Yazı

Müze ve Örenlerde Güvenlik Zaafiyeti -1-
Müze ve Örenlerde Güvenlik Zaafiyeti -1- 

Asil S. Tunçer

Topkapı Sarayı’ndan Bodrum Kalesi’ne Güvenlik Zaafımız…

Geçtiğimiz ay adamın biri aldı pompalıyı eline kuşandı fişekliği daldı Topkapı Sarayı’na. Sabah saat 9,5 gibi sarayın yakınındaki bir kafeye gelen saldırganın sırt çantası ve elindeki kılıfta sakladığı silahı ve mermileri garsonlara emanet ediyor, tuvalete gidiyor.
 
Sonra oradan çıkıp saray dış kapısına yöneliyor; hem de elinde tüfek ve omzunda fişeklerle. Bacağına da komando bıçağı bağlamış vaziyette. Sanki etrafta kimsecikler yok. Ne polis ne özel güvenlik, onlar da yok. Upuzun yolu film setindeymiş gibi yürüyerek kat ediyor. Burası İstanbul’un göbeği mi desem, kalbi mi? Böyle bir yerde, bu kadar da olmaz diyecek cinsten bir güvenlik zaafı.
 
Allah’tan adam yerin broşürünü alıyor da kamera etkisi hale getirildikten sonra çantasından çıkan broşür sayesinde oturduğu kafedeki kamera kayıtlarından olay çözülüyor. Yoksa spekülasyon üstüne spekülasyon. Nedeni ne olursa olsun, biz olayın vahametine odaklanalım. Milletçe bir garip olduk! Şimdi telaffuz etmeyeyim. Şu ülke, bu örgüt. Tamam, önemli ama yahu kimse sormuyor, bu adam nasıl elinde tüfek, savaşa gider gibi İstanbul’un orta yerinde bu tür bir eylemi gerçekleştirebiliyor diye?
 
Bunun adını koyalım. Bizim güvenlik zaafımız var. Sokak, hastane, park, okul veya müze… Fark etmiyor. Memlekette öyle hadiseler cereyan ediyor ve görevli diye başımıza diktiğimiz adamların öyle hataları oluyor ki inanın benzer olaylar Japonya’da yaşansa idareciler kendilerini sorumlu tutar harakiri yaparlar. Hatta harakiri yapmaktan adam kalmaz sonra da bizden kılını kıpırdatmayacak, takmayacak adam isterler. Biz de veririz, nasıl olsa çok? Türkiye’de ise sorumluluk almak, özeleştiride bulunmak bile yok. Bir de çıkıp TV’lere beyanat veriyorlar sanki matah bir şeymiş gibi. Sorumluluk sahibi insan bırak TV’yi beş yıl insan içine çıkmaz.
 
Adam Norveç örneği gibi resmen katliam yapabilirdi. Allah korudu. Haydi, bu böyle… Gelelim müze ve ören yerlerine. Uzağa gitmeye gerek yok. Geçtiğimiz yıllarda Ege'nin iki önemli müzesi soyulmuştu. 13 Ağustos 2002’de Bodrum Kalesi. Ardından bir ay sonra Manisa Müzesi. Her ikisi de soyuldu. Üstelik Bodrum’daki kale. Kale de güvenli değilse daha neresi güvenli olacak ki? Hâlihazırda Manisa Müzesi yaklaşık 1,5 yıl önce de bir kez daha soyulmuştu. Allahtan Manisa’dan çalınan eserler bulunup geri getirildi ama Bodrum Kalesi’nden çalınanlardan henüz bir haber yok.
 
Sezon başlamadan sormuştum; ne oldu çalınanlara diye… Çalınan eserler için 4 gece bekçisine 470’er lira, yani toplamda 1.880 TL fatura edilerek dava kapandı denildi. Bodrum Kalesi’ne ip atıp, demir parmaklık sökerek girmişler. Aynen saraydan kız kaçırır gibi… Bu kadar kolay yani. Manisa’yı da kendi bekçileri soymuş. Bekçiye güvenmeyeceksin de kime güveneceksin. Aman yarabbi! Demek ki müze güvenlikçisiyle metro güvenlikçisi aynı değil. Alırken ona göre işe alacaksın.

Türkiye, tam bir açık hava müzesi. Onca talan ve hırsızlığa rağmen ve hele o güzelim mermerlerin eritilip kireç yapılmasına karşın. Duyduğuma göre heykel kafasından elde edilen kireç daha makbulmüş o zamanlar. Anadolu topraklarının üstü coğrafya altı arkeoloji bankası. Altı-üstü tarih. Oysa bizde tarih bilinci 35 yaşında oluşmaya başlıyor en erken. Demek vatandaş memleketin değerini ancak 35’inden sonra başlıyor anlamaya. Kazalar ve terör nedeniyle yaş ortalamamız da 62-63.
 
Bu ülkede müzecilik adına ne yapıyoruz? Elimizdekini koruyamıyor, Avrupa ve Amerika’ya kaptırıyoruz. Adamların memleketinde arkeolojik alan yok ama eserlerin hemen hepsi orda. Peki, bizim durumumuz ne? Ya çıkaramıyor ya da definecilere bırakıyoruz. Çıkarsak sergileyemiyoruz. Sergilesek koruyamıyoruz. Neden? Personel yok, kaynak yok, ödenek yok. Vekillerin, genel müdürlerin maaşlarına kaynak bulan ve gerekli gereksiz tüm kamu harcamalarına ödenek ayıran zihniyet buraya gelince tıkanıyor her nedense.
 
Uzağa gitmeyin. Efes’in kazandığı paraya bakın. Bir de müzesine. Müzeye gelen turistin ilk dediği, “çok küçük değil mi?”. Adam doğal olarak Efes’in şanına yakışır kocaman bir müze bekliyor. Ben de yediremediğimden her sene aynı yalanı söylüyorum: “Çok yakında daha büyüğünü yapacaklar”. Üst üste gelenlere ise diyecek ve yapacak bir şey yok, Pinokyo’luktan başka. Duyduğuma göre daha büyük müze yerine dolan liman temizlenecekmiş. Romalılar ise değmez diye Efes’i terk-i diyar etmişlerdi. Biz deneyeceğiz. Haydi hayırlısı!
 
Başka bir örnek: Göbeklitepe. Dünyanın en eski tapınağı ve dolayısıyla çevresiyle birlikte en eski yerleşime de aday. Bismillah, eser çalındı. 26 Eylül 2010, Pazar akşamı kazı alanına giren hırsızlar yeni bulunan bir heykeli çaldı. Höyükte daha beş gün önce yani Salı günü 40 santim boyunda neolitik döneme ait olduğu tahmin edilen taştan yapılmış insan başı üzerinde ayaklı hayvan figürlü heykel bulunmuştu ama ömrü bu kadarmış; Allah rahmet eylesin! Ben Göbeklitepe’ye toplam iki kez gittim. Gittiğimde hep tek bir bekçi gördüm. O da resmi değil, Alman kazı ekibinin maaşını ödediği görevli, normal köylü. Bekçilik yapmaktan çok Klaus hocanın kitabını satmaya çalışıyor gariban.
 
Zaten git git her taraf boş kayalık taşlık arazi. Araç gitmiyor, yolu ancak patika kadar. Tepeye doğru zar zor görülen bir ören. Bir de bekçi. Adamı kesseler kimse duymaz. İlk gittiğimde yoldan emin olamamış ve durup birine sormak istemiştim. Nerde? Yol soracak adam yok etrafta. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu yeri şimdiye değin nasıl soymadılar ona şaşmak lazım. Devletçe buranın güvenliği neden sağlanmadı ve personel atanması niye yapılmadı bilmiyorum. Demek ki değerini tarlasını sürerken taş bulup müzeye giden Mahmut anladı ama biz anlayamadık. Bu ülke, değerlerini heba etmek hastalığına yakalanmış durumda. Gerekli gereksiz her şeye kaynak bulabilen kamu, müzelerini koruyacak sisteme ne hikmetse yatırım yapamıyor. Emanet edilenleri koruyacak adam gibi güvenlikçi dahi bulamıyor, yazık...
 
Görevlilerin de işi zor. Kanun ve finansal olarak hak ettiği desteği görmeyen bir ören ve müzeyi nasıl korusun memur ya da amir. Ben çok kez şahidim: Müzelerde çalışanların çoğunun diken üstünde olduklarını. En basitinden Milet. Koca bir arazi. İstersen git içinde koyun ol otla bütün gün. Ören değil mera sanki. Uzağa gitmeye gerek yok. İaos, Bakras Kalesi, Laguna, Priene. Gerçi bekçiler her nasılsa bir yeden delinip geliyorlar ama ya akşam saat 5’ten sonra ya da hava karardı mı ne olacak? Buralar sarhoş, berduş ve serseri yatağı. Allah’a emanet açıkçası.
 
Şuan ülkemizde bilinen ama gizli çalışan bir sektör var: Definecilik. Her geçen büyüyen, teknik donanım ve alet edevat açısından kendini yenileyen bir işkolu. Türkiye’de şuan resmi kaç kazı varsa çarpın ikiyle, en az o kadar kaçak kazı var. Bundan emin olun. Arsemia, Listra, Hypaipa… Daha nicesi. Ülkenin doğusundan batısına koca çukurların açıldığı ve kazıların tam yapılmayıp yarım bırakılan sonra da definecilerin insafına bırakılan yerlerden… Bunlar benim aklıma ilk gelen yerler. Adamların internet siteleri var ve artık çekinmeden yorgan döşek gidiyorlar, alet edevat tam teçhizat. Yiyip içip eğlene oynaya kazıyorlar. Sonra da haber alan oradaki ilgili müze gidip kurtarma kazısı yapıyor. O da kaldıysa.  
 
Karun Hazineleri’nin kurtarma kazılarından bile 250 parça çıktı. 450’si götürülmüştü hâlihazırda. Hem de kurtarılanlarla kanıtlamıştık kaçırılanları. 40 milyon dolar harcandı, hazine geri geldi. Müze yapıldı ama yok alarm bozuk yok bilmem ne. Sonunda Karun hazinesinin en değerli parçalarından kanatlı denizatı broşu çalındı bu sefer. Bu nedir yani? Arkadaş bir memlekette bu kadar tarihi eser hırsızı, müzenin de alarmsızı olur mu? Kavilleşmiş gibi… Adamların geçimi bu yoldan olmuş. Demek boşluk var. Bir de iş sargın ve para varsa tamam.
 
Yasalar ne diyor, hukuki mevzuat nedir, diye soracak olursanız şayet kanun da var yasa da ama kevgir gibi. Hangi maddeye bakarsan bak ya net olmayan ya da delinmeye müsait tanımlamalar var. Biz önce bir eserin arkeolojik mi, etnografik mi yoksa envanterlik mi veya etütlük mü tanımını bir netleştirelim. Arkasından müzelerin erser alımları için lütfen para verelim. Avrupalı koleksiyoncunun verdiğinin çeyreğini bile vermezsen adam da bulduğunu veya bulacağını getirip sana vermez. İçinde memleket sevdası varsa onu bilmem. 
 
Eseri aldın, koyacak yerin yok. Koysan alt alta üst üste. Depolar ağzına kadar dolu. Koca antik kentlere küçücük müzeler. Koskoca ören yerlerinin müzeleri nerdeyse üç oda bir salon. Havalimanları desen araç koyacak, yolcuyu alacak yer yok. Caddelere bak, bir kenarda grup indirecek boş yer yok. Bu memleket bize dar mı gerçekten. Yoksa memleket geniş de biz beceriksizliğimizden memleketi kendimize dar mı ettik?
 
Konuyla İlgili Daha Önce Yayınlanmış Benzer Yazılar İçin:
http://www.turizmhaberleri.com/KoseYazisi.asp?ID=1421

26 Aralık 2011  21:21:01 - Okuma: (401)  Yazdır




İstatistik