Yazı

Dersimiz: Dersim
Dersimiz: Dersim 

Asil S. Tunçer

61. Hükümetin 8. Hükümet Döneminde 75 Yıl Önce Cereyan Etmiş Hadiseler İçin Devlet Adına Özür Dilediği Olaylar:

Hatay’ı anavatana kazandırmaya çalışan Mustafa Kemal Atatürk’ün bu siyasetini engellemek ve gücünü zayıflatmak için ülke içinde buhran yaratmaya yönelik Fransızların İngilizlerle birlikte Alevi Kürt vatandaşlar üzerindeki planlaya geldikleri oyunlarının en etkilisi.
 
Bu başarılı ayak oyunlarına öncesinde Şeyh Sait İsyanı’nda görürüz. Musul Meselesi’nin en kritik günlerinde Türk diplomasinin İngiliz diplomasisi karşısında verdiği zorlu sınav sürecinde İngiliz ajanlar tarafından doğuda Şeyh Sait önderliğinde ayaklanma çıkarılmış ve bu sorunla uğraşılırken Musul kaybedilmiştir. Bu konuda daha ayrıntılı anlatımım için lütfen bakınız;  http://www.efestenhaberler.com/index.asp?gorev=yazidetay&id=274). Musul Sorunu ve yaşanan süreç hakkında daha ayrıntılı bilgi için lütfen bakınız http://www.efestenhaberler.com/index.asp?gorev=yazidetay&id=242). Ayrıca bu ayaklanmalar yeni İstiklal Mahkemeleri kurulmasına, tek partili yaşamın çok partili yaşama geçişin uzamasına, inkılâpların gecikmesine ve de yarım kalmasına neden olmuştur.
 
1925-1930 yılları arasında Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da çıkan isyanlarla Türkiye’nin sınırlarını belirlediği, inkılâpları gerçekleştirdiği, ekonomik atılımlarını yaptığı ve demokrasiye geçmeye çabaladığı dönem aynıdır. Musul’un kaybı ve 1929 Büyük Buhranı ve ayaklanmalara giden askeri harcamalar sonrasında ekonomik krize neden olmuştu. Biryandan yeni cumhuriyete dış baskı sürerken İngiliz ve Fransız ajanları yurtiçinde cirit atmaya, yeni cumhuriyetin her atılımına ket vurmaya devam ediyorlardı. Haziran 1926’da Mustafa Kemal’e yapılan suikast girişimi de bu sürecin bir parçasıdır. Çünkü dirsek teması uzantılar vasıtasıyla eski ittihatçılar ve Terakkiperver Fırkası üyeleriyle de sabitti. 
 
Türk ordusu İngiliz ordusunu yenmişse de Türk siyaseti İngiliz diplomasisine hep yenilmiştir. Bu yüzden Türkiye İngilizlere karşı cephede kazandığı zaferi masada pekiştirememiştir. Buna Lozan da, Halifeliğin lağvı da, patrikhanenin çıbanbaşı gibi ülkede kalması da birer örnektir. İngilizlerin bu başarılı casusluk ve diplomasisine Fransızlar da soyunmayı denemişler, Çanakkale’de, Kilikya’da hep yenilgi almış Fransızlar Hatay konusuna zafere ulaşmak istemişlerdir. Bu amaçla İngiliz danışmanlığında Fransız gizli servisi bugünkü Tunceli ili olan Dersim Vilayeti’nde harekete geçti.
 
Neden burada? Çünkü bölgedeki Alevi-Kürt aşiretleri Kurtuluş Savaşı’na biraz da kendilerince şartlı katılmışlar, savaş sonunda başarılı olununca kendilerine ayrıcalık verileceği beklentisine kapılmışlardı. Bu beklentiler ve tanınacak ayrıcalıklar bölgeden vergileri kendilerinin toplaması, kendi asayişlerini kendileri temin etme, bölgesel hâkimiyet ve özerklik gibi ülke yönetiminden kısmen bağımsız ve federatif talepler içermekteydi. Hatta Tehcir’e tabi olan Ermenilerin bölgeye kaçan ve sığınanlarını -ki sayıları tahmini 35.000 kişi idi- saklayan, devlete teslim etmeyen Tunceli (Dersim), zaten devlet-kanun tanımazlığını daha o zaman göstermişti. Bu yönüyle Vilayet-i Dersim hem potansiyel suçlu deposu hem de siyasal olarak devlet karşıtı bir statüye sahip oldu. Bölgede Türkiye Cumhuriyeti’nden bir şekilde izole edilmiş yaklaşık 60.000’e yakın insan barınmaktaydı ve ayaklanma çıkması, devlete karşı kalkışılması çok olağan ortam yaratılmaktaydı.     
 
Mustafa Kemal Atatürk idaresindeki Türkiye Cumhuriyeti devleti kararlıydı ve bu kabul edilemez talepleri geri çevirmişti. Bu istekleri kabul edilmeyen Alevi-Kürt aşiretleri rahatsızdı ve İngilizler bunu iyi bilmekteydiler. Dersim yüzyıllar Osmanlı'ya baş eğmediği gibi Türkiye Cumhuriyeti devletine de çıbanbaşı olmaya kararlıydılar. Bunu bilen ve değerlendiren İngiliz ve Fransız hariciyesi gizli ajanlarını bölgeye servis etti. Bölge halkının eğitilip bilinçlenmesine uzun yıllardır zaten karşı çıkan bölgenin derebeyleri, ağaları bu durumdan nemalanan din adamlarını da arkalarına alarak ayaklanmayı başlattılar. Erzurum’a geçen trenlerin durdurulup soyulmasından kervanların yağmalanmasına kadar, adam kaçırmaya ve dağa çıkıp isyan çıkartmaya varan türlü asayişsizlik hükümetin bölgeye müdahalesini gerektirdi.
 
Dersim'de refah içinde yaşayan, nemalanan sadece ağalardı. Sömürülen, kandırılan ise bölge halkıydı. Eğitimden yoksun bırakılmış bu insanlar ağalarının kendilerine anlattıklarına inandılar ve güruh teşkil ettiler. Bunun yanında ülke genelini oluşturan Sünni toplum içinde Alevi-Kürt dayanışması ayaklanmanın hızlanmasını ve yayılmasını çabuklaştırdı. Hükümetinin, Tunceli (Dersim)'de yapacağı toprak reformu toprak ağalarınca “arazilerimiz elimizden alınacak, köleleştirileceğiz” şekline dönüştürülüp cahil bölge halkı arasında dedikodu olarak yayıldı. Ayrıca bölge erkekleri askerlik yapmıyor, Türk ordusuna katılmayı reddediyorlardı. Bu yüzden Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkan çok büyük insan ihtiyacının karşılanmasında bu durum olumsuz rol oynamıştı. (Ogün olduğu gibi bugün de durum aynı; askerlik yapmayan ve dağa çıkan eşkıya, her şartta ülkesi için can vermeye hazır Mehmetçiğe kurşun sıkmaya devam ediyor). 
 
Devam edelim: Fransız intelijansınca görevlendirilmiş birkaç Arap ve Kürt bölgede kıvılcımı çaktı. Seyit Rıza arkasına takılan 6.000 eşkıya ile dağa çıktı. Eşkıya sözüm sizi yanıltmasın sakın çünkü hepsi en az T.C. askeri kadar eğitimli ve teçhizatlıydı. Mühimmat gerek İngiliz ve Fransızlar yardımıyla sağlandığı kadar Ruslar tarafından da sağlanıyor, bununla kalınmayıp yine Rus komutanlarca eğitimleri tamamlanıyordu. Rusya neden derseniz, açıklayalım: 1917 devriminden sonra Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye’ye yardım etmiş olan Bolşevikler daha sonra Boğazlar üzerinde hak talep ettiklerinden Ankara ile araları açıldı. Bunu Lenin’in ileri dönemi ve bilhassa Stalin döneminde belirgin şekilde görürüz. Boğazlar üzerinde Rusya’nın rüyası daha 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlamış, 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması ile devam etmiş ve tüm bu ayaklanma ve isyanlara rağmen 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile son bulmuştur. 
 
Dersim olaylarına geri dönersek; bölgeye gönderilen Abdullah Paşa’nın Seyit Rıza ve yandaşlarıyla yaptığı görüşme netice vermedi çünkü burada direnmeye kararlı derebeyleri hiçbir şekilde ülkede sürdürülmekte olan reform ve yenileşme hareketlerini kendi vilayetlerinde istemiyorlar, yarı bağımsız ve özerk kalmakta direniyorlardı. Seyit Rıza başkanlığındaki 20’ye yakın aşiret reisi akıl hocaları Alişar’ın da taktikleri ve ajan İzzettin’in önderliğinde strateji belirleyip isyan kararı aldılar. Munzur Irmağı’nda su ve ant içtiler. Munzur Vadisi’nde yürüdüler. Munzur Dağı’na çıktılar.
 
Bu isyanda tek kullanılmayan enstrüman ‘hilafet’ sloganıydı. Neden? Çünkü bu Şeyh Sait’te denenmiş ve tutmuştu oysa şimdiki biraz farklıydı. Kurcalanan yara Alevi-Kürt vatandaşlarının marabalık-ağalık sorunu, Mustafa Kemal’in bölgede yapmak istediği toprak reformu ve inkılâpların bölgede ve halkta yapacağı değişikliklerin işeride toprak ağalarına olumsuz yansımalarıydı. ‘Din elden gidiyor’ sloganının aksine hilafet makamı Alevilikten çok Sünniliği ilgilendiriyordu. Öyle ki Hilafetin kalkması Alevilerin işine daha çok gelmişti, kendilerini daha özgür hissetmişlerdi.
 
1937 yılında Mustafa Kemal Atatürk bölgeye gelecek, bir köprünün açılışını gerçekleştirecek ve aynı zamanda teftişlerde bulunacaktı. Ayaklanan eşkıya, köprüleri yıktı, karakol bastı ve erleri şehit etti. Bölge halkıyla T.C. güvenlik birimleri temas sağlamasın diye telefon hatlarını kesti. Ayrıca bölgedeki Jandarma taburuna da baskın düzenlendi, gerilla savaşına hazır olmayan askerler şehit edildi. Tüm bunlardan sonra müdahale elzem hale geldi ve harekete geçildi.
 
Abdullah Paşa emrindeki kuvvetlerle karadan Tunceli’ye yani Dersim’e yürüdü. Yalnız çetin arazi koşulları ve çepeçevre dağlarla sarılı Tunceli’ye giremedi. Bu eşkıyayı daha da cesaretlendirdi. Bunun üzerine hükümet bu sefer hava harekâtını gündeme getirdi. Sabiha Gökçen’in üç uçaklık filosu eşkıyanın yuvalandığı mezralara havadan operasyon düzenledi. Bölge halkının nerdeyse onda biri ayaklanmıştı ve sayıları 6.000’i aşan eşkıyanın büyük bölümü etkisiz hale getirildi. Elebaşları yakalandı. Onca elebaşından sadece 11 kişi hakkında idam fezlekesi hazırlandı. 4’ü yaş durumundan ömür boyu hapse mahkûm oldu. 7’si hakkında verilen karar infaz edildi.  (Dikkat ediyorsanız sanki bugünü anlatıyorum. Tarihleri ve kişileri değiştir; neydeyse günümüzle aynı).
 
Olaylar bitti mi? Hayır. 1938’de başka bir ayaklanma ve isyan, başka bir harekât, tutuklanmalar… Bitti mi? Hayır. Askeri harekât 1938’de bitse de aslında 1948’lere değin olaylar mahalli anlamda sürmüş ve yankıları bildiğiniz gibi günümüzde de devam etmektedir. Bitti mi? Hayır. PKK ile devam ediyor. Peki, biter mi biter. Ne zaman? Tarih ve devlet adamlığı bilincinde, ulusalcı ve Atatürkçü siyasilerimiz bizi yönettiği zaman; Ne zaman? Ulusalcı ve sağduyulu medyanın halkı bilgilendirdiği zaman…
 
Kurtuluş Savaşı’nda bir lider komutan Mustafa Kemal ve karşısında bir hain gazeteci Ali Kemal vardı. Bugünse Mustafa Kemal gibi bir liderimiz yok ama buna karşın onlarca hain Ali Kemal var.

4 Aralık 2011  16:40:43 - Okuma: (496)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik