Yazı

Fransa (Sözde) Soykırımı Oyluyor -1-
Fransa (Sözde) Soykırımı Oyluyor -1- 

Asil S. Tunçer

Fransız Meclisi, "Fransız yasaları tarafından tanınan soykırımların inkârı, bir yıl ile 45 bin avro para cezasına çarptırılır" şeklindeki yasayı 19 Aralık'ta oylayacak.

Fransız Meclisi Genel Kurulu geçen hafta Yasalar Komisyonunda kabul edilen "Fransız yasaları tarafından tanınan soykırımların inkârı, bir yıl ile 45 bin avro para cezasına çarptırılır" şeklindeki yasa teklifini önümüzdeki hafta, 19 Aralık'ta oylayacak. Anımsanacağı gibi Fransız parlamentosu, 29 Ocak 2001 tarihinde de, "Fransa, 1915 yılındaki Ermeni soykırımını tanır" şeklindeki yasayı da daha önce kabul ederek yürürlüğe koymuştu. Yalnız Sosyalistlerin önceki bir hamlesi senatodan dönmüştü.

Sarkozy’nin başkanlık hesapları, ermeni lobisinden oy alma kaygıları vs ama sonuçta ucu bize dokunuyor. Sosyalist Parti adayı Francois Hollande seçim döneminde Ermeni Diasporasına cumhurbaşkanı seçilmesi halinde yasa için söz vermişti bildiğiniz gibi. Şimdi konuyu daha iyi anlayabilmek için biraz eskiye gidelim ve Ermeni Sorunu’nda Fransa’nın tarihteki yerini anlayalım.

Ermeni sorununun başlangıcı Fransız ihtilalına dayanmaktadır. Milliyetçilik fikirleri imparatorluğun her yanında azınlıklar arasında hızla yayılmaktaydı. Fransa gibi ülkeler, zamanla Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına yönelik yeni bir emperyalist stratejiyi yani ‘Doğu Sorunu’nu yani eski tabiriyle ‘Şark Meselesi’ni uygulamaya koydular. Bu politikalar doğrultusunda da azınlıkları kullandılar. 1815 yılındaki Viyana Kongresi’nden sonra yavaş yavaş geliştirilen ‘Doğu Sorunu’nun özü emperyalist devletlerin Osmanlı tebaasından Hıristiyanların haklarını savunmak bahanesi ile onları korumaları altına alarak devlete karşı kullanmak zayıflama sürecini hızlandırıp imparatorluğun topraklarını paylaşmaktı. İşte bu politikayı uygulayan üç büyük devlet Rusya, Fransa ve İngiltere tam anlamıyla Ermeni sorununu, ‘Doğu Sorunu’nun önemli bir parçası haline getirmişlerdi.

Her biri değişik dönemlerde önem kazanan, Hindistan, Akdeniz, Ortadoğu petrolleri ve kutsal topraklar (örneğin Kudüs) gibi bölgelere giden yollar Osmanlı topraklarından geçmekteydi. Bu yollar ve Osmanlı Devleti sınırları içinde kalan bölgeleri kontrol altına alabilmek amacıyla, Ermeniler başta olmak üzere Hıristiyan Osmanlılara haklarını savunmak bahanesiyle onları etkileyerek kendilerine müttefik yapmak isteyen sömürgeci güçler, bir yandan Osmanlılara karşı açık ya da gizli çalışmalar yürütürken, bir yandan da kendi aralarında çıkar çatışmaları yaşamaktaydılar. Bu paylaşımda eli boş çıkan ülke oldu Fransa. Osmanlı’ya karşı girdiği savaşlarda, yapılan antlaşmalarda çoğunlukla zararlı çıkan Fransa’ydı. Yüzyıllardır da acısı hiç dinmedi. Bu yüzden Ermeni Sorununu en çok kaşıyan ülke oldu.

O yıllarda Asya Türkiye’si sayıları her gün aratan yabancı okulların açıldığı ve öğretmeninden konsolosuna hemen hepsi misyoner olan bir sürü yabancının cirit attığı bir yerdi. Protestanlar, Müslümanları Hıristiyan yapmaya çalışıyor; Katolikler, Ortodoksları Vatikan'a bağlamaya uğraşıyorlar; Ortodokslar, Rumları kiliselerine bağlı kalmaları için çaba sarf ediyorlardı. İngilizlerin, Rusların, Almanların, Amerikalıların hep birer amacı vardı. Fransa’nın hedefi ise Çukurova(Kilikya)’da bir Ermeni devletçiği kurmaktı.

’Ermeni Tehciri’ sadece Gregoryen Ermenilerin sevkini öngördü. Katolik ve Protestan Ermeniler, Tehcir dışı kaldılar. Ortodoks Ruslarla din akrabalığı olan Gregoryen Ermenilerin, Rus ordularının yardımıyla, bölgede etnik temizliğe girişip bağımsızlık kazanma ihtimalini bertaraf etmenin Tehcir’de payı olduğu aşikârdı. Öte yandan İstanbul, Edirne, Kütahya, Aydın, İzmir gibi bazı kentlerdeki Ermeniler, dini aidiyetlerine bakılmaksızın Tehcir’in dışında bırakılıyordu. İzmit, Bursa, Kastamonu, Ankara ve Konya'dan Tehcir edilen Ermeniler hemen tümüyle geri döneceklerdi.

Kayseri, Sivas, Harput, Diyarbakır Ermenileri büyük kısmıyla geri döndükleri halde, köylerine gidemiyorlardı. Erzurum ve Bitlis'ten Tehcir edilenler ise Kilikya’ya geçiyorlar ve Kurtuluş Savaşı sırasında Fransızlarla birlikte Türklere karşı savaşacaklardı. Tehcir yapılmayan illerdeki Ermenilerin sayısı 200 bin civarındaydı. Bunun sembolik anlamı önemli. Örneğin; nefretin yol açtığı Yahudi soykırımında, Berlin veya Münih Yahudilerinin soykırım dışında bırakılabileceği düşünülebilir mi? Sadece bu örnek bile Ermenilere soykırım yapılmadığını ortaya koymaya yeter sebeptir.

Ermeniler, 1915 yılında Fransızlara müracaat ederek, Fransız çıkarlarına hizmet etmek için gerekeni yapmaya hazır olduklarını bildirmişlerdi. Fransız Arşivlerinde Paris'teki Ermeni komitesi sekreteri Arşag Çobanyan'ın, Fransız Dışişleri Bakanı Delacasse'ye gönderdiği mektubu içeren 13 Haziran 1915 tarihli belge, Ermenilerin, Fransa'nın emrinde olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“... Fransa’nın Kilikya'da çıkarları vardır ve onları korumak ister. Bu çıkarlara saygı göstermeyecek kadar akılsız bir Ermeni olabilir mi? Bu çıkarların en samimi şekilde garanti edildiğini görmek istemeyen bir Ermeni var mıdır? Tüm Kilikya'da ancak bir avuç Suriyeli vardır ama buna karşılık bu ülkede barbar ve cahil Müslüman ırkına karşılık entelektüel, tüccar ve sanayici unsurlardan oluşan 400.000'den fazla Ermeni vardır. Fransız ve Amerikan okullarına öncelikle Ermeniler giderler...”.

Fransa, Mondros Antlaşması’ndan çok önce, 1916 yılında İngiltere ile Kilikya bölgesi pamuğunun kendisine bırakılması konusunda anlaşmaya varmıştı. Fransız Bakan Georges Picot ile İngiliz Avam Kamarası üyesi Albay Mark Sykes tarafından hazırlanan ve "Sykes-Picot Antlaşması" olarak bilinen bu çok gizli antlaşmaya göre İngiltere, Fransa'ya Musul petrollerini, Kilikya'nın pamuğunu ve Ergani bakır madenlerini bırakırken, Fransızlar da, Filistin'i İngiltere'ye terk etmişlerdi.

Osmanlı Devleti, Ekim 1914’te Almanya’nın yanında savaşa girdi. Marne Savaşı’nda Fransızların üstünlüğü ispatlandı. Türkiye’de Ermeniler aleyhine siyasi fırka yoktu. Siyonizm Ermenilerin hedefi ama Ermenilerde siyasi elit yoktu ve çiftçi bir halkın dünya siyasetini anlaması beklenemezdi. Ermeniler 1878’de yanlış strateji seçtiler, Bulgarlar gibi terörle Müslümanları kaçırmak istediler. Bu yönüyle 1915 olayları iki kavmin birbirini katletmesidir. Arşivlerimizde soykırıma rastlanmaz.

Almanya’da 6 milyon Yahudi ve 1 milyon Çingene kişisel niteliklerinden öldürülmüşlerdir. Bugün Fransa, Almanya ve Avusturya kamuoyları kendi işledikleri soykırımlarına ortak aramakta, başka günah keçileri bularak vicdanlarını rahatlatmak istiyorlar. Bir de tek biz yapmadık Türkler de yaptı; hem de 20. asırda demek istiyorlar. O dönemde Osmanlı mahkemeleri 397 kişiyi Ermenilere zarar vermelerinden mahkûm etti. Bunlar adam dövme, sarkıntılık gibi suçlardı ama cinayet filan yoktu.

Türkiye, Ermenistan’ı topraklarındaki talepler sebebiyle Birleşmiş Milletler’e şikâyet etmelidir. 1948 Soykırım Antlaşması milli, dini, ırk ve etnik grupları korumaktadır. Siyasi gruplar bunlar arasında yoktur. (Antlaşmanın 1. maddesi) siyasi mücadele yapan gruptur. Zaten Tehcir kanunu Protestan Ermenileri kapsamaz sadece Gregoryan Ermeniler göç ettirilmişlerdir.

İngiltere; Batı’da Yunanlıları, Trabzon çevresinde Rumları desteklediği, onlara öncülük ettiği gibi Doğu’da da Ermenilere yardım ediyordu. Ermeniler benzer yardımı Fransa’dan da alıyorlardı. Ermenilerin, Doğu Akdeniz ve Güneydoğu’daki hamisi Fransızlardı ve Türklere karşı soykırım uygulamasında destek sağlıyorlardı. Sahi hep Türklere soykırım suçlamaları dayatılır. Oysa asıl soykırıma uğrayan Türklerin ta kendisidir.

Fransızların kanlı oyun alanı, Kilikya, Urfa, Gaziantep ve Kahramanmaraş’tı. ABD ise Mondros Anlaşması’nın sonuçlarıyla olduğu kadar Türklerin tüm geleceği ve bu geleceği kendi amaçları doğrultusunda şekillendirmek için Fransa ve İngiltere tarafından izlenen politika ile de çok yakında ilgiliydi ve olayı günü gününe yakından izliyordu.

Fransızlar ve İngilizler için Ermeniler önce kendi kuvvetlerini yıpratmamak amacıyla kullandıkları kuklalardı. Gene Ermeni eşkıya ile yapılan mücadele, İngiltere ve ABD için ateşkesin Türkler tarafından bozulduğunu ileri sürmenin ve buna dayanarak kendi uygulamalarını başlatmanın bir gerekçesiydi. İngiltere bakımından bir Türk-Ermeni savaşı Kafkasya’yı boşaltmamak için iyi bir bahane olacaktı. Bolşevik Rusya’nın konuya bakışı ise Türklerin Ermenilere saldırmasını sağlamak, böylelikle Gürcülerle savaşan Rus ordularını Ermeni cephesinde yıpratmamak, bu amaçla Türklere para ve silah yardımı vaat etmek, daha sonra ise Ermenilere yaranmak, onları Rusya topraklarına katabilmek için onlardan yana görünerek Ermeniler için Türklerden toprak istemek biçimindeydi.

İlk bakışta tablo oldukça karmaşık görünmekle birlikte o tarihte Ermeni Sorununun Türklerle Ermeniler arasında değil, Türklerle Fransızlar, İngilizler ve ABD arasında bir sorun olduğu açık seçik ortaya çıkıyor. Ermeniler bu sözde sorunun görünürdeki piyonlarıdır. Sorun Türk-Ermeni sorunu değil, Türk-Fransız, Türk-İngiliz, Türk-Amerikan ve Türk-Rus sorunudur. Bu sorunlar Kurtuluş Savaşı’nın belkemiğini oluşturur. Yapılan hemen tüm Kongrelerde emperyalizmin Türklerle sorunu ve ülke üzerindeki emellerine yönelik işgal niyetleri ele alınacaktır.

10 Mart 2000’de Paris’te 12.000 insanın yürüyüş yapması, “Türkiye (sözde) soykırım yapar, Senato defneder” diye slogan atmaları, Fransa’nın Türk düşmanlığı ve Türklükten nefret ettiklerinin açık göstergesi, asırlardır uygulana gelen politikaların kendi kamuoyları üzerindeki etkisidir. Dolayısıyla bu tür olaylar Türk kamuoyu üzerinde de geniş olumsuz etki yapmaktadır.

Öte yandan Türkiye üzerindeki (sözde) soykırım dayatmaları da bir o kadar etkilidir ki bugün dünya kamuoyu bu konuda nasıl tam ikna olmamış ve bir ikirciklenme içerisindeyse, Türkiye’deki yeni neslin de o derece kafası karışmaya yüz tutmuş, (sözde) soykırımın gerçekten meydana gelip gelmediği konusunda şüphe içine düşmeye başlamışlardır.


14 Aralık 2011  10:03:23 - Okuma: (300)  Yazdır




İstatistik