Yazı

Dindar nesil mi, Asım'ın nesli mi...
Dindar nesil mi, Asım'ın nesli mi... 

İbrahim Becer

Bazen, Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını, Cemil Meriç Üstadın yazmasına benzetirim ben. Okuyanlar bilir, Cemil Meriç yazarken karşısındakinin seviyesiyle, anlayıp anlamadığıyla pek ilgilenen bir Yazar değildir. Bu konuda da kırmızı çizgileri sert ve nettir Üstadın: “Halkın seviyesine ineceğiz diye dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil eşekleşmektir” der. Kant’ı da bu konuda örnek göstererek, “Kaç Almanın kendisini anladığını” sorgular.

         Bir Düşünüre, ‘hele ki bu isim Cemil Meriç’se’ yazma tekniği konusunda akıl vermek her babayiğidin harcı olmadığı gibi haddi de değildir. Beğenilmez, okunmaz ve olay kapanır gider. Oysa ki bir siyasetçiyi aynı kefeye koyamazsınız. Çünkü siyasetçi, siyaseti sanat için değil halk için yapan kişidir. “Halk için mi, sanat için mi” tartışmaları, bir siyasetçi için liseli yılların popüler bir münazara konusudur o kadar.
         Fakat Türk Siyasetinin bir noktada ciddi bir açmazı var; Özellikle Refah Geleneğine ve Cemaat Geleneğine kendilerini düşman / muhalif olarak konumlandıranların rakipleri konusunda olağanüstü cehaletleri. Bu konunun çok detaylı bir konu olduğunun farkındayım ve girmeyi düşünmüyorum. Benim amacım, Tayyip Erdoğan’ın ‘dindar nesil’ derken ne demek istediğini anlayabilmek.
         Tayyip Erdoğan dindar mıdır? Tanıkların şehadetine göre iyi bir dindardır. Hapishanedeki arkadaşı Hasan Yeşildağ anlatıyor: “…Sabah 5.00’de bir tıkırtıyla uyandım. Baktım, Reis sabah namazı için hazırlık yapıyor. O zamanlar cumadan cumaya namaz kılan biri olsam da kalkıp abdest aldım. Altı üstü dört rekât namaz değil mi bu, kılar yatarız dedim. Sünneti kıldık, ben kamet getirdim, Reis imam oldu. Yasin Suresiyle kıldırdığı için tam kırk beş dakika sürdü. Ben, “mahpusluğun ilk günü ya! Maneviyat ihtiyacı tavan yaptı” düşüncesinde olduğumdan fazla üstünde durmadım. Fakat ikinci gün de kırk beş dakika olan süre, üçüncü gün bir saate çıkınca durumu Ahmet Ergün’e açtım. Ertesi gün, “şikâyetçiymişsin benden” dedi. “estağfurullah” dedim. “o zaman sabaha kadar oturuyoruz, namazı kılıp öyle yatıyoruz” dedi.
         Bir dindar olan Tayyip Erdoğan’ın, ‘dindar nesil’ derken kastettiği bu mudur? Bence hayır!  Dört rekatı kırk beş dakikada kılmak, bir samimiyet ispatı, nefsin burnunu yerlere sürtme, gözlerdeki ağır uyku sislerine karşı gelme, şeytana posta koyma tavrı olduğu konusunda hemfikirim. Daha açık bir ifadeyle, ilk rekâtta Kevser Suresi yerine Yasin Suresini okumak bir Müslüman için gıpta edilecek bir durumdur.
         Şimdi konuyu açabiliriz. Gerek Tayyip Erdoğan’ın şahsına, gerekse Ak Parti’nin tüzel kişiliğine muhalefet edenler belli bir noktadan sonra işi galiz küfürlere kadar vardırıyorlar. Başta siyasi muhalifleri olmak üzere, birçok kişi ondan bahsederken hançereden konuşmak ihtiyacı hissediyor. ‘Kişi, bilmediğinin düşmanıdır’ der Hz. Ali. Bunun sebebini bugüne kadar ben de anlayabilmiş değilim ama kimse bu geleneğin beslendiği kaynakları merak etmedi. Mesela CHP’nin altı okuna nispet yapan bir Dokuz Işıklı MHP’ye nazaran bu gelenek aforizmalarını hep saklı tutmuştur. Belki kasıtlı bir tercihtir, belki de bir arka plan hesabı yapıldı bilmiyorum ama aynı durum Cemaat için de geçerli. Altı Ok veya Dokuz Işık doktrinini okuduğunuz zaman eldeki malzemeyi üç aşağı beş yukarı anlayabiliyorsunuz. CHP bu konuda biraz daha şanssız bir siyasi harekettir; gerek derin geçmişi, gerekse Devlet’in iliklerine kadar işlemiş yapısıyla gizlisi saklısı olmayan bir ‘nü’ çalışmasıdır CHP.
         “Asım’ın Nesli” tamlaması, Kemal Kılıçdaroğlu’da dâhil olmak üzere CHP’li dostlarımıza ne anlam ifade ediyor olabilir. Ya da daha önce böyle bir şey duydular mı? Peki onu geçtim, ‘Sakarya’ kendileri için sadece plakası 54 olan bir il ve bir dereyle sınırlı bir kelime midir? Şeytanın avukatlığına soyunalım ve şöyle soralım bir de: “Sizin tarafınızdan bir kelimeyle mahdut olan Sakarya, muarızınız için bir kelimeden öte bir anlam ifade ediyor olabilir mi? ‘Zindandan Mehmet’e mektup’ adlı şiiri, bir mahpusun hezeyanları olarak mı tasnif ediyorsunuz siz?
         İşte benim anlam veremediğim nokta tam olarak bu: Bırakın siyasi rekabeti, düşman bellediğiniz bir ideolojiyle mücadele etmek için, insanları sokağa dökmek de dâhil olmak üzere her türlü organizasyona müdahil oluyorsunuz, ama iş bir şiiri okumaya ve anlamaya gelince yan çiziyorsunuz. CHP’li dostlar hayata, Şükran Kurdakul’un Edebiyat Ansiklopedisi perspektifinden baktıkları müddetçe üzgünüm ama kaybetmeye mahkûmdurlar. Kendisi dört ciltlik bir Edebiyat Ansiklopedisi hazırladığı halde, Necip fazıl ve Akif’ e ayırdığı bölüm Nazım’a ayırdığı bölümün ancak yarısına tekabül ediyordu. Buna mukabil, Türk halkının Nazım Hikmet’in şahsında taraftarlarına hiç tevessül etmemesi de bir paradoks oluşturmuyor mu kendileri için?
         Bugünün Türkiye’sinde Nazım’ın görüşlerinin değil, tam karşı cenahtaki Akif ve Necip Fazıl’ın görüşlerinin iktidar olduğu bir gerçektir. Belki bahse konu siyasi partilerimizin üst yapılarında bunu dillendirebilecek bir edebiyatçı yoktur ama elbet oralarda bir yerde biri, bu gerçeği görüyordur.
         Dindar nesil, sadece ibadetlerini yerine getiren ve camiyle ev arasında sıkışmış insan profili değildir. Yaşadığımız günler, bu şekil bir dindarlığın dertlere çare olmadığını gösterdi bizlere. Kışlayla ev arasına sıkışmayı reddeden bir Askerin olduğu ülkede, evle cami arasına sıkışmak, başına gelecek musibetlerden muaf tutmuyor insanı. Hoş, 28 Şubat Döneminde sıkça rastladığımız, fakültelerin önünde naçar bekleşen başörtülü kızlarımızı görünce bunun da yeterli olmadığını gördük ya neyse.
         Akif değil ama Necip Fazıl zamanında, “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” derken bu kızlarımızı kastediyor olmasındı.
         Bu ülke, Fikret’in Haluk’una değil de Akif’in Asım’ına meyletmiştir. Sırf bu tercihi yüzünden defalarca cezalandırılsa da, tahkir edilse de, müntesiplerine cehennem azabı dünyada tattırılsa da pişman olmamış, acıyı bal eylemiştir. Yıllar var ki Haluk’la, Asım bu coğrafyada kıran kırana savaşmaktadır. Tevfik Fikret, Haluk’tan batıya ait ne varsa alıp gelmesini ister. Haluk’ta kendinden istenileni yaparak mürtet olma noktasına gelir. Kısacası Haluk, Batı’nın bilgisini doğrudan taşıyamadığı gibi kendi kültürüne ve kendi milletine de yabancı biri olup çıkmıştır. Fikret’in kolaycılığı seçmeye zorladığı Haluk’un geldiği nokta, Akif’e göre bedbaht bir duruştur.
         Oysaki Asım öyle midir ya! Asım, Safahat’ın altıncı bölümünde Mehmet Akif’in manevi oğludur. Akif onu çok sevmekte ve vatan sevgisi, tarih şuuru, inkişaf, tekâmül adına ne kadar fikir varsa Asım’la özdeşleştirmektedir. Asım ilk önce diniyle, tarihiyle, kültürüyle ve toplumuyla barışık olacak, her türlü kompleksten arınacaktır. Fakat Asım için bu da yetmeyecektir; Asım korkak, ürkek ve çekingen olmayacaktır. Tüm bu hasletler Asım’a yakışmaz. O, tek dişi kalmış Hristiyan Batının her türlü tasallutuna karşı milletin ve dinin istiklalini savunacak, namusunu koruyacak, gerekirse canını bile feda edecektir.
         Asım dindar olacaktır. Ama bu dindarlık da Akif’in çizdiği çerçevede olacaktır: “İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin / ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için” mısralarıyla Akif bu çerçeveyi çizer. Asım ve neslinden istenen, Kur’an’ı hurafelerden arındırmış bir şekilde anlaması ve bu anlayışı dinamik bir bilgiyle yoğurarak bir sonuç elde etmesidir. Gayesi insanları hidayete erdirmek olan Kur’an, ancak bu şekilde üzerine atılmak istenen iftiradan kurtulabilir. Çünkü Fikret’in Haluk’u geri kalışımızın müsebbibi olarak O’nu işaret etmektedir. Akif buna şiddetle karşı çıkmaktadır; Ona göre, Kur’an’ı anlamamak ve İslam’ı yaşamamak yanında cehalet ve tembelliğimiz bizim en büyük düşmanımızdır.
         Akif’in Asım’ı elbette tevekkül sahibi bir insan olacaktır ama tevekkül etmek tembellik yapmak değildir. Yes’e (ümitsizliğe) kapılmamak, Allah’tan ümidi hiç kesmemek, Kur’an’ı bir yaşam biçimi haline getirmek, sadece yaşadığı coğrafyayı değil tüm dünyayı kurtarabilmek için ilim ve irfanla yoğrulmak da Asım’ın görevlerindendir.  
         Kısacası Akif’in Asım’ı, Türk Edebiyatında ‘dine bağlı modernleşme’ sürecinin en büyük karakteridir. Şairin ona yüklediği görev de zamandan ve mekândan münezzeh olan ideal bir gençlik tasavvurudur. O Asım ki, iman, ahlak ve bilgi ile donanmış; halkından utanmayan, bilakis ona gelen darbeleri üzerinde taşıdığı özelliklerle bertaraf eden kişidir. Yaşanan o netameli yıllarda Asım, Akif’in biricik hayalidir…
         Benim dindar nesil denince anladığım bundan ibarettir. Belki iyi bir Yazar çıkar ve işin içine Necip Fazıl ve ideologyasını da katarak, ortaya eşsiz bir makale çıkarır. Daha da iyi niyetli olalım ve topluma yön veren cümle siyasetçi tayfasının birbirilerini anlamak için tüm bu yazılanları çizilenleri okuduklarını düşünelim.
         Nazım’ın dediği gibi yani: Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…

12 Şubat 2012  23:02:55 - Okuma: (430)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik