Yazı

Latife Hanım ve Paşa-2
Latife Hanım ve Paşa-2 

İbrahim Becer

İzmir’de ev hapsiyle geçen meşakkatli günlerin ardından güneş, Latife Hanım için Belkahve’den doğmak üzeredir.

Tarih 10 Eylül 1922’dir ve Mustafa Kemal ordunun başında İzmir’e girmek üzeredir. Yanındaki yaverine şehri işgal eden Yunan Komutanının bu manzaraya bakarak rakı içip içmediğini sorar. ‘hayır’ yanıtını alınca gülerek, ‘o zaman ne diye almak istemiş İzmir’i” der. Olağan şüpheli listesinin en başındaki ismin Sakallı Nurettin Paşa olduğu İzmir yangını daha çıkmamıştır. Körfezde İngiliz ve Fransız gemilerine iltica etmiş Rumlar ve azınlıklar gemilerin içinde bekleşmektedir ve Mustafa Kemal yavaş yavaş şehre girer.
         Latife Hanım’ın bir adağı vardır o meşakkatli günlerde; İzmir’i kurtaran komutanla evlenecektir. Mustafa Kemal’inse böyle bir adaktan ziyade başka bir derdi vardır; kalacak bir yere ihtiyaç duymaktadır. O zamanların İzmir’inde köşk yapmak isteyen zenginler ilginç bir yol takip ederlermiş. Şehrin değişik yerlerine ciğerler asılır ve en geç kokan ciğerin bulunduğu yerin en havadar olduğu düşüncesiyle köşk de o muhite yapılırmış. Uşşakizade’lerin Göztepe’deki köşkü de bu minval üzerine yapılmış, çok büyük olmayan ama İzmir’in en iyi, en havadar köşklerinden biri olması hasebiyle Mustafa Kemal’in beğenisine mazhar olur. 
         Latife Hanım’a burada kısa bir es verelim ve ikinci öznemiz Mustafa Kemal’i gayri resmi olarak yakından tanıyalım. Mustafa Kemal’in hayatına giren kadınlar anlatılırken tüm hikâye Latife ve Fikriye Hanımlar ekseninde yürüse de kendisinin ilk hayal kırıklığı olan Sabiha Sultan’a kimse ilgi göstermez. Sabiha Sultansa Vahdettin’in kızıdır. Vahdettin, genç Mustafa Kemal’i ordunun en başına geçirmese de yanından hiç ayırmaz. Almanya ve Avusturya’ya yaptığı ziyaretlerde bile yanı başındaki yaver kendisidir. Fakat bu evliliğe sıcak da bakmaz. Çünkü önünde Enver Paşa gibi kötü bir örnek vardır ve aynı hatayı ikinci defa yapmak istememektedir Padişah. Enver Paşa’da saray damadıdır ve sırtını saraya dayadıktan sonra çok güçlendiğini bilmektedir. Osmanlı, İttihatçılardan yaka silkmiştir artık.
         Neyse ki işler Vahdettin’in onayına kalacak düzeye erişmez ve Sabiha Sultan genç Mustafa Kemal’i reddederek, bir başka saraylı Ömer Faruk Bey’i seçer. Mustafa Kemal bunu hiç unutmayacak ve kendisine destek için bin bir güçlükle Anadolu’ya geçmeye çalışan Ömer Faruk Bey’i İnegöl’den “lüzumu yoktur” diyerek geri gönderecektir.
         Anadolu’ya çıkışıysa rahmetli Bülent Ecevit’i doğrular niteliktedir Mustafa Kemal’in. Hatırlarsanız kendisi de ölmeden önce, “Vahdettin hain değildi” deyince kıyametler kopmuştu. Üstü elmaslarla kaplı enfiye kutusu ve şahsi atlarını satarak Mustafa Kemal’i Samsun’a yola koyarken kendisinden tek söz alıyor: “Vatanı ve hilafeti kurtarmak”. Vatan kurtuluyor kurtulmasına ama Osmanlı Ailesi ’de yediden yetmişe kurtulan vatandan sürülüyor. Sanılanın aksine Bandırma Vapuru da kırık dökük bir mezbelelik değildir. Mustafa Kemal’in kütüphanecisi olan Nuri Ulusu’nun babası aynı zamanda Bandırma Vapurunun da kaptanıdır ve böyle bir şeyden hiç bahsetmez.
         Tarihte her olay iki kere sergilenirmiş; ilkinde komedi, ikincisinde trajedi. Vahdettin’in Kemal Atatürk’ten ilk isteğiyse daha değişiktir. Kendisini bu olaydan önce Arabistan’a gönderir ve “canı pahasına oraları tutmasını” ister. O da gider gitmesine de Halep’te kabakulak olur, yataklara düşer. Öleceğini hisseden Mustafa Kemal anavatandan kayıtsız şartsız iki kişinin gelmesini ister: annesi Zübeyde Hanım ve Abdürrahim adında bir oğlan çocuğu. Yakın zamanda Reha Muhtar’ın da köşesinde bahsettiği Abdürrahim Tunçak’ı, Mustafa Kemal ölünceye kadar yanı başından ayırmaz. İstanbul’un işgali yıllarında dahi Çanakkale’den tanıyıp, güvendiği çavuşuna emanet ettiği Abdürrahim kendi ifadesine göre Diyarbakır’dan aldığı evlatlığı, söylentiye göre de Fikriye Hanım ve Mustafa Kemal’in yegane evladıdır.
         1998’de vefat eden Abdürrahim’in verdiği tek röportajındaysa, çocuklukla ilgili hatırladığı en eski hatıraları Mustafa Kemal’in Akaretler ’deki evidir. Kendisine sorulan, “Mustafa Kemal’in oğlu musun” sorusuna da, “bazı şeyler benimle mezara gidecektir” demiştir. Meraklısı Google’dan Abdürrahim Tunçak yazarak şaşırtıcı benzerliği görebilir.
         O zamanın şartlarında kabakulak hastalığı orta yaşlardaki bir erkeği her zaman öldüremese de kalıcı bir araz bırakmaktadır: Kısırlık. Ağır kabakulağa yakalanan Mustafa Kemal aynı zamanda da böbrek ağrılarından mustariptir ve bu hastalık onun geleceğini de etkileyecektir. Hüsrev Gerede ve Hasan Rıza Soyak’a “benim çocuğum olmaz” demesinin sebebi budur.
         Kitabın anlatımıyla, Mustafa Kemal’in hayatına üç kadın giriyor: İlki reddediyor, ikincisi intihar ediyor veya öldürülüyor, üçüncüsü de boşanıyor.
         Tekrar İzmir’e, 10 Eylül 1922’ye dönüyoruz…
         Latife Hanım ve Mustafa Kemal’in başlarına gelen ilk bakışta aşktır. Köşkte birbirlerini görür görmez âşık olan bu ikili dört gün boyunca konuşurlar ve yeni kurulacak Türkiye’nin temelleri de bir anlamda orada atılır. Çünkü Latife Hanım, gerçek anlamda bir entelektüeldir ve fikirleriyle Mustafa Kemal’in rol model olarak gördüğü bir kadındır.
Fakat evlilik kararı özellikle Mustafa Kemal için o kadar da kolay alınmaz. Harem hayatı artık gerilerde kalmıştır. Hoş, harem hayatı halen geçerli olsa da Latife Hanım’ı buna ikna etmek hemen hemen imkânsızdır. Mustafa Kemal’in kafasındaki aile mefhumu tek eşliliğe dayandığı için, nikâhla bağlanmak fikri düşündürmektedir Paşa’yı. İlk önce birlikte olmayı teklif eder ama Latife Hanım tereddütsüz reddeder. Mustafa Kemal’in ikinci teklifi dini nikâh kıymaktır ama Latife Hanım, “babasının burada olmadığını öne sürerek” bunu da reddeder. İzmir Fatihinin reddedilmeye tahammülü yoktur ve Latife Hanım’a masum bir öpücük kondurmaya kalkınca kıyamet kopar. Latife Hanım masadaki silahı kaptığı gibi havaya üç el ateş eder ve Mustafa Kemal’e hitaben: “Paşam, dördüncüyü kendime sıkarım, çünkü bu memleketin size ihtiyacı var” der. Silah sesine koşan Topal Osman’ın adamlarını yatıştırmak işi de Rumeli şivesiyle Mustafa Kemal’e düşer: “Endişeye mahal yoktur çucuklarım, Hanımefendi silah kullanmaktaki hünerini bana gösterdi” der ve bir müddet sonra İzmir’den ayrılır.
         Peki, tarafların tarafları diyebileceğimiz yakınlar bu evliliğe nasıl bakıyorlardı? Zübeyde ve Makbule Hanımlar akrabaları olduğu halde Fikriye’yi hiç sevmiyorlardı. Hatta Zübeyde Hanım, Latife Hanım’ın haberini alır almaz apar topar, bir askerin mihmandarlığında İzmir’e gidiyor. Bu arada Zübeyde Hanım’ın gözlerinde ve ayaklarında ileri derecede rahatsızlık olduğunu belirtelim. Müstakbel geliniyle İzmir’de buluşan Zübeyde Hanım aradığı gelini nihayet bulmuştur. Kılıç Ali’nin şehadetiyle, tereddüt etmeden Mustafa Kemal’e vasiyetini bildirir: “Latife Hanım’ı kendisine eş olarak alacaktır. Eğer Fikriye Hanım’ı alırsa kendisine sütünü helâl etmediği gibi ahirette de iki eli yakasındadır.”        Mustafa Kemal annesinin cenazesine katılmaz ama vasiyetini de hakkıyla yerine getirir ve annesinin kırkı çıkmadan, ölümünün on dördüncü günü Latife Hanım’la evlenir. “Kırkı çıksaydı hiç olmazsa…” tarzındaki münasebetsiz söylentileri bastırma işi de Latife Hanım’a düşer: “Son anlarında eli, elimdeydi ve tek isteği bu evliliğin bir an önce tesis edilmesiydi. Vasiyetini yerine getirmenin huzuru içindeyiz…”
         Kız tarafındaysa daha soğukkanlı bir kabulleniş söz konusudur. Bu evliliğe en başından bu yana karşı çıkan tek isim Latife Hanım’ın babası Muammer Bey’dir. Muammer Bey belki Mustafa Kemal’i çok iyi tanımamaktadır ama kızını avucunun içi gibi bilmektedir. Kısa bir istihbaratın ardından şüphelerinde haklı olduğunu anlar. Kızı Latife, Mustafa Kemal’in dişi versiyonudur. Latife Hanım ne kadar dediğim dedik, inatçı, lafının üzerine laf gelmesini istemeyen, zor ikna edilebilen bir mizaca sahipse müstakbel kocası da aynı mizaçtadır. İkisi de gerekirse kırılabilen ama asla eğilmeyen kişiliklerdir ve bu evliliğin yürümesi imkânsızdır.
         Muammer Bey açısından tek sorun bu da değildi; Kendisi Fikriye Hanım’ın varlığını öğrenmekle kalmamış aynı zamanda ileri derecede verem olduğu bilgisine de ulaşmıştı. Muammer Bey büyük oranda işin etik tarafını da düşünüyordu. Bunun dışında ikili arasında 18 yaş fark vardı. Başka bir deyişle damat ve kayınpeder yaşıttı.
         Tüm bunlar yetmezmiş gibi Mustafa Kemal’in asker geçmişi de Muammer Bey’i düşündürmektedir. Hayatı boyunca etrafına emirler vermiş bir Mustafa Kemal ve hayatı boyunca kimseden emir almamış hatta çağına göre ileri derecede bir feminist olan kızı vardı. Kızının, etrafı askerlerle ve devlet adamlarıyla çevrili kocasına nasıl ulaşacağı onun için kocaman bir soru işaretiydi ve tarih Muammer Bey’i haklı çıkaracaktı. Kızını kararından döndürmek için önünde diz çöker ama başarılı olamaz.
         Adım adım evliliğe gidilmektedir…


7 Mart 2012  12:39:17 - Okuma: (545)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik