Yazı

28 Şubat ve KCK sürecinin paralelliği
28 Şubat ve KCK sürecinin paralelliği 

İbrahim Becer

Hasan Cemal 29 Kasım tarihli köşesini Sırrı Sakık’tan gelen mektuba ayırmış. Sırrı Bey kısaca, şu anda kendilerine yapılan baskıyla 28 Şubat döneminde Başbakan’ın nezdinde İslamcılara yapılanlar arasında paralellik kurarak, lahana turşusu ve perhiz arasındaki ironiyi sorguluyor.

         Ben BDP ve onun mümessillerinin bu tarz çıkışlarına şahit olduğumda aklıma iki şey geliyor. Birincisi ve en insaflısı Sırrı Bey’in şahsında BDP’nin, dünyadan bihaber, muhtemelen cahil ve aynı zamanda yaşı o günlere yetmediği için hiçbir şeyi bilmeyen genç bir kitleye siyaset yaptığı, ikincisi ve en can yakıcısı da muhataplarının zekâlarını böylesi aşağılamaktan garip bir haz aldıkları inancı.
         BDP’nin en büyük sorunu, büyüklüğüyle Quasimodo’ya rahmet okutacak bir PKK kamburunu daha ne kadar sırtında taşıyacağını bilmemesi ve ona kötü sıfatlardan münezzeh bir yer açma gayretkeşliğinin ciddiye alınmaması. 28 Şubat ve KCK tutuklamaları arasında paralellik arama gayretkeşliği de böylesine bir beyhude çabanın izdüşümüdür o kadar. Bırakın bu konuda taraflar arasında bir kıyaslama yapmayı, sadece dönemin iki mağdurundan Tayyip Erdoğan ve İskender Pala’nın sergüzeştine denk bir macerayı karşı tarafta bulmanız zannımca imkânsızdır. Hadi İskender Pala asker kökenli diyelim, ya Tayyip Erdoğan için ne diyebiliriz. Geçtim muarızlarına karşı silahlı bir direnişi taltif etme, teşvik etme gayretini, çakıyı dahi üzerinde Peygamber sünneti olması hasebiyle taşıyan bir adamın dört satır şiir okuduğu için hapse tıkıldığı bir sürecin adıdır 28 Şubat. KCK tutuklu ve yakınları şundan emin olsunlar ki en ufak bir ışık olsaydı şayet “Habur rezaleti” de dahil olmak üzere bu Halk bunu da sineye çekmeye hazırdı.
         Fakat Kürt Siyaseti öyle bir hal aldı ki bu ülkede, dünyanın en kutsi davası uğruna da yola çıksa bir müddet sonra şiddete çark ediyor. Amin Maalouf’un “Araplar’ın gözünden Haçlı Seferleri” kitabının öznesi gibi bir anlamda. Kimisi kutsal saiklerle, kimisi zulme uğramış Hristiyanları Müslümanların elinden kurtarma arzusuyla Avrupa’nın değişik şehirlerinden yola çıkan Haçlıların Kudüs’e vardıklarında nasıl gırtlaklarına kadar şiddete gark olduklarının öyküsüdür bahse konu kitap.
  Sırrı Bey sadece bu sebepten ötürü, içerik farkından ziyade şekil farkına öncelik verecek bir paralelliğin peşindeyse bilsin ki kendilerine kimlik olarak sadece “İslam” kelimesini alanların şiddet tarağında bezi olmamıştır. Türkiye’de İslamcıların macerası, gerek Tayyip Erdoğan’ın nezdinde, gerek Fettullah Gülen’in nezdinde olsun büyük oranda bir ideoloğun takibi ve örgütlemesi marifetiyle olmuştur. Tayyip Erdoğan’ın kodlarını çözmek için Necip Fazıl’ın ideologya örgüsünü, Sakarya’yı, Zindandan Mehmet’e mektubu okuduğunuz zaman “nasıl bir ülke” tasavvuru içinde olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. Henüz on’lu yaşlarıma tekabül etse de, okuduğum kadarıyla Said Nursi’nin de savaş tamtamlarını çaldığını hatırlamıyorum.
Yani güzel kardeşim, iş geliyor Farabi’nin dediğine dayanıyor. “Önce doğruyu bilmek gerekir; doğru bilinirse yanlış da bilinir. Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşmak zorlaşır”. 28 Şubat hakkında bilgi edinmek için çok uzağa gitmeye de gerek yoktu. İskender Pala’nın o netameli yılları anlattığı kitabı “İki Darbe Arasında” adlı eseri okumak yeter de artardı bile. Eşinin başörtüsü yüzünden Askeri Gazinodan çıkarılışını, Askeri Okullara giriş mülakatında sorulan “bir elinde Kur’an, diğerinde nutuk, denize düşsen ve tek elle yüzmek zorunda kalsan hangisini atarsın” gibi dâhiyane soruları, Arapçayla Osmanlıcayı ayıramadığı için Yazar’ı üstlerine “mesai saatinde Kuran okumak” suçuyla jurnalleyenleri tanıyarak o devri biraz olsun anlayabilirdiniz.
 Peki , Jitem’in ortalığı kasıp kavurduğu o yıllarla günümüz arasında hiç mi fark yok. Ya da şöyle bir soru soralım; bugün sıradan gelen ve dikkat çekmeyen “federasyon, ana dilde eğitim, kendi kaderini tayin hakkı” gibi cümleleri kurduğunuzda o yıllarda neler olurdu düşünebiliyor musunuz? İki dönem arasındaki fark gece ve gündüz gibi olmasına rağmen ve azıcık iki döneme şahitlik eden bir insanın bu farkı bilmesine rağmen bir Milletvekilinin böyle komik tezler sürmesi sizce de garip değil mi?
Oysa ki binlercesinin içinden cımbızla çekip çıkardığımız bu iki örnek sabrettiler, azmettiler ve bugün memleketin en güzide makamlarını kendilerine taht ettiler. Sadece bu iki örnek değil, dönemin mağduru olan koskoca bir kitlenin şiddete bulaştığını, haklılığını dillendirebilmek adına silahlı bir örgüte sırtını dayadığını, yol ortasında polisi tokatladığını gören de duyan da olmamıştır. Sırrı Bey’in bahsettiği iki olay arasında içerik farkı olmasının yanında, koskocaman bir şekil farkı da vardır. O kitle sabrıyla, “battığını gördüğü şeyin doğmasını beklerken”, bugünkü muadili “doğmak isteyeni boğmakla” meşgul.
BDP geçtiğimiz birkaç yılda güllük gülistanlık bir iklimi fırtınaya dönüştürmeyi başarabilmiş bir siyasi organizasyondur. Askeri vesayetin kalkması başta olmak üzere, ülkedeki iyi gidişata hiçbir faydaları olmadığı gibi ayak bağı olmuşlardır. Gelinen nokta yeterlidir veya değildir ama bu noktada çakılı tek bir çivilerinin olmadığını aklı başında herkes bildiği için artık muhatap alınmıyorlar.
Patavatsız tehditlerin de, kimseyi ilgilendirmeyen böbürlenmelerin de alıcısının olmadığı bir pazarda saçma sapan paralellik kurma çalışmalarının ömrü en fazla bir gündür. Yarın güneş doğar ve yepyeni bir dünya kurulur.
Ve dahi benim gibi sıradan bir insana sufle edildiği gibi, Sırrı Sakık gibi bir vekilin de kulağına fısıldanır: “Dün, dünle gitti cancağızım; şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”


2 Aralık 2011  14:26:39 - Okuma: (376)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik