Yazı

İletişim Fakültesinde yumurta atmak...
İletişim Fakültesinde yumurta atmak... 

İbrahim Becer

“AB Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış, davete icabet ederek Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne gidiyor ve yumurtalı saldırıya uğruyor.”

         Dünyanın neresine giderseniz gidin bu bir haber midir, elbette haberdir. Enteresan olan tarafı fiilin at pazarında, balık halinde, Tepecik dolmuş duraklarında değil de iletişimci yetiştirmekle mükellef bir kurumda işlenmiş olmasıdır. Doğal olarak faillerin de birer iletişimci namzedi olmaları işi daha da ilginç hale getiriyor.
Oğuzhan Hocam daha iyi bilir, o zaman metni değiştirip yeni baştan şu şekilde yazmak daha doğru olur kanaatindeyim: “ÖSYM’nin yanlış tercihleri neticesinde İletişim Fakültesine kabul ettiği iki öğrenci, nedendir bilinmez Devlet Bakanı Egemen Bağış’a yumurta attılar.”
            Zaytung haberi gibi oldu ama olayın vuku bulduğu yer göz önüne alındığında normal duruyor. İletişim Fakültesinde okuyorsan ve iletişim kurmaktan acizsen asıl bu haberdir.
         Ege İletişim, benim de mezun olduğum fakültedir. Kendisi kurum olarak hayatımda o kadar çok işime yaradı ki mezuniyetimden tam on dört yıl sonra diplomayı almaya gittiğimde bana uzaylıymışım gibi bakmıştı Öğrenci İşleri yetkilileri. Yanlışım varsa düzeltsinler, benim bildiğim tarihinde çıkardığı tek ünlü bizden iki dönem önce mezun olan şarkıcı Pınar Aylin’di. Okul ve ben, birbirimize karşı o kadar ilgiliydik ki yanılmıyorsam ikinci yıl ben kaydolmayı unutmuştum, onlar da finallerin ortasında beni hatırlamışlardı. Öyle ya da böyle ben mi bitirdim, onlar mı bitirttiler anlamadım ama dördüncü senenin sonunda koca fakülte mezun olunca “ne içirttiniz lan bize” modundaydık hepimiz.
         Şimdikiler bilmez, iki nolu amfiden doğuya doğru kırk adım falan gidince İletişim Kantini vardı. Bildiğin mezbelelikti ki Akif’in şiirlerinde ancak rastlayabileceğiniz tasvire muhtaçtı mekân. Bir yanında masaların üzerinde kurulu televizyonda bangır bangır Kur’an okunurdu, öte yandan “titre oligarşi parti cephe geliyor” diye çığıran Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş kara kuru solcu kızlar. Sabah akşam sisteme küfrettikten sonra, aynı sisteme entegre olabilmek adına KPSS kuyruklarına girdikleri de anlatılırdı bu arkadaşların da neyse. Belki bir şehir efsanesidir…
 Kapının girişinde de uzun paltolarıyla neler olup bittiğini anlamaya çalışan Ülkücü Hareket ikamet ederdi. Ülkücüler, o zamanların havayı koklayan adamlarıydı bizim için. Kalabalık bir grupla gelirler, birer çay içerler, puslu gözlerle ortamı tartarlar ve giderlerdi. Bugünlerden pek farkı yoktu yani; etliye sütlüye karışmadan sürdürülmeye çalışılan bir hayattı onlarınki.
 Biz, çayın cam bardakta verildiği son seneyi görmek şerefine nail olan sayılı bahtiyar tayfadandık. Bu kadar kozmopolit bir ortamda kavganın kaçınılmazlığı göz önünde bulundurulursa takdir edersiniz ki cam bardaklar tedavülden kaldırıldı. Çünkü cam bardaklara uzun menzilli füze muamelesi yapılıyordu. Böylesine etkin bir lojistik malzemeyi elde bulunduran grup da maça otomatikman önde başlıyordu.
         İletişim Fakültesindeki bu iletişimsizlik o günlerde de mevcuttu. Önce cam bardaklar kalktı, ardından da bu itiş kakıştan bıkan Fakülte yönetimi kantini kapatarak dışarıda açtığı bir kafeteryayı özel bir şirkete havale etti. İtişip kakışarak da olsa bir şekilde iletişim kuran bir kuşağın sonunu getiren de bu karar oldu. Devir artık pahalı arabalarla okula gelen, 501’i bir rakamdan ziyade bir sınıfın sembolü olarak gören beyaz Türklerin devriydi. Çünkü kafeterya pahalıydı…
         Hiçbir kutsalı olmadığı gibi, hiçbir şeye de karşı gelmeyen bu tavşan boku misali, ne akar ne kokar tayfayla anlaşamadı bizim dava adamları. Bir müddet orada burada sürttüler; işin kötü tarafı konjonktür de aleyhlerine işlemekteydi: Özal ölmüştü ama halk da liberalizmi sevmişti. “Çok aylar doğmuş, batmış sensiz/ sensiz daha çok ayların on dördü gelir” diyen Hayyam’la paralel zihniyette bir halk vardı karşılarında. Beklenen devrim gelmedi, gelemedi Sol Cenah için. Sağ tarafı kesmese de İstanbul’da Tayyip Erdoğan, Ankara’da Melih Gökçek fırtınası teselli ikramiyesi olmuştu bu cenaha. Hoş, pek ilgilerini de çekmedi aslında. Çünkü yıllar önce bitmesine rağmen onlar halâ Afgan-Rus savaşının kahramanlık hikâyelerinin işlendiği takvimleri satmakla meşguldüler.
 Yüzde 47 kimsenin aklında değil o yıllarda. Pınar Türenç’in, Şimdinin Tıme dergisine kapak olan Başbakanı Tayyip Erdoğan’a parmak sallayarak hesap sorduğu yıllardan bahsediyorum.
         Alsancak’tan, Üç Yol’dan, Hatay’dan, Karşıyaka’dan kabaran bir okyanus gibi gelen bu beyaz Türklerin, bizim dava adamlarını yutmasından sonra iyice tatsız tuzsuz bir yer oldu bizim mektep. Gökyüzündeki yıldızlar kadar dağınık fakat belirgin de olsa bir ideoloji vardı, bir orijinallik vardı kendi çapında. Geçen zamanla birlikte, anlayabildiğim kadarıyla en büyük ideolojik erozyona uğrayan grup sol cenah olmuş. Sol bir ideolojinin üzerine nasıl becerebildilerse ulusal bir kat çıktılar. Yetmezmiş gibi Kemalist bir söylemle bu ucube yapıya meşru bir ruhsat almaya kalktılar.
         Hoca’nın fıkrası gibi yani; Hoca’ya sormuşlar: “bugün yeni bir şey yaptın mı?” diye. Hoca yüzünü buruşturarak cevap vermiş: “Valla yaptım yapmasına; ekmek arası kar yedim ama ben de beğenmedim”. Bu kafa karışıklığıyla, bu Ulusal Kemalist Solcu tayfa daha çok kendine güldürtür, daha çok yol yürür benden söylemesi. Çünkü hem deliller bunu doğrular nitelikte, hem de aralarında çok fazla Nasrettin Hoca tıynetli adam barındırıyorlar. Hatırlarsanız Sol umdelere bağlı bir gazetenin muhabiri İMF Başkanına Nıke marka ayakkabı fırlatmıştı da kendine güldürtmüştü. Nıke’ı ve Sosyalizmi aynı potada eritmeye kalkan bir zihniyet, aynı anda Milliyetçiliği, Kemalizm’i, Solculuğu bir araya getirebilir mi? Çok zorlarsa bunu başarır da ortaya çıkan sonuç bildiğin Faşizm olur.
         Oysa ki bu eylemi yapan öğrenci arkadaşlarım empati kurmayı deneyebilirlerdi günümüz Türkiye’sini anlayabilmek adına. Otuzlu yıllarda bir Dersimli’nin, kafasında kalpağıyla bir Çerkes’in ya da ne bileyim İskilipli Atıf’ın bir şakirdinin Mahmut Esat’a çarık fırlattığını ve neler olabileceğini tartışabilirlerdi kendi aralarında. O Mahmut Esat ki devrin Adalet Bakanı olarak, “Türk’ten gayri unsurların ödevi, Türk’e hadimlik olmalıdır” sözüyle bugünün Ulusalcılarının geldiği noktanın ön sözünü yazmış adamdır. Bence buradan başlasınlar nereden nereye geldiğimizi anlayabilmek adına. Belki o zaman ayağına kadar gelip de kendilerine laf anlatmaya çalışan bir Devlet Bakan’ını dinlemek yerine, neden böyle bir emitasyon eyleme girme ihtiyacı hissettiklerini bir daha düşünürler.
         Belki çok daha fazla şeyi düşünmeye de kapı aralar bu edepsiz girişim. Bu kadar çaresiz oluşlarına üzülürler belki, neden edecek iki kelamları olmadığına yanarlar belki. Ya da ne bileyim, iletişim yollarının bu kadar kapalı olmasına rağmen neden hala İletişim Fakültesinde olduklarını bir daha düşünürler ve Su Ürünleri veya Veterinerlik Fakültelerine hicret ederler.
         Kendilerinden önce aynı sıralarda dirsek çürütmüş ağabeyleri olarak, onlara geçirecekleri dört senenin özetini tek cümlede vereyim: “İletişimde önemli olan senin ne anlattığın değil, karşı tarafın ne anladığıdır”. Muhatabına yumurta atan, ayakkabı fırlatan ve bunu eylem koymak olarak adlandıran bir insan en hafif tabiriyle iletişim fakiridir. Konuşmaktan, tartışmaktan korkmasının sebebiyse çifte cehaletle kavrulmuş bir diyalektiğe sahip olmasıdır.
         Onların bana anlattığından değil de benim onlardan anladığım budur kısaca. Yazık, Huriye Şükran Kuruoğlu Hocam adına üzüldüm en çok. On dört yıl sonra diploma almaya gittiğim bir okuldan, çalışkanlığıyla, sevecenliğiyle, dostluğuyla bir o kalmış aklımda…

10 Aralık 2011  14:38:55 - Okuma: (432)  Yazdır




İstatistik