Yazı

Kıbrıs’ın Güvenliği, Türkiye’nin Güvenliği
Kıbrıs’ın Güvenliği, Türkiye’nin Güvenliği 

Asil S. Tunçer

Yavruvatan Duygusallığından Gayrı…

Kıbrıs’ta Türk askeri varlığının azaltılmak ve hatta yok edilmek istenmesi, dolayısıyla da bütün askeri güçlerin NATO’ya bağlanması düşünülmektedir. BM denetiminde tarafsız ordu veya bir anlamda ABD güdümlü orduyla Kıbrıs’ın güvenliğinin sağlanması planları konuşulmaktadır. Artık kulislerde fısıltı yerine, yüksek tonda sesler duyulmakta bu da planın bir şekilde adım adım uygulanmakta olduğunu göstermektedir.
 
Söz konusu plan esas itibariyle Türk askerinin, NATO üzerinden ABD komutası altına alınması, sevk ve idaresinin başka ellerle geçirilmesini amaçlamaktadır. Türk ordusun, ABD kontrolü altına alınacak olması şüphesiz kamuoyunda büyük intihal yaratacaktır. Bunun engellenmesi ve planın gizlice işletilmesi içinse harekât büyük bir dikkatle yapılmakta, Türk kamuoyu uyuşturularak işlenmekte ve yanlış bilgilendirilmektedir.
 
Buradaki aldatıcı ve uyuşturucu sözlerin üstüne çekilen krema, Ada’da Türk askerin varlığını sürdürecek olmasıdır. Bu söz sadece tesellidir ve hiçbir ikna özelliği, kabul edilebilirliği yoktur. Türk askeri Amerikan komutasında olduktan sonra Ada’da olsa ne olur olmasa ne olur. Varlığı çok fazla bir anlam içermez. Sanki ABD komuta merkezi ve Amerikalı komutan Türk komuta merkezi ve Türk komutan gibi mi düşünüp karar verecek ve adım atacak? Hiç sanmıyorum.
 
Fiilen bir işe yaramayacak bu varlık zaten zaman içinde yavaş yavaş azaltılacak, sayıca eritilecektir. Bunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Askerimizin Ada’daki sayısı kaç olacaktır? 40.000. Lağvetme işleminin çok hızla yapılacağı ve bunun uzun sürmeyeceğinin garantisini size şimdiden verebilirim.  
 
Annan Planı olarak kabul edilen ilk aşamanın ardından işleme konulacak ikinci etap özünde Türk askerini Ada’dan atma ve yerine BM ve NATO ambalajlı ABD askerini yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Asıl söylenen ötelenip perdelenirken sinsice yeni dümenler çevrilmek istenmektedir. Yoksa Annan planı diye bize ezberlettirilen metin aslında Kıbrıs Türklerinin teslim planı mıdır? Yoksa gözümüze baka baka Yavru Vatan’ın Ana Vatan’dan soyutlaştırılıp ayrıştırılması mıdır? Burada çaktırılmayan bir kandırmaca, bir oyun ve AB üyeliği kılıfının altında saklanan bir dayatma mı söz konusudur?  
 
Annan Planı nedir, evvela onu bir hatırlayalım: İngiliz üslerinin bulunduğu bölge hariç diğer toprakların bağımsız ve federatif bir devlet olacak şekilde birleştirilmesini öngörür. Plan gereğince Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacak buna karşın devlet başkanlığı ve başbakanlık on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecektir, şeklinde çözümler sunar vs.
 
Planın en dikkat çeken esaslarından biri, Kıbrıs’ta Rum yönetiminin stratejik güvenliğinin sağlaması ama buna karşın Kıbrıs Türklerinin tek tek birey olarak korunmasıdır. Bu da Kıbrıs’ı bir Rum devleti olarak tanıma, Türkleri de Rum devletinde yaşayan ve can güvenliği temanı sağlanan vatandaş özelliği tanımaktadır.
 
 
Son yıllarda dikkat ettim, Doğu’ya yayılma politikasıyla paralellik gösteren Kıbrıs’ı ele geçirme planı NATO’nun kendi stratejisi içinde de şekillenmeye başladı. NATO, BOP ile Atlantik ittifakı üzerindeki dağılan dengesini ve denetimini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Bu kâh bazen çatışma ve rekabet ve bazen de işbirliği şeklinde ortaya çıkan AB ve ABD ilişkilerinin daha farklı bir boyutu sanki. Yoksa görünen argümanlar gerçeği yansıtmadığı gibi çıkarlar söz konusu olunca işbirliği hemen oluşuveriyor ve kamplaşma başlıyor.
 
Hele strateji gereği Asya ve Ortadoğu üzerindeki koşulsuz dayanışma bu iki ağbi-kardeş tarihi ortaklığı tüm cephelerde yine yan yana cephelerde politika gütmeye itmektedir. Bu politika sonucu Türkiye’nin coğrafik ve tarihsel Avrasya bütünleşmesi engellenmekte, yerine Ortadoğu’da olmaması gereken bir konuma itilmektedir. Türk devletlerinin nihai birlikteliğinin de önüne geçilmeye çalışılmaktadır… Konumuz değil ama çarpıcı bir örnek olacak; Suriye mesela. Başta karşı tavır alan diğer Arap devletleri şimdi farklı konuşmaya başladı ve Türkiye çok yakında tamamen yalnız kalacak.
   
Öte yandan Kuzey Irak’ta kurulan Kürt Devleti, Suriye’de uygulamaya sokulmak için uğraşılan (ki Kuzey Suriye Özerk Devleti) oluşum ile Türkiye’nin güney coğrafyasıyla olan organik bağ ve yakınlık kesintiye uğratılacaktır. Bu Doğu’da İran’la aramızda çıkarılacak kriz ve kopuklukla Türkistan coğrafyasından kopmamız demektir. Bunun ilk aşaması Afganistan’daki kriz ile sağlanmıştır. Tek Nahçıvan-Azerbaycan linki sağlamdır.
 
 
Ortak savunma, güvenlik ve korunma amaçlı yapılandırılan tüm yeni anlaşma ve uzlaşma metinleri gün gelecek hâlihazırda kafalarda sinen ama tam olarak Türkiye’nin yüzüne söylenmeyen “sen işgalcisin ve artık burada işin bitti” cümlesinin rahatça söylenmesinin önünü açacak, yolunu hazırlayacak ve gerek Kıbrıslı Türkleri ve gerekse Türkiye’yi çok mağdur edecektir.
 
Zira geçtiğimiz yıllarda İHM’de çıkan kararlar bunu açıkça belli etmedi mi? Türkiye, Kıbrıs’ta bulunduğu yıllar için kira yani işgaliye ödemeye mahkûm edilmedi mi? Tüm planlar eninde sonunda Türkiye’yi Kıbrıs’tan eninde sonunda atmak değil mi? Bunun için ne yapılası gerekiyorsa yapılmadı mı, yapılmıyor mu? Öyle ki sorunlardan, izolasyondan bunalan Kıbrıslı Türkler sonuçta sorunun ana müzakerecisi ve aktörü konumunda olan Türkiye’ye karşı sesini yükseltmeyecekler mi?
 
Nitekim Kıbrıs’ın tamamının AB toprağına dâhil edilip bundan sadece Rumların yararlanabilmesi sonucu, Kıbrıslı Türkler ne kadar sabretseler de sonunda isyan bayrağını çektiler. Birleşme hevesleri arttı. Türkiye’nin Kıbrıs’tan çıkması gerektiği, yakalarından elini çekmesinin zamanın geldiği konuşulmaya başlandı.
 
Hatta öz ve öz Kıbrıslı olan yani daha önceden Kıbrıs’a yerleşmiş Türkler, sonradan Türkiye’den göç etmiş yeni Kıbrıslı Türkleri bile istemedi. İngiliz ve Rum özentisi, karışık evlilik, çifte vatandaşlık ve birleşik Kıbrıs vatandaşlığı gibi olanaklar ile Kıbrıs her geçen gün Türkiye’den kopartılmaktadır. Buna özellikle genç neslin okullarda gördüğü eğitim, aldığı yetersiz veya yanlış tarih bilgisi de olumsuz propagandaya katkı sağlamakta, aradaki açılmanın etkili olmasına neden olmaktadır.
 
Belki zahiri ve suni ama farklılık ve kopukluğu bizzat Kıbrıs’a yaptığım ziyarette gördüm, daha iyi anladım. Bu yeni değil, biraz geriye gittiğinde görülüyor. Kıbrıs, Osmanlı toprağı iken biraz da ulaşım ve şartlar nedeniyle çok bütünleşmiş bir toprak olamadı hiçbir zaman Türkiye için. Girit gibi örneğin… İlişkiler ve aradaki soydaşlık bağı da bu nedenle çok güçlü olmadı. Hele Kıbrıs, İngiltere egemenliğine geçince bu uzaklık ve soğuma yaklaşık bir yüzyıl daha sürdü ki neredeyse Kıbrıs’ın bir Türk toprağı olduğu, üzerinde Türklerin yaşadığı unutuldu.
 
Öyle ki bir yüzyılda İngilizler üç yüzyıllık Osmanlı dönemindeki Türk etkisinden daha etkili oldu. İngiliz eğitim sistemi, trafik ve para sistemi resmen İngilizleştirdi Yavru Vatan’ı. Gençler Türk kültürü yerine İngiliz kültüründe yetiştiler, İngilizce konuşmak mı Türkçe konuşmak mı tercihi ile karşı karşıya kaldılar. Yüksek tahsil için Türkiye’den daha çok İngiltere’ye gittiler. Ülkede hissedilen iklim Kıbrıs iklimi ama yaşam ve olaylara bakış İngiliz kavrayışıyla oldu. Çocuklar Türk ve Müslüman maneviyatında değil, Anglo-Sakson ruhuyla büyüdüler. Bu Ada’daki herkes için geçerli değil ama çoğunluğu maalesef böyle.
 
Türkiye, Kıbrıs’taki Türk varlığının yüz yüze olduğu kültürel yozlaşmayı ve manevi başkalaşmayı ancak 1960’tan sonra anlayabildi. Askeri olarak varlık gösterdiği toprakları siyaseten ve iktisaden anlamaya başladı. Kıbrıs davası bu tarihten sonra milli bir dava olarak algılanmaya başlandı, sahiplenildi. Hatta öylesine sahip çıkıldı ki o sırada Ana Vatan’da eğitim için bulunan, kendi davalarına bile bu kadar ilgi duymayan zamane Kıbrıslı gençleri dahi şaşırttı.
 
Kıbrıs bir anda Yavru Vatan oldu, Türkiye’de annesi. Sanki yıllar sonra yavrusunu sokakta veya yetimhanede bulan bir annenin çocuğuna sarılması gibi, sımsıkı. Şunu da ifade etmeyelim: Duygusallıkla zaman için de Türkiye’nin bilmeden ve istemeden yaptığı hatalar oldu. Faraza; Askeri olarak çekilirken siyasi olarak, ekonomik olarak ve hatta psikolojik olarak Kıbrıs’ı kendi ayakları üstünde durmasını yeterince sağlamadık. İngiliz sisteminden Türk sistemiyle bütünleşmesi Rum’un ve Rumcanın gölgesinden, Türk’ün ve Türkçenin gölgesine geçişi oturtmadık.
 
Buraya yerleştirdiğimiz insanların yetenekli ve eğitimli olmaları, kalkınmaya yardımcı olacak kadrolar olmaları hususlarında titiz davranmadık. Oysa bu insanlar Kıbrıslı soydaşlarla iyi kaynaşacak ve kültürel ekinde bulunacak, yaşam kalitesini arttıracaklardı. Aksine suç oranı arttı, kültürel ve sosyal çatışmalar yaşandı. Öyle ki; Türkiye’den giden göçmenlerin Kıbrıs’ı ilhak etmiş derecesinde algılanmaları ve konunun sorgulanması söz konusu bile oldu. Dolayısıyla Kıbrıslı bazı Türklerin geleceklerini Türkiye ile hayal etmekten çok Rumlarla bir arada ve İngiliz müstemlekesi olarak aynı eksende görme eğilimine bile girdikleri görüldü zaman zaman.    
 
Kıbrıslı Türkiye denince Atatürk’ü, Türkiyeli de Kıbrıslı denilince Denktaş’ı aklına getirir. Oysa her şey bu değil. Milyonlarca Türkiyeli ve binlerce Kıbrıslı söz konusu olan. Duygusal pencereyi kapayarak olaylara daha gerçekçi bakmalıyız. Türkiye, Kıbrıs’ı eğitemedi. Harekâttan bugüne iki nesil değişti, üçüncüsü işbaşında. Başka bir deyişle, 1970’lerin gençleri yerlerini 2000’lerin gençlerine bıraktılar, öyleyse biz 1975’te Kıbrıs Türklerini eğitmeye başlasaydık bugünün kadrolarını hazırlamış ve lazım olan insan gücünü sağlamış olacaktık. Bunun suçlusu olarak gösterilebilecek insanlarımızı saptamaya çalışmaktan çok bundan sonra ne yapabiliriz onu konuşmalıyız. 
 
Kıbrıs’a gittiğimde şunu gözlemledim. Mesai saatleri daha kısa ama kazanç daha yüksek. Buna bağlı olarak suni bir pahalılık ve uçuşan fiyatlar. Sanki Türkiye’nin değil İngiltere’nin yavrusu gibi. Üretimden çok tüketim endeksli bir ekonomi… Gelirini turizmden sağlayan ama öğleden sonra müzeleri kapatan bir ülke… Yavaş işleyen bir mekanizma ve ağır çalışan bir sistem. Sanki burada yaşam da normalden yavaş, insanlar da hep genç gibi, yaşlanmıyorlar mı ne?
 
Yalnız kimse hayatından şikâyetçi değil. Ben bile Kıbrıs’ta tur trafiğime rağmen stres olmadım çünkü slow-motion bir hayatın içinde buldum kendimi adeta. Citta-Slow diyorlar ya işte ondan. Bizim kışa maruz sayfiyeler gibi… Ekseri yaşlı ve çoğu emekli kesim, evlerinin önünde birer araba, çalışanlar ise yolda… Başta İngiltere olmak üzere Kanada ve Avustralya’ya göç verir olmuş Kıbrıs. 2001 krizinde nasıl Türkiye bunaldıysa, Kıbrıs da bunaldı. İlişkiler zarar görmeye, sinirler gerilmeye ve zaman zaman medyanın da yarattığı olumsuz hava ve bilgi kirliliğiyle aynı soy iki ulus birbirine “nankör” ve “hain” kelimelerini bile söylediler.     
 
Bunlar unutulmak zorunda. Baş başa verip çözüm bulunmak zorunda. Türkiye neden balık tutmayı değil de sadece balık yemeyi öğretmeyi yeğledi, onu sorgulamak, Kıbrıs da niye kaynaklarını değerlendirmeyi ve artı değer yaratmayı beceremedi onu sorgulamalı. Başta Güney kesiminin ve Yunanistan’ın olmak üzere, İngiltere ve AB imkânlarını kullanması ve bir başka açıdan da köpük sayılabilecek suni zenginliği vs görerek kendi gerçeklerinden uzaklaşan bir toplumu, özünden uzaklaşan ve ekseninden kayan bir Kıbrıs’ı görmeli. Bakın Yunanistan’ın bugün geldiği noktaya; ne kadar zengin olursan ve refah yaşarsan yaşa şayet üretmezsen bir gün gelir tükenirsin. Sonuçta üretmeden tüketiyorsun. Ne demişler “hazıra dağ dayanmaz”.
 
Kıbrıs’ı yeniden ve farklı pencereden değerlendirmek için önce Kıbrıs’ın tarihini çok iyi bilmek, sonra gidip her şeyi yerinde görmek lazım. Ben şahsen öyle yaptım.
 
 
Kaynakça:
 
 


29 Nisan 2012  12:57:27 - Okuma: (556)  Yazdır




İstatistik