Yazı

Kıbrıs –IV-
Kıbrıs –IV- 

Asil S. Tunçer

Mavi Köşk ve Soli: Kıbrıs’ın Görülesi Yerleri…

Sabah uyandığımda yağmur dinmişti. Her zaman erken kalkarım ama bu sabah nedense yataktan kalkmak istemiyorum. Hava toprak kokuyor, toprak yağmur. Kahvaltıda kızarmış ekmek ve tereyağı ile hellim peyniri ve de tabii ki çay. Hellim peynirinin zeytinyağında kızarmışı çok daha güzel oluyormuş ama buna şuan olanak yok çünkü saat 09.00’da tura başlamak zorundayım. Bugün başka bir şoför ve araçla gezeceğim Kıbrıs’ı. Pleasant Tour refakatinde…
 
İlk durağımız Mavi Köşk. Burasını çok merak ediyorum. Bunun için Çamlıbel’e hareket ediyoruz. Girne ile Güzelyurt arasında neredeyse orta nokta. Askeri sahadayız; bu yüzden fotoğraf çekemiyorum. Girişte şoförüm kimlik bildiriminde bulunuyor. Sık ağaçlı, uzunca bir koridor gibi yoldan geçiyoruz. Nedeni evi yaptıran zatın burayı gizlemek istemesindenmiş. Görevli askerlerden biri bize anlatım yapacak ve onun eşliğinde gezebileceğimizden ancak kendisini beklemek durumundayım. Fırsattan istifade zemin kattaki fotoğraflara göz atıyorum.
 
1957 yılında Makarios’un Avukatı İtalyan asıllı Paulo Pavlidis tarafından yaptırılan iki katlı ev toplam on altı bölümden oluşuyor. Betonarme bina Pavlidis’in silah kaçakçılığı için bir üs haline getirdiği villa görünümünde ofis sanki. Adeta mafya filmlerinin canlı mekânındayız, setteyiz. Dıştan ve içten farklı görünüme sahip villanın içinde dolaşırken sanki o günleri yaşıyorum. Çok soğuk ve karmaşık geliyor bana.
 
Zaten mimari olarak da İtalyan, Rum ve Kıbrıs karakteri yansıtan binadaki odaların renkleri ve odaların şekilleri de kafamı karıştırıyor. Duvardaki katliama maruz kalmış Türklerin ve harap binaların fotoğraflarına bakıyorum; bu adamın iğrenç planları ve sağladığı silahlarla o insanlar öldürüldü. Bu satışlardan elde ettiği büyük paralarla lüks içinde yaşadı; yan gelip keyif çattı. Düşündükçe insanı kahreden, duyarken bile sinirlerini bozan olaylarla dolu bir dönemin tarihi.
 
Derken asker görevli geliyor. Fotoğraf konusundaki talimatı yineliyor. Ayaklarımıza galoş giyiyoruz. Bu arada Türkiye’den bir çift de tura dâhil oluyor. Askerimiz bazı hususlara dikkat çekerken gözüm yine duvardaki acı görüntülerin olduğu fotoğraflara takılıyor. 1963 ila 1974 yılları arasında 11 yılda Kıbrıs’ta toplam 117 cami tahrip edilmiş. Yine 1963’teki Rum saldırıları sonucu evsiz kalan insanların barındığı sahra çadırları; kaçışan insanlar, ağlayan kadınlar ve çocuklar. İçim titriyor, ya evin soğukluğundan ya da duvardaki fotoğraflardan…
 
Sondaki fotoğraf evin sahibi Paulo Pavlidis. Adamın fotoğrafına bakınca komedi filminde oynayan artistlere benzetiyorum. Kafasındaki fötr şapka ve ağzında sigarasıyla verdiği poz ile daha çok bir soytarıya benziyor. Bu adam ve silah kaçakçılığı! Siyah beyaz sırıtan bir surat ve bir silah kaçakçısı. Evin konumu da ayrıca itinayla ayarlanmış demek ki hem yaklaşık 65-70 km mesafedeki Anamur, hem de arkada kalan Toroslar manzaralı bu ev limana yanaşan gemilerin çok rahat görüldüğü bir noktada. Aşağıdaki yollar rahatlıkla görülebiliyor ama askerimizin anlattığına göre tersine yoldan burası görülemiyormuş.
 
Çocuklar için zelzeleye dayanıklı esneme özelliğine sahip odadan tutun da mafya babalarının toplantı yaptığı karanlık odaya kadar türlü detayın görülebildiği bu özel villanın bahçesindeki havuza para atarak dilek tutuyorlarmış. Benden de aynı şeyi yapmamı istiyor asker ve Eskişehirli-Konyalı karı-koca. Elimdeki madeni parayı sağ elimle sol omzumun üstünden arkamdaki havuza atmam gerekiyor. Tura gelirse dileğim kabul oluyormuş. Hiç inanmam ama ısrar karşısında atıyorum. Tura geliyor. Dilek tutmamıştım oysa! Sonradan tutuyorum: İnşallah dünya K.K.T.C.’yi devlet olarak tanır.  
 
Beyaz duvara, mavi pencere ve pervazlar ile tam bir Rum evi görünümünde. Çoğu eşya orijinal. Ana kapı girişindeki manolya çok güzel gerisi beni hiç cezp etmiyor açıkçası. Ha bir de adamın okuduğu kitaplara göz atıyorum. Kitaplar da bana çok karma geliyor. İçeride “bir insan bu kitabı neden okuyabilir?” sorusunu sorduracak kadar kafa karıştıran kitaplar görüyorum. Bir fotoğraf çekebilsem… Yok!
 
Aslında adam da biraz karışık. Öyle ki kendisine bu muhteşem villayı yapan mimar arkadaşını da öldürtmüş ki villanın sırrını kimse öğrenemesin. 1974 Barış Harekâtı akabinde Türk kokusuyla adam villasını gizli bir tünel yardımıyla terk etmiş. Başka dehliz ve tünellerin de olabileceği ihtimal dâhilindeymiş. Olabilir yalnız Sophia Loren’in bile süt banyosu yaptığı havuz hikâyesi bana biraz balon geliyor. Ufacık havuz ve koca salonun orta yerinde… Sophia gelsin burada yıkansın falan filan… Sadece dekorasyon amaçlı olduğu apaçık. Ayrıca avludaki işaretli noktadan bağırılınca villanın duvarlarına çarpan sesin yankısı da biraz abartı gibi…
 
Üst kattaki farklı renkli odalarda kalan konukların alt kattaki yine aynı renkteki masa ve sandalyelere oturma düzeni de çok ilginç geldi bana. Ayrıca devir-daim sistemiyle çalışan şarap servis aleti de yine ilginç bir detaydı. Kova burcu olan zat sevdiği kişilerin burçlarını da unutmamış ve duvara koç, boğa gibi hayvanları asmış. Denge heykeli, ortopedik çalışma koltuğu, yemek takımları vs gibi bazı ayrıntılar evi özel yapan öğeler. Kendi yatak odasının ayrıntıları da ilginç. Başucunun arkasındaki kapak bir tünele açılıyormuş ve zat bu tünelden kaçmış. En sonunda da su testisi misali İtalya’da bir mafya hesaplaşmasına kurban gitmiş.
 
Duvarlardaki tablolara diyecek yok yalnız. Parmakla yapılanına ve kahve telvesiyle yapılana bilhassa; yanılmıyorsam veya karıştırmıyorsam… Suriye Hama’da bir ressamın galerisinde görmüştüm bir benzerini. Yanımda para yoktu o an çünkü öylesine yürüyüş için çıkmıştım ve alamamıştım. Malum olaylar da çıkınca bir daha gidemedik… Günah çıkarma köşesi de çok dikkatimi çekti. Adam çekiyor şarabı, çekiyor paraları sonra da “Allah’ım çektirme!” diye dua ediyor.
 
Gerisin geriye anayola çıkıyoruz askerle vedalaşarak. Bu asker çocuklara her baktığımda burada şehit düşmüş askerlerimizi anımsıyorum. Kıbrıs’ta askerlik yapmak farklı bir duygu ve gurur olsa gerek. Ana Vatan’da askerlere Mehmet, buradakilere Mehmetçik mi demeli? Ne de orası Ana Vatan burası da Yavru Vatan. Yavru Vatan Kıbrıs’ta askerlik yapmış Nevzat Ağbim var (Bilgiç). Tahir ağbimin en yakın arkadaşı.
 
Öyle ki birlikte askere gittiler, birlikte sözlendiler ve yine aynı salonda birlikte evlendiler. Tek aynı birlikte değildiler ama kalben birlikteydiler. Biri Mehmet oldu Ankara’da, diğeri Mehmetçik oldu Güzelyurt’ta. Ve yine o anlatmıştı bize Girne’yi, Yeşilyurt’u, Beşparmak Dağları’nı, Lefke’yi hatta Cengiz Topel’i de ilk ondan dinlemiştik askerden döndüğünde; uçağı düşüp Rumlara esir düştükten sonra kendisine ne kadar işkence yapıldığını. Uçağının motor aksamı uluorta anıtta sergilenirken içimden “bu çelik yığınını alıp götüren biri olmuyor Allah’tan” diye düşünmeden edemiyorum. 
 
 
Güzelyurt’taki Arkeoloji ve Doğa Müzesi bakımda. Bu yüzden çok küçük bir kısmını görebiliyoruz. Soli’den çıkarılmış eserler sergileniyor gezebildiğimiz tek galeride. Sepet Kulplu Kap çok güzel; kulplarında Silenus figürleri var. Boeotia tarzı Tanagra heykelciği de çok farklı. ‘Soli’nin Altın Yaprakları’ adlı afiş de güzel bir çalışma olmuş. Lefke yolu portakal ve mandalina ağaçlarıyla dolu. Samandağ’dan Çevlik’e giderken içinden geçtiğimiz yol gibi.
 
Soli’ye vardığımızda bir rehber grubunun eğitim turunda olduğunu görüyorum. Hoca Rehber anlatıyor yer mozaiklerini… Kulak misafiri oluyorum. Beni fark ediyorlar. İzin almak lazım; yanına gidip kendimi takdim ediyorum. “Memnun oldum, hoş geldiniz!” diyor Rehber Hasan Karlıtaş. Kendisinden Soli hakkında güzel bir sunumun son kısmını dinleme şansını yakalıyorum. KITREB eski başkanı olan meslektaşımla ayaküstü 5 dakika kısa sohbet ediyoruz.
 
Soli’de otopark sorunu pek yok çok kalabalık olmadıktan sonra. Tuvaletler de temiz ama dikkat ettim burada da taharet musluklarının boru bağlantısı monte edilmemiş, su akmıyor. Türk grup gelse sıkıntı yaşayabilir. 
 
(sürecek)


20 Şubat 2012  15:25:32 - Okuma: (685)  Yazdır




İstatistik