Yazı

Kıbrıs –II–
Kıbrıs –II– 

Asil S. Tunçer

Namık Kemal’i Öğrenmek için Mağusa’ya Gelmek Lazım!

Lala Paşa Camii’nin hemen solunda kalan cümbez ağacı dikkatimi çekiyor. Cümbez ismini daha önce duymuştum. Söylendiğine göre kadarıyla bu yaşlı ağaç asırlardır buradaymış. Bir de meyvelerini çiziyormuşsun ve ancak öyle yenecek hale geliyormuş. Bunu da burada öğrendim.
 
Camiden içeri giriyorum. Kiliseden dönüştürülme olduğundan bazilikal planda upuzun ve içeri doğru derinlemesine uzuyor. Ay-yıldız şeklindeki hat çok güzel durmuş. Minberdeki yan yana Türk ve KKTC bayrakları hoşuma giden bir başka görüntü oluyor. Gayet sade içinden çok bence dış görünümü muhteşem.
 
Dışarı çıkıp girişteki süsleme ve işçiliği tekrar uzun uzun seyrediyorum. Sonra dış tarafı daha iyi görmek için soldan avlu dışına yöneliyorum. Revak altındaki cenaze taşımak için tasarlanmış bir at arabası da ilginç geliyor bana. Sağa döndüğümde gerçek bir cenaze ile karşılaşıyorum bu sefer. “Nur içinde yatsın!”.
 
Binanın dışı da eşsiz mimari. Arka tarafa doğru yürümeye başlıyorum. Konglomera yapı malzemesi yer yer aşınmış. Kolay değil, asırlık bina. Apsis tarafında da saçakta harikulade süsleme gözüme çarpıyor. Otello Kulesi ne tarafta acaba derken karşıma tabela çıkıyor. Deniz kenarındaki kuleye çıkıyorum. Magosa Limanı ve eşsiz Akdeniz. Sonra iniyorum aşağıya. Bu kule gerçekten Othello mu değil mi emin olmak istiyorum.
 
Tanıtım levhalarını okuyan yaşlı bir çift, aksanlarından İngiliz olmalı, Othello Kulesi’ni konuşuyorlar. “Doktor ayağıma geldi” diye düşünerek atılıyorum. İleriyi tarif ediyorlar. Yürüyerek sondaki kuleye ulaşıyorum ama ne göreyim: restorasyon dolayısıyla kapalı. Şansan bak! Girişin solundaki hurma ağacından yere hurmalar saçılmış. Sahi mi diye bakıyorum. Tadı süper. Gerçek hurma.
 
Karnım da açıktı bu arada, saat 12.00. Yalnız daha görecek daha çok yer var. Kıbrıs aynen Yunanistan gibi müzelerini öğleden sonra kapatıyor. Yavru Vatan’da Türkçe duymasam diyeceğim geldiğim yer İngiltere olmadı Yunanistan. Hemen her uygulama Türkiye’den çok farklı. Her neyse, deri dönüp Namık Kemal’in sürgün yıllarını geçirdiği hapis evine doğru yürümeye başlıyorum. Sağdaki Petek Pastanesi hoş görünüyor, acaba çıkıp bir bardak çay içsem mi? Yok şimdi “Türk çayı yok” derler, bir sürpriz daha yaşamayayım.
 
Sokaktan sağa dönüp meydana doğru hızlı adımlarla ilerliyorum. Sağdaki dükkânın önünden geçerken raflarda ne göreyim. Ahmad Tea. Bu bizim en bayıldığımız çay. Maalesef Türkiye’de pek bulunmuyor. Evveli sene Gaziantep’ten almıştım 3 paket bir de geçen sene Suriye’den. Hangi ülkeye gitsem ilk işim bu çayı aramak marketlerde. Kıbrıs’ta bunu yapmamıştım ama tesadüf o çıktı karşıma. Hemen hanımı arıyorum; “taşıyabileceğin kadar al!” diyor. Fiyatı da uygun: paketi 13 TL. 
 
İyi de nasıl taşıyacağım gidilecek o kadar yer varken; bilmiyorum. Tam bu arada telefonum çalıyor. Arayan Direkt Travel Club’ın sahibi Çağakan Kansu bey. Kıbrıs’a geldiğimi duymuşlar, hoş geldiniz demek için arıyorlar. Kendisiyle konuşa konuşa Namık Kemal’in hapis hayatını geçirdiği evin önüne geliyorum. Ev müze olmuş, girişte bir bey ve bir hanım karşılıyorlar beni. Kendilerine Türkiye’den geldiğimi ve resim çekmek istediğimi söylüyorum. İzin almam gerektiği söyleniyor. Bunun için bir yere telefon ediliyor. Beklerken ayaküstü sohbet ediyoruz görevli bey ve hanımla.
 
Bu arada sadece bilgi amaçlı yazıları çekme müsaadesi alıyorum. Resimler hazin. Sadık Uşağı İsak’ın mektuplarını getirip götürdüğünü öğreniyorum. Bu bilgi bize okullarda verilmemişti. Gelmeden önce de Namık Kemal’in gerçek adının Mehmet olduğunu “Namık” adının kendisine sonradan verildiğini öğrenmiştim. Hani derler ya “bir yaşıma daha bastım!” Ben herhalde Kıbrıs’ı öğrenirken bayağı yaşlanmış olmalıyım.
 
Bu arada sohbet iyi gidiyor. Nerdeyse akraba çıkacağız. Kıbrıslılar çok sohbetkar insanlar. Konuştukça aranızdaki mesafe kısalıyor ve sıcak duygular, samimi davranışlar ortaya çıkıyor. Bir Kıbrıslıyla konuşurken önce sanki bir İngiliz gibi sohbete giriyorsunuz, sonra belki bir Rum ya da başka biriyle ama en sonunda Türk kanının verdiği sıcak ve dost hava birden ortaya çıkıveriyor kendiliğinden. Ben de bunun mükâfatını hemen görüyorum. Nasıl mı?
 
Görevli bey bana zindanı da görmem gerektiğini ve açabileceklerini söylüyor. Hayır, der miyim hiç? Adının Sultan olduğunu öğrendiğim bayan görevli beni Namık Kemal’in 3 gün kaldığı zindanı gösteriyor. Zindandan kısa sürede kurtulup yukarıdaki çok daha rahat odaya çıkarılıp bir anlamda misafir muamelesi görmesine neden olan Veys Paşa’nın fotoğrafını da daha aşağıya inmeden çekmeyi ihmal etmiyorum. Zindan korkunç bir yer gerçekten. Anemas, Bodrum Kalesi kadar olmasa da yine de bir insanı kısa sürede bitirebilecek bir yer. Tahta üstü hasır yatağın yukarısındaki oyuk dikkatimi çekiyor. Acaba burada kitabe mi vardı? Bunun yanıtını alamıyorum.  
 
Daha sonra Sultan hanımla yukarıdaki odaya çıkıyoruz. Ohh be! Burası daha ferah. Çalışma odası gibi düzenlenmiş oda da fotoğraflar ve Namık Kemal’in soy ağacı levhası var. Osmanlı donanma arması duvarda hoş durmuş. Aklıma Bolayır’daki mezar geliyor. Son sürgün yeri Sakız olmasına rağmen neden mezarı Bolayır’da diye merak ederdim. Bunu da gelmeden önce yaptığım araştırmada öğrendim. Bilmem doğru mu? Kendisi Orhan Gazi’nin daha sağlığında kaybettiği oğlu Süleyman Paşa’yı çok sevdiğinden onun yanına, Bolayır’a gömülmeyi vasiyet etmiş.
 
Saat 13.00 oldu. Ben hala Magosa’dayım. Daha Aziz Barnabas var. Lefkoşa’daki eserler var. Var Allah var. Ne yemek ne çay… Yola çıkıyoruz. Uykusuzluk bir yandan açlık ve çaysızlık bir yandan… İyice yoruldum. Araca atlayıp yola koyuluyoruz; nasıl oldu bilmiyorum, gözlerim kapanmış ve uyuyakalmışım. Gözlerimi Selimiye Camii’nin uzaktan görüntüsüne açtım. Lefkoşa’dayız. Sağ olsun şoförüm Aziz Barnabas’ı atlamış. Yaptığım pazarlık veya yaptığı indirimin rövanşını aldı benden bu şekilde.
 
Yapacak bir şey yok, Kıbrıs’a paldır küldür gelmemin cezasını çekiyorum. Moralim daha da bozuluyor. Selimiye Camii’ni gezmek bile gelmiyor içimden inanın. Aslı Azize Sofya Katedrali olan yapı hala eski ve yeni haliyle muhteşem ve de sapasağlam ayakta. Sütun ve duvar süslemeleri oldukça görkemli. Burada insan saatlerini geçirebilir. O denli güzel ve çekici yapının içinden insanın çıkası gelmiyor. Gidip Büyük Han’a bir şeyle atıştırayım da daha sonra geleyim diyorum ve çıkıyorum sokağa tekrardan.
 
Trafik ters yönden olduğu için ben alışkanlık gereği önce soluma sonra sağıma bakıyorum aynen Türkiye’deki gibi. Bir iki kere ezilme tehlikesi geçirdim. Alışamadım şu ters yön olayına bir türlü. İngiliz ayak bastığı yere kendi kültürünü götürüyor. Biz Türkler bu konuda kötüyüz. Onca yıl kaldığımız Balkanlarda ve Ortadoğu’da bile kendi kültürümüzü ekememişiz tam olarak. Kıbrıs da bu yerlerden. Hemen her yerde İngiliz ve biraz da Rum alışkanlıkları gözlemleniyor açıkçası.
 
Lefkoşa eser dolu. Müzeler 14.30’da kapandığından ben ancak Postane, Mahkeme, Meydan, Kumarcılar Hanı, Lüzinyan Evi gibi yapıları dışarıdan ve girebilirsem içerden görüntü almak için dolaşıyorum. Karşıda hudut, Lefkoşa’nın Rum tarafı görülüyor. Yaya olarak yapıları inceliyorum. Meydandan sonra tekrar Selimiye Camii minarelerini takiben tura başladığım yere dönmek istiyorum ama nafile. Sokak aralarında minareler kayboluyor ve ben kendimi tekrar Büyük Han’ın önünde buluyorum.
 
Saatim 15.30’u gösterdiğinde Lefkoşa’dan ayrılarak St. Hilerion’a kırıyoruz direksiyonumuzu. Yaman Kışlası önünden geçerken askerlere selam veriyorum. Tepeye vardığımızda aşağıdaki insanı büyüleyen Girne manzarasını resimliyorum. Saat 16.00 ve müzenin sadece kapısını ve giriş ücretini öğrenip geri dönüyorum. Yola devam… Aşağıda çok enfes bir manzara ve büyüleyici Girne silueti ile baş başa doyumsuz bir yolculuk yapıyorum.
 
(sürecek)


6 Şubat 2012  09:51:41 - Okuma: (681)  Yazdır




İstatistik