Yazı

Gökçeada -4-
Gökçeada -4- 

Ümran Songun

Her yerin bir enerjisi vardır.

Bir yere gittiğinizde ya da farklı bir mekâna girdiğinizde ilk hissettiğiniz duygu o enerjidir. O enerjiyi gözünüzle göremezsiniz ama hissedersiniz. Ve o an iç sesinizi akışına bırakıp ön yargılarınızdan da kurtulabilirseniz farklı bir oluşum hissedersiniz içinizde. Bu his size bir şey öğretir çoğu zaman. Belki de yaşamın gizlerini taşıyıp içinize, kendinizi tanımanızı sağlar.
                   Çoğu zaman: “ Bu dünyaya niçin geldik?” diye düşünürüm. Bunun maddi bir açıklaması olamaz. Çünkü her şeyi bırakıp gidiyoruz bu dünyadan. O halde bir seçenek kalır düşüncemde ve derim ki: “Sanırım kendimizi tanımak için geliyoruz bu dünyaya.”
        Belki de diyorsunuz ki : “ Aman! ne çok uzadı bu yazı. Ne var Gökçeada’ da bu kadar?”
Aslında sadece Gökçeada’ da değil, her yerde, her şeyde ve her kişide çok şey var. Belki sabrınızı ölçmektir amacım. Makalemde sadece Gökçeada değil konu olan. Aldığım enerjimi farklı boyutlarda sizlere taşımaktır niyetim. Okumuyor ve de birbirimizi dinlemiyoruz. Benciliz her nedense ve ön yargılarımızla yaşamayı yaşam tarzı seçmişiz kendimize. Kafatasımızın içinde ne varsa onunla yaşamayı öğrenmişiz ya da onu öğretmişler bizlere. Belli ki o çizgiden çıkıp geliştirmiyoruz beyinlerimizi. Sorgusuz, sualsiz araştırmadan bir şeyleri kabullenip peşinde koşuyoruz bilinçsizliğimizin. Her ne kadar içimizdekileri aktarmaya çalışsak ta birbirimizi anlamamak için büyük çabalar sarf ettiğimizin farkındayım. Doğrunun sadece kendi düşüncelerimiz olduğunu var saydığımız sürece kopuk hayatlar yaşayıp uzaklaşacağız birbirimizden. Oysa birlik olmanın önemini ve hazzını gördüm ben Gökçeada’ da.
                   15 Ağustos Meryemana’nın ölüm yıldönümü… Gökçeada bunu kutlamak için hazırlıyor kendini. Akın akın insanlar geliyor her yerden. Tepeköy’ de büyük bir meydan süslenmiş. Meydan , masa ve sandalyelerle donatılmış. Ertesi sabah saat 10:00’da bir ayin yapılacağını öğreniyoruz. Köyün meydanında bulunan kahvehanede oturup çayımızı yudumlarken o köyde yaşayan ve kahvehanede çalışan tek Türk olan Cumhur bey, ertesi gün törenin nasıl yapılacağını ve orada yaşayan Rumların yaşam tarzını anlatıyor bizlere. Ve diyor ki : “Burada yaşayan her Rum, evlerde yaşayan kişi adedince sekiz yüz Euro alıyor Yunan Hükümeti’nden. O zaman düşünüyorsunuz ki ; “Benim insanım böylesine bir yardım hiç görmemiş devletinden. Hep kendi başının çaresine kendisi bakmış. Açlığını kendisi gidermiş, damını kendisi örtmüş başı üstüne. Tabi ki Rumlar daha derli toplu evlerde yaşayacak, daha düzenli olup etraflarını süsleyip püsleyecekler. Çünkü aç kalırım korkuları yok, çalışmasalarda her ay düzenli bir şekilde sekiz yüz Euroları hazır. Benim insanım henüz karın doyurma derdindeyken nasıl düşünsün evine bir çivi çakmayı ya da kırmızı yeşil saksılarda çiçek yetiştirmeyi! Onun saksıya verilecek parası mı var ki? Tabi ki çiçeklerini boş tenekelere dikip onları değerlendirecek. Kışın aç kalmasın diye evinin bahçesine rengarenk çiçekler yerine iki sıra patlıcan, biber, domates vs. dikecek. 
        Kilisenin bahçesinde ve kiliseye bitişik olan bir yapı daha var. Burası mezbaha gibi hazırlanmış. Kilisenin sokağına kazanlar kurulup altlarına ateşler yakılmış. Herkes evinden yüklenebildiği odunları getirip düzenli bir şekilde bir köşeye istifliyor. Tüm odunlar aynı boyda sanki bir fabrikadan, aynı tornadan çıkmış gibi. Beyaz önlüklü insanlar kazanların başında büyük bir tahta kepçe ile etin suya salmış olduğu köpüğü topluyor. Havanın sıcaklığından ve odunun ısısından buram buram ter akıyor alınlarından.
                   Cumhur bey bize o ana kadar adadaki tüm Rumların birlikte 350 adet oğlak kestiklerini söylüyor. Ve ertesi sabah saat 10’dan 12’ye kadar sürecek olan ayinden sonra herkesin toplanıp mezarlığa gideceğini ve bunu mutlaka görmemiz gerektiğini de ekliyor. Sakın kaçırmayın diyerek de sıkı sıkı tembih ediyor bize. 
                   Her yer festival havasında. Satıcılar köyün girişinden başlayarak köyün merkezine kadar tezgâhlar kurmuşlar. Herkes bir şeyler satıyor. O gece oradan ayrılıp ertesi sabah erkenden tekrar Tepeköy’ e gidiyoruz. Herkes; kadın erkek, çocuk en güzel kıyafetlerini giymiş süslenmiş kiliseye gidiyorlar. Biz de gidiyoruz. Kiliseye her giren önce sevgi ile birbirini selamlıyor. Meryemana’nın resmini öpüyor ve ibadetini yapıyor. İsteyen mum yakıyor. Bir süre ayine katılıp daha sonra dışarı çıkıyor. Böylece kilisenin bahçesinde bekleyen insanların da töreni görmesini sağlıyorlar. Dönüşümlü olarak ayinlerini yapıyorlar.
Kilisenin içinde, arka saflarda çekinerek onları ve ayini izliyoruz. Sanki çekincemizi hissediyorlar ve gözlerimin içine kadar bakıp gülümseyen bir yüz, elimden tutup ayini daha iyi görebilmemiz için beni ön sıraya getiriyor. Arkamdan kardeşlerim ve yeğenlerim de benimle birlikte ön sıraya geliyorlar. Daha bir rahat ve huzurluyuz şimdi. Bir süre yapılan ayini izleyip diğer insanların da kiliseye girebilmesi için dışarıya çıkıyoruz.
Kilisenin sokağında hala kazanlar kaynıyor ve etler pişiriliyor. Mezbahaya benzeyen yapının önünde ise küfeler dolusu et, pişirilmeyi bekliyor. Bir de bizim keşkeğimizi andıran bir yemek daha hazırlıyorlar. Cumhur Beyi görmek üzere tekrar kahvehaneye gidiyoruz. Meydan akşam için hazırlanıyor. Bu kez kahvehane, kalabalık bir telaş içerisinde. Her yer güzel kâselerin içerisinde börekler, çörekler, pastalar ve keklerle dolu. Bizler, şaşkın bir vaziyette etrafı süzerken Cumhur Bey geliyor yanımıza. Elindeki tepside taze demlenmiş çaylar var. Her birimize ikram ediyor. Tüm bu yiyeceklerin mezarlıkta ikram edileceğini söylüyor.
         Ayinden sonra ellerinde birbirinden güzel kaseler ve tabaklar içerisinde kurabiye, börek, meyveler ve daha pek çok yiyecekle mezarlığa doğru yürüyor insanlar. Biz de arkalarından mezarlığa gidip ne yaptıklarını izliyoruz. Her biri önce kendine ait olan mezarın başına gidiyor. Tütsüler yakıp mezarlığın taşları üzerine bıraktıktan sonra dua ediyorlar. Her bir mezarın başucuna dikdörtgen ya da kare bölmeler yapılmış ve cam bir kapak ile kapatılmış. Cam bölmenin içinde ölmüş olan insana ait eşyalar var: Küçük bir radyo, sakal fırçası, sabunu ya da bir toka ya da takısı, toplu halde çekilmiş bir fotoğraf . Ayrıca bazı mezarların başındaki Haç’ın  tam ortasında ölen kişinin vesikalık bir resmi var. Orada geçmişe ait bir yaşam var ve hala yaşıyorlar. O eşyalara bakarak farklı bir dünyaya dalıyor ve o kişilerle geçmişte bir yaşama doğru yolculuğa çıkıyorsunuz. Acısıyla, tatlısıyla yaşanan o hayatların hüznü sarıveriyor bedeninizi.
Sonra birden bir el dokunuyor omzunuza ve geçmişten geleceğe çekiyor sizi. Elindeki kâsenin içinden yapmış olduğu keki ikram eden genç bir kız, yaşlı bir kadın ya da bir erkek. Herkes bir şeyler uzatıyor, kimi gözyaşları içinde kimi gülümseyerek bakıyor size. Yaşayan insanların sesleri dolduruyor kabirleri. Aydınlık güneş aydınlatıyor her bir köşeyi.
Mezarlıkta bir ibadethane dikkatimizi çekiyor. Dua edebileceğiniz bir yer ve orada mumlar ve tütsüler var.
         Sonra bu sıcaklığı bozan görüntüler türüyor. Ellerinde kovalar ve torbalarla verilen ikramları toplamaya çalışan bir Çingene topluluğu dolduruyor mezarlığı. Yinede insanlar gülerek o insanların torbalarını kendi elleriyle dolduruyorlar. Tek bir ikram kalmayıncaya kadar dağıtıyorlar birbirlerine ve isteyen herkese. Bu görüntüler ister istemez kafamızda yaşadığımız ortamla bir mukayese oluşturuyor. Mesela Edirne’ de Selimiye Camii’ni gezmek için içine girdiğimde baş örtüm olmadığından dışarı çıkarılmıştım. Oysa burada herkes her şekilde ibadet edeceği yere girebiliyor. Saygıyla herkes birbirine yer verirken bizler ön saflara geçmek için birbirimizi çiğneyerek ezebiliyoruz. Ya da ne bileyim böyle bir mezar ortamında belki de bizler o Çingeneleri mezarlıktan çıkarmaya çalışırdık. Ama Rumlar bağırlarına basabiliyorlar. Medeniyet bu mu olsa gerek diye düşünmeden edemiyorum.
              Sonra tekrar kiliseye doğru gidiyoruz. Bu kez şaşkınlığımız daha da artıyor. Etler pişmiş. Ortalık toparlanmış, temizlenmiş. Etler, keşkekle beraber kapalı kaplara konarak sıraya giren herkese dağıtılıyor. Yanında plastik çatal ve kaşığı da veriliyor. Köyün her bir köşesinde insanlar duvarlara, yerlere oturmuş etlerini yiyor. 
         Tepeköy ‘ den akşamki eğlenceye gelmek üzere ayrılıyoruz. Gökçeada’nın görmediğimiz yerlerini keşfediyoruz.  Hava kararırken pansiyonumuza gidip hazırlanıyoruz. En güzel kıyafetlerimizi giyiyor ve yola çıkıyoruz. Gözünüzde Şirince yolunu canlandırabilirsiniz. Şirince’ ye çıkarken değirmenin bulunduğu yere kadar arabaların park etmiş olduğunu düşünün. Biz de arabamızı öyle bir mesafede park ettik. Öyle güzel bir ay ışığı vardı ki o yolu yüzlerce kişi ile yürüyüp köye çıkmak hiç zor gelmedi bize. 
                   Tepeköy’ ün her bir yanı insan kaynıyor. Köyün meydanında iğne atsanız yere düşmez. Masalar dolu oturacak yer yok. Oturan insanlardan daha çok ayakta kalan insanlar var. Müzisyenler Yunan ne Türk müzikleri çalıyor. Oynamak isteyenler kendileri için ayrılan alana çıkıyor.  Şarkı söylüyor  eğleniyor ve birbirlerine sarılıp halay çekiyorlar. Gece boyunca dikkatimi çeken şey hep halay çekerek oynamaları oluyor.  Genç, yaşlı, kadın, erkek, çoluk, çocuk birbirlerine sarılarak oynuyorlar. Tüm gece boyunca halaydan kopan, kendi oyununu göstermeye çalışan bir kişi dahi olmuyor. Birlikte ahenk içinde bir geceyi bitiriyor Tepeköy.
         Aslında uzun lafın kısası anlatmak istediğim şudur;
Yeniden  birlik ve beraberliğe  ihtiyacımız var!
 Yunanistan’ da kriz var diyorlar. Yunanistan’ da ekonomi bitti diyorlar.
Her şeye rağmen onlar birlikte hareket ediyor. Birlikte kafa tutuyor. Bir öğrenci için tüm halk birlikte ayağa kalkıyor. Birlikte çalışmıyor ve grev yapıyorlar.
Ama; inanın ki hepsinin maddi durumu bizlerden çok çok iyi. Onlar kazanımlarını kaybetmek istemiyorlar. Bunun için birlikte mücadele ediyorlar.
Ya hepsinin durumu iyi olacak ya da kopup yok olup gidecekler.
Tarihten beri pek sevmesek de (ya da sevmiyormuş gibi görünsek de) birbirimizi çok benzeriz aslında onlarla biz.
Omuz omuzadır ikimizin de dansları.
Tıpkı onların sirtakileri gibi omuz omuza çekeriz halaylarımızı.
Oynamayı bilen de kalkar oyuna bilmeyen de.
Çünkü birlikten güç doğar, güç alırsın yanındaki omuzdan! Topuklu ayakkabılar bile vız gelir o zaman!

29 Kasım 2011  07:47:07 - Okuma: (917)  Yazdır




İstatistik