Yazı

Canavar
Canavar 

Özcan Nevres

Yazımın başlığını Faruk Nafiz Çamlıbel’in Canavar adlı kitabının başlığını koydum.

Kitap okullarda öğretici piyes olarak oynanılması için yazılmıştır. Bu gün televizyonlarda kar duasına çıkılması ile ilgili haberi görünce Faruk Nafiz Çamlıbel’in öğretici olan bu eseri aklıma geldi. Eserde kuraklık yüzünden halkın yağmur duasına çıkmasını ironik bir şekilde anlatılıyordu. Hoca yağmur duasını okurken yağmura hasret insanlar ellerini toprak anaya çevirmişken bakınız şairimiz olaya nasıl yaklaşıyor. Bir tarafta bebekler meme diye ağlıyor. Bir tarafta kuzular meee diye bağırıyor. Eğer yağmur Allah’ın gözyaşları yağmur olsaydı, bir anda ortalığı göle boğmak kolaydı. Ne bebeklerin ağlamasıyla, ne kuzuların melemesiyle, ne duayla ve ne de toprak anaya çevrilmiş ellerle yağmur yağdırmak mümkün değildir. Yine tekrarlamış olacağım ama halkımızın bunu çok iyi öğrenmesi gerekir. Yağmur ormanın anasıdır. Eğer orman varsa yağmur yağar. Üstelik orman iklim düzenleyicisidir. Toprak dedenin (Hayrettin Karaca) orman yetiştirmek için ilerlemiş yaşına rağmen halen orman yetiştirilmesi için büyük uğraş vermesi her insanın örnek alması gereken bir çalışmadır. Toprak dedeye elimizden geldiğince destek vermemiz gerekir. Aksi halde geçmişin yemyeşil ülkesi, giderek daha da bozkırlaşacak, hatta çölleşecektir.
Çocukluğumda takvimlerde nasıl oluyor da fırtına tahminleri bu kadar doğru çıkar diye merak ediyordum. Yaşlı bir komşumuz vardı. Bak oğlum dedi. Mevsimler otuz üç yılda birdeğişir. Yani bu gün yaşadığımız gün otuz üç yıl önce yaşadığımız gün ile aynı özellikleri taşır. Bu gün fırtına varsa otuz üç gün önce de bu tarihte fırtına vardı. Önemli günler kayda alınır ve hava tahminleri otuz üç yıl önceki günlere göre yapılır demişti.
Babam Menemen’in eniştesinden sonra ikinci büyük koyuncuydu. Eniştesinin bin iki yüz koyunu, babamın ise altı yüz koyunu vardı. Çok koyun sahibi olmasının nedenini şu sözleriyle açıklardı. Az koyun, çok bağ adamı batırır derdi. Çok bağı kırağı vurdu mu bağın sahibi kolay, kolay bir daha belini doğrultamaz. Az koyun ise çoban masraflarını karşılamaz derdi. Babam günlük ve yıllık hava durumlarını çok iyi bilirdi. Bu konuda bana da öğretilerde bulunmuştu. Örneğin güneş batarken kızıllık oluşursa ertesi gün yağmursuz bir gün olacaktır. Ayın etrafında geniş bir hale varsa fırtınaya, puslu bir görünüm varsa yağmura, ay çok parlaksa soğuğa delil derdi. Bir de yağmur yağarken yağmur damlaları kabarcıklar oluşturuyorsa havanın soğuyacağına veya dolu yağacağına işarettir. Son baharda koyunlar isteksiz otluyorlarsa yılın yağışlı geçeceğine, eğer deli gibi ne bulurlarsa yiyorlarsa bu da kışın kurak geçeceğine delildir derdi.
Muğla’da yaşarken halkta büyük bir telaş vardı. Şemsiyelerini almışlar. Hafif, hafif çiselemekte olan yağmurun altında tanıdıklarını, tanımadıklarını yağmur duasına çağırıyorlardı. Bana da çağrı yapıldığında havaya baktım. Çağrı yapana git o hocaya söyle yağmur duasına çıkmasın. Zira havada yağmur yağacağına dair hiçbir belirti yok dedim. Muğla şivesiyle delimin ülen sen? Baksana yağmur yağıp duru dedi. Sen o çiselemeye aldırma. Bu havada yağmur yok dedim. Yağmur duasına gidenler günlük güneşlik bir havada geri dönmüşlerdi. On beş gün kadar sonraydı. Aynı adamla yine karşılaştık. Git o hocaya söyle yağmur duasına bu gün çıksın. Üstelik çok şiddetli yağmur yağacak dedim. Yüzüme tuhaf, tuhaf baktıktan sonra, delimin sen ülen, bu havada yağmur mu yağar. Yağmurun yağıp yağmayacağını sahibi bilir dedi? Evet, yağar dedim. Batıda ufukta yoğun siyah bulutlar vardı ve batıdan serin bir rüzgâr esiyordu. İki saat sonra öyle bir yağmur yağmaya başladı ki, sanki gökyüzü delinmişti. Basmacı deresi taşmış ve iki çocuk sele kapılarak ölmüştü. O büyük yağmurdan sonra o adamla yine karşılaştığımda adam merakla sordu. Ula koca usta sen nahal olup da yağmurun yağıp yağmayacağını bilip durun dedi. Bana sahibi haber veriyor dediğimde donup kalmıştı. Belki de aklından benim ermiş biri olduğumu geçiriyordu.
Kahvehanede oturuyordum. Tarla komşularımızdan biri yanıma geldi. Kendisini buyur ettim. Oturmayacağım. Sana kötü bir haber vermeye geldim. Senin tarlayı cinler periler basmış sabaha kadar şarkı söyleyip dans ediyorlar dedi. Tamam, sen merak etme. Ben şimdi gider tümünü tarlamdan kovarım dedim. Ne dedi. Sen şimdi gidip onları kovacaksın öyle mi dedi. Evet dedim. Adam yüzüme tuhaf, tuhaf bakıyordu. Belki de delirmiş olacağımı düşünüyordu. Arkadaşlardan birine hadi gidelim şunları kovalım dediğimde yok gelemem, ne işim var benim orada dedi. Korkmana gerek yok dedim. Tarlamda açık olarak unuttuğum radyomu alıp geleceğim dediğimde arkadaşlarım katıla, katıla gülmüşlerdi. Ertesi gece adam yine geldi ve bana sordu. Sen o cinleri ve perileri nasıl kovdun diye. Sırdır söylemem dedim.
Özcan Nevres

6 Ocak 2012  14:58:48 - Okuma: (399)  Yazdır




İstatistik