Yazı

Latife Hanım ve Paşa -3
Latife Hanım ve Paşa -3 

İbrahim Becer

Kız isteme merasimi alışıldık ritüellere uygun olmaz.

Daha doğrusu kız isteme merasimi olmaz; Paşa, Latife’ye üç gün süre verir ikinci gün evlenirler. Latife Hanım’ın babası Muammer Bey’in olaya dahli, Paşa’nın Salih Bozok’la gönderdiği emirle sınırlıdır: “Muammer Bey’e bu kararı bildirin”. Sade bir düğün yapılır ve sınırlı sayıda davetli çağrılır düğüne. Fikriye’ye dini nikâh kıydıran Paşa, Latife Hanım’la evlenirken tercihini kadıdan yana kullanır.
         Evli çift Ankara’ya taşınınca Latife Hanım için zor fakat bir o kadar da çetin bir mücadele dönemi başlar. O yılların Ankara’sını Latife Hanım’ın hayatına dekor görevi görmüş olan İngiltere, Fransa gibi ülkelerle, hele hele Levanten kültürün başşehri İzmir’le kıyaslamak mümkün değildir. Bozkırın ortasına kurulmuş olan Ankara, bir kasabadan biraz büyükçedir o kadar. Latife Hanım azimli ve inatçı bir kadındır ve bir an önce işe koyularak bu erkekler dünyasını hal yoluna koymak ister.
         Şu anki Çankaya Köşkü o zamanlar iki katlı bir bağ evinden öte bir yapı değildir. Alt katı karargâh, üst katı da Paşa’nın evi olarak düşünülmüş olan bu eve bir ciddiyet getirmek ister Latife Hanım. İlk iş olarak karargâha giriş çıkışları düzenlemek istese de Paşa’nın muhalefetiyle karşılaşır. Latife Hanım’ın hedefi bellidir: İlk önce Uşşakizade’lerin standardını Ankara’ya taşıyacak, sonra da yıllarca Avrupa’da eğitimini aldığı muasır medeniyet seviyesini sözde değil, özde tatbik edecektir.
         Latife Hanım tüm hayatı boyunca belli bir protokol çerçevesinde yaşamış bir kadındır. Hatta kendisi hakkında anlatılan bir anekdot vardır bu konu hakkında. Harbiye’deki dairesine taşınınca, gelen yeni komşularının ağırlığını da hesaba katan ev sahipleri basit bir ‘hoş geldin’ ziyareti için kendisinin kapısını çalarlar. Kapıyı açan Latife Hanım’a sebeb-i ziyaretlerini söyleyince, yeni ev sahibesinden beklenmedik bir cevap alırlar: Randevu almış mıydınız?
         Kendine göre bir standardı yakalamak, Paşa’nın etrafındaki mutat zevata göreyse “eski köye yeni adet” silsilesinin ilk uygulamalarını Köşk’te tatbik etmeye başlar. Bugün de tartışılan, erlerin sofralarda garson olarak uygulaması ilk Latife Hanım’la başlar. Ama asıl kıyamet ikinci hamlede kopar. Latife Hanım, yemeğe gelen mutat zevatın eşleriyle teşrif etmelerini şart koşmaktadır. Alkolün de etkisiyle, belli bir saatten sonra sofranın tadı kaçmakta ve iş “erkek muhabbeti” denilen kıvama gelmektedir. Durum o hal alır ki, bazı misafirlere Paşa uyuması için izin vermeye başlar. Birkaç saat kestiren zevat daha sonra yeniden sofraya dâhil olmakta ve bu mesai her gün, sabahlara kadar tekrarlanmaktadır. Latife Hanım ilk çatışmayı Nuri Conker’le yaşar; elini kolunu sallaya sallaya yemeğe gelen Nuri Conker’i, eşi olmadığından sebep geri çeviren Latife Hanım’a acı gerçeği Nuri Bey söyler: “Sen, beni kovamazsın. Kapıdan kovsan bacadan girerim”.
         Aynı Nuri Conker, Rus Sefaretindeki bir davette alkolü fazla kaçırınca Sefirin eşiyle münasebetsiz bir diyaloğa girer ve küçük çaplı bir skandalın kapısını aralar. Fakat yeni dönemi içine sindiremeyen sadece Nuri Conker değildir. Şükrü Saraçoğlu ki başbakanlık da yapmış bir kişidir kendisi, bir gece geç vakit Köşk’e çıkar gelir ve şampanya ister. Tesadüf bu ya, şampanya yoktur ve bu durum Saraçoğlu’na Latife Hanım tarafından bildirilir. Saraçoğlu yine ikna olmayınca Paşa duruma müdahil olur ve kendisine şampanya bulunmasını ister. Fakat Latife Hanım sert ve fevri mizaçlı biridir. Tüm hazirunun önünde Saraçoğlu’nun aslında sıradan bir saracın oğlu olduğunu kastederek: “Eskiden de mi şampanya içerdiniz Şükrü Bey” deyince ortamda buz gibi bir hava eser. Paşa hiddetlenir ve Latife Hanım’a hitaben: “Hanımefendi, siz bu beyefendilerle aynı masada oturmayı hak etmiyorsunuz” der.
         Daha da kötüsü, Nuri Conker’in “iç iç Paşam! Karı sözüyle iş olmaz” sözünü Latife Hanım duyar. Paşa, karısı ve sofra arkadaşları arasındaki tercihinin rengini yavaş yavaş belli etmeye başlamıştır. Sonraki yıllarda İç İşleri Bakanı Ali Şükrü’ye, “bu evliliğin neden bittiği” sorulduğunda O da aynı minval üzere cevap verir: “ Bu evlilik sofra yüzünden bitti”. Çünkü hepsinin bildiği bir şey vardı ki Latife Hanım yetersizliklerini gerek sözle gerekse duruşuyla yüzlerine vurmaktaydı. Paşa da çevresindeki insanların çaplarını bilecek düzeyde bir insandı. Nutuk’u hazırlarken, CHP’nin mutat kongrelerinde konuşacağı metni düzenlerken, devrimlerin ilk kilometre taşlarında ona refakat eden hep Latife Hanım’dır.
         Bugün dahi, aradan geçen onca yıla rağmen bize o yıllardan miras kalan bazı dertleri Latife Hanım Paşa’ya söylemekte tereddüt etmez. Devrimle kılık kıyafeti, başörtüsünü, eğitim öğretimi halledeceğine inanan Paşa’ya ilk uyarı Latife Hanım’dan gelir. Paşa’nın aksine O, devrimi değil evrimi savunur. Emir ile demir kesilse de, emir ile bir kadının başının açılamayacağını savunur. Gerekirse herkesle tek tek konuşarak ikna etmek taraftarıdır ama Paşa’nın bu kadar uzun zamana tahammülü yoktur.
         Yine de tek sorun içki masası değildir o günlerde. Lozan Antlaşması neticelenmemiştir, Hatay Meselesinin halline yıllar vardır, isyanlar uç vermeye başlamıştır ve Kuvvacı-İttihatçı çatışması da alttan alta devam etmektedir. Padişahlığın ilgası ve Cumhuriyetin kuruluşunda sıkıntı iyice su yüzüne çıkar: 286 Milletvekilinin 128 tanesi durumu protesto ederek oturuma katılmaz. Latife Hanım sürece müdahil olur ve Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Kazım Karabekir gibi Paşa’yla ters düşen eski silah arkadaşları arasında bir mekik diplomasisi uygular.
         Bütün bunlardan da önemli olan ve öldürüldü mü, intihar mı etti sorusu bugün bile cevabını bulamamış olan bir Fikriye Hanım gerçeği vardır.
 Bunlar belki Paşa’yı çok meşgul ediyordu ama Latife Hanım’ın da annesine anlattığı kendi gündemi vardı. Annesiyle dertleşirken şöyle diyordu: “ Bütün bir gece arkadaşlarıyla içiyorlar. O kadar içkiden sonra da bize paylaşacak bir şey kalmıyor”. İrili ufaklı birçok darbeyle hasar alan evlilik gemisi yalpalayarak da olsa o günlere gelmiştir ama geminin alabora olması için basit bir sebep yeter.
O gece köşkte kalabalık bir davetli grubu vardır. Yabancı ülkelerin temsilcileri, devlet adamları, askerler hoş sohbet bir ortamda yiyip içmekteler ve gecenin tadını çıkarmaktalardır. Paşa, Latife Hanım’dan piyano çalmasını ister ama ret cevabı alır. Paşa buna kızsa da belli etmez ve başkasının çalmasını ister. Neticede çalınır da ama Latife Hanım, eserin yanlış çalındığını iddia ederek hiçbir şey anlamadığını söyleyince Paşa köpürerek: “Hanımefendi, buradakilerin hepsi anladı ama siz anlamadınız” der. Latife Hanım bu lafın altında kalacak bir kadın değildir ve tepkisini yelpazesiyle eline sertçe vurarak gösterir. Ne çare ki eli kesilir ve kanamaya başlar. İş, şirazesinden çıkmak üzeredir. Bu tepkiye kızan Paşa vurmak için elini kaldırır, korunmak için gayri ihtiyari olarak Latife Hanım’da elini kaldırınca Paşa’nın yüzü çizilir ve Latife Hanım’ın kesilen elindeki kan yüzüne bulaşır.
Herkesin gözü önünde cereyan eden bu olayla yollar kesin olarak ayrılır. Paşa evi terk eder, Latife Hanım da eşyalarını toplamaya başlar, ertesi gün de Salih Bozok’la beraber İzmir’e hareket eder. Daha sonraki süreçte tüm yakın arkadaşlar araya girmek ister ama gerek Şeyh Sait İsyanı, gerekse İzmir Suikastı sebebiyle Paşa hemen tüm arkadaşlarıyla yolları ayırmıştır. Buna, “memleket içki masasından yönetilemez” diyen İsmet İnönü de dâhildir. İnönü ve Paşa arasındaki kırgınlık o boyuta gelir ki Paşa öldüğünde İnönü İstanbul’a gelmediği gibi, Paşa’nın sağlığında yakın çevresi tarafından ‘en sevmediği bina’ olarak bilinen Etnografya Müzesine kaldırılmasına ses etmez.
Latife Hanım ayrılığın ardından bir anlamda inzivaya çekilir. İzmir’i terkeden aile İstanbul’a yerleşir ve Latife Hanım’a bir köşk alınır. Latife Hanım köşkte fazla oturamaz çünkü köşkü ısıtmak zordur. Kendisinin Mustafa Kemal’in eski eşi olduğu bilgisiyle ilave kömür isteğine de ilginç bir cevap alır: “Ne yapalım yani! Herkes gibi o da sırasını bekleyecek”. Mecburen köşk terkedilir ve Harbiye’deki mütevazı daireye taşınılır.
Boşanma olayı sadece Latife Hanım’ı yıpratmamaktadır. Latife Hanım’ın babası Muammer Bey’e adeta nefes aldırılmamaktadır. Kazandığı ihaleler bile kendisine verilmeyen Muammer Bey durumu bir mektupla Köşk’e bildirir: “Bize yaşam hakkı tanınmayacaksa memleketi terk edelim!”
Ailenin bir standardı vardır ve Muammer Bey aileyi bu seviyenin altına indirmemekte kararlıdır. Devamlı mülk satarak bu standardı koruma yoluna giderler. Fakat kılıçlar çekilmiştir ve Muammer Bey dillere pelesenk olan ve kuşaklar boyunca aktarılan o sözünü söyler: “Biz mal sahibiyiz, para sahibi değiliz. Varsın bize iş yaptırmasınlar. Allah’a şükür bazıları gibi sonradan görme hiç değiliz…”
30’lu yıllar Latife Hanım’a yaramaz. Önce iki kardeşini sonra da Paşa’yı kaybeder. Paşa’nın sağlığında zaten verem olmuş ve onun tavsiyesiyle Prag’a gitmiştir. Üst üste gelen üç ölümden sonra da kansere yakalanır ve 1976 yılında ölür.
Paşa’ya verdiği söz üzerine anılarını yazmayan ve anlatmayan Latife Hanım’da, halefi Fikriye Hanım gibi resmi tarih tarafından yasaklılar kapsamındadır. Her iki kadın da, ne Atatürk’ün evlatlığı Ülkü Adatepe kadar ne de ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen kadar ilgi görmemişlerdir bahse konu tarih tarafından.
En kötüsü de Fikriye Hanım’ın durumudur; Çankaya’nın duvaksız gelini Fikriye Hanım’ın gömüldüğü yeri kitabın anlatımıyla size tarif edersem durumu daha iyi anlarsınız: “Çankaya’ya çıkan yolun başındaki derenin kenarında bulunan söğüt ağacının dibi…”
Atatürk’ün bir insan olduğuna inananlardansanız, yeğeninin yazdığı ‘Teyzem Latife’ adlı kitabı hararetle tavsiye ederim. Zaaflarıyla, fırtınalı ilişkileriyle, dostlukları ve ihtirasıyla bir Atatürk’ü okuyacak ve şaşıracaksınız.
Yok, iddianız daha üst makamlarsa da okuyun derim ben. En azından titremeniz ve kendinize gelmeniz için bir sebep olur.


13 Mart 2012  20:37:57 - Okuma: (607)  Yazdır




İstatistik