle neden ilgilenilmiyor? Ben de diyeceğim ki Jale Anne öldü, ardında bıraktığı kazı alanları da beraberinde. Öyle ki annesini kaybetmiş bir kız çocuğunun yâd ellere düşüp onun bunun elinde telef olması gibi.
 
Kremna başka bir örnek. Gidin görün. Orayı da Jale Hocamız kazmaktaydı sonra ne oldu? Aynı sorunlar burada da yaşanmakta. O da başka bir öksüz kızımız. Onu da başka bir yazımızda ele alacağız. Şimdilik bu kadar yeter. Lyrbe çok kötü durumda ve hemen acilen ilgi bekliyor. Tekrar ediyorum: öksüz kız Lyrbe’ye biraz şefkat ve biraz ilgi gösterelim ve de sahiplenelim.
 
Lütfen! Hem de acilen… Lyrbe kendine uzanacak bir el bekliyor. İllaki yabancıların gelip kazması mı lazım? Bizim kazmamız küreğimiz yok mu? Kültür varlıklarımıza ayıracak üç kuruşumuz yok mu?


19 Haziran 2012  13:59:50 - Okuma: (675)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik