Yazı

Şükrü Hocam ve hikayesi...
Şükrü Hocam ve hikayesi... 

İbrahim Becer

Bu yazı aslında hiç hesapta yoktu. Fakat son zamanlardaki gelişmeler bu yazıyı yazmayı farz kıldı. Yine de bir yazıya oturduğumda bulduğum en kolay başlık bu oldu diyebilirim: ‘Baba, oğul, kutsal ruh ve amca’.

 Ehli Salib’ten emanet aldığımız ‘baba, oğul, kutsal ruh’ üçlemesine amcayı da dâhil etmezsek yazının bir ayağı boşta kalacaktı çünkü. Fotoğraftaki baba ve oğul herkesçe malum. Amca zaten başlı başına bir marka olduğu için bizim teşrifatçılığımıza ihtiyacı yok. Kudema dediğimiz eskiler zaten bilir de bu üçlüye can veren, has bahçenin çiçeği yapan, edep, erkân, yol bildiren bir de ruh vardır geri planda:  Babaları Cemal Özkaynak, namı diğer Cemal Hoca…
Cemal Hoca’nın rahle-i tedrisinden geçmek bu fakire nasip olmadı. Ben kendisini elinde bastonu, son derece şık kıyafetiyle, özellikle griye çalan beyaz pantolonuyla hatırlamışımdır hep. Kendisi hakkındaki asıl bilgileri Şükrü Hoca vasıtasıyla elde ettim ve kendisinden olamasa da mahdumundan müstefit olabildim. Yine de kalkıp Selçuklu hemşerilerime Cemal Hoca’yı burada anlatmam. Darılmaca gücenmece yok, bu işler o kadar ucuz değil. Sen koskoca bir asırlık çınarın adını dört tane uzun boyunlu kuğuya feda edecek kadar müsrif, cahil bir memleketin ahfadıysan baştan kaybetmişsindir zaten. Yani benim Selçuklu hemşerim olay kısaca Şairin dediği gibi: “ Ne verdin de bir de ne istiyorsun ferdadan/ senin meşru olan hakkın; bugün hüsran, yarın hüsran…”
Çevirmeye gerek bırakmayacak kadar basit değil mi?
Benim gençliğimde ‘Kuğulu Park’ diye bir şey yoktu, ‘Başöğretmen Cemal Özkaynak Parkı’ vardı. Yerel yönetimde iktidara gelen ekâbir takımı nasıl bir biyoloji, nasıl bir zooloji bilgisine haizdir bilmiyorum dört tane kuğuyu, Cemal Özkaynak ’tan daha bir Selçuklu addederek bu haysiyet cellatlığına izin verebildiler. İki tane kablo çektiği yere nal gibi yapanın adını yazanlar, aynı muameleyi Cemal Hoca’dan esirgediler.
Bu durumu Şükrü Hoca sineye çekse de yıllar var ki kan kustu, kızılcık şerbeti içti. Babadan kalma evi müteahhide verip tarihin ırzına geçmek de vardı ama Hoca’nın parada pulda gözü yoktu. Tuttu müze yaptı; istedi ki memleketine bir bellek kazandırsın, çok sevdiği vatanının adı duyulsun. Bu yaptıklarını da anlamadı benim hemşerilerim ve Hoca’yı yapıp ettikleriyle taltif etmeyi bırak, adını Deli Şükrü’ye çıkardılar.
Yine de yılmadı Hoca ve mücadeleye devam etti. Ama bilmediği bir şey vardı: Turpun büyüğü heybede saklıydı! Kalktı Atatürkçü Düşünce Derneği’ne başkan oldu. Neler yapmadı ki; bir keşhane olan Ahmet Ferahlı Parkı’nı resmen abat etti. Dilinden düşürmediği ‘beşeri ilişkiler’ tamlamasının hakkını sonuna kadar verdi ve okuyan öğrencilere burs imkânı sağladı. Okullarla içli dışlı oldu ve birçok öğrenciye içi malzeme dolu okul çantalarını bedava dağıttı. Hastalara doktordan tutun, evsizlere ev bulmaya kadar ne kadar sosyal sorumluluk projesi varsa koşturdu. Böyle şeylerin konuşulmasından hoşlanmasa da söylemekte bir mahzur görmüyorum; yetmediği, yetemediği yerde de Haluk Özkaynak girdi devreye.
Doğruya doğru şimdi; Hoca’nın pek parası yoktur. En büyük lüksü haftada bir sabah peynirli yumurta yemek olan bir adamdan bahsediyoruz. Yurt dışından ilaç, tekerlekli sandalye, gitar aklınıza ne gelirse karşılamak işini de Haluk Özkaynak üstlendi. Haluk Abi, Almanya’daki bit pazarları konusunda resmen kariyer yapmıştır Hoca sayesinde. Yetmeyeni yetirdiler ve ADD’yi Selçuk’ta gıptayla bakılacak bir yere çevirdiler.
Ama gıptayla bakmak da bir marifettir; elbette hasetle bakanlar da vardı. İşte bu günlerde birileri çıktı ve ‘hazıra konmak’ deyimini ete kemiğe nasıl büründürürüz sorusunun cevabını verdiler el birliğiyle. Üşenmedi o zamanlarda da yazdı bu fakir ama Vefa Ülgür’ün bile ismiyle müsemma olmadığı günlerdi o günler. Hoca’nın yapıp ettiklerine ‘tamam da bir taze kan, yeni yüzler, gençlik ateşi…’ falan diye dudak büktüler. Sanırsın bahse konu olan ADD’nin geldiği nokta değil de Kızılay Kan Merkezi’ne yer aranıyor Selçuk’ta. Gençlerin de önünün açılmasının gerekliliğinden tutun da zamanla tecrübe kazanacaklarına kadar bir sürü ıvır zıvır anlattılar. Oysaki bilmiyorlardı; zaman armutları olgunlaştırır, insanları değil.
Modern, post modern falan değil resmen darbe yaptılar Hoca’ya.
Velhasıl, birkaç saatte harcadılar adamı. O günden sonra, ‘sizi şerefimle temin ederim’ oğlu Ayhan’dan fazla bahsini ettiği derneğin hakkında konuşmadı. Sıkıntısı çoktu ama hakkında tek bir kötü söz sarf etmedi. Şimdi aynı Hoca isyan ediyor haklı olarak: Sandalyesi bile olmayan bir derneğin bu hale nasıl geldiğini soruyor. Giderken bıraktığı paraların akıbetini soruyor. Ahmet Ferahlı Parkı’nın nezih kimliğinden nasıl uzaklaştığını soruyor. Kendisini devirmek maksadıyla o gün hazirun içinde bulunan ve ‘gençlik aşısından, taze kandan’ bahseden, ahde vefadan çok uzak olanların, bu tablo karşısında bugün nerede olduklarını soruyor.
Size bahsettiğim adam gerek Parktaki işletmede, gerekse Dernek Binasında çay parasını cebinden ödeyen bir adam. Bahse konu adam, cemaatin bile ‘senin arkadaş görünmüyor ya!’ diyerek sorduğu bir adam. Bu adam, ADD’nin Türkiye genelinde iletişim kuramadığı dindarların masasına, yakasında Kocaman Atatürk rozeti, kafasında fötr şapkasıyla son derece rahat oturan bir insan.
Siz hangi kandan, hangi gençlikten bahsediyorsunuz. Katliama müdahil olanlar, mevtayı kaldırmada neden bu kadar gönülsüz durmadalar? Nerede yerel basın, bu haberden daha önemli ne oldu o gün de biz göremedik bana izah edebilirler mi?
Daha yazsam yazarım da bundan sonrası Ayhan için.
Ayhan, canım benim. Hoca’mın oğlu olmanın ötesinde seni gerçekten bir kardeşim gibi çok seviyorum. Hoş, sen de bu olan bitene vakıfsın ama Deden ve Babanın Selçuk’taki kısa sergüzeştini anlattım. Seninle üç gün evvel yaptığımız uzun süren telefon görüşmemizde, Selçuk için düşündüklerini bana anlatmıştın. TED Koleji gibi bir kurumda devam ettiğin kariyerine rağmen eğitim için oradan oraya koşuşturmalarının gelecekte Selçuk için olduğunu söylemiştin. Seni yolundan çevirmek benim haddime değil, benim korkum gün gelip de bizar olmandır. Neyse detayını gelince konuşuruz.
Haluk Abi sana zaten hükmümüz geçmez, geçse geçse nazımız geçer. Sizlere bu ilhamı veren o bitmeyen pınarın, kutsal ruhun, Başöğretmen Cemal Özkaynak’ın önünde saygıyla eğiliyorum.
ADD’yi savunmak da sabah akşam gerici, yobaz, mürteci, Atatürk düşmanı, son zamanlarda dönek dediğiniz bana kaldı ya helal olsun size. Benim kadar anlayamadınız ya ben ona yanarım…


4 Nisan 2012  10:17:59 - Okuma: (1331)  Yazdır




İstatistik