Yazı

RAMBO @ DAMASCUS
RAMBO @ DAMASCUS 

Asil S. Tunçer

RAMBO DIMIŞK’TA

Önce Angelina Jolie veya Brad Pitt gidiyor sonra Rambolar. Bakın geçmiş yıllara, bu kızın gittiği yerleri, onun ardından hep Sam Amca vurmuş. Yani önce Jolie gidip öpüyor ardından da Rambo gidip harbiden öpüyor.
 
Irak’a da aynı oldu, Tunus’a da, Libya’ya da… Şimdi Suriye’ye de aynı şey olacak. Bugünlerde çevrilen filmin yine adı: Rambo @ Damascus yani Rambo Şam’da. (Biz Şam desek de Suriye’nin başkentinin asıl adı Dımışk; İngilizcesi Damascus). Senaryo aynı aktörler ve sahne değişik. Nerde bir ulus devlet var, ABD’yi istemiyor. Orası kanlı diktatörlük ilan ediliyor, halkı da zulüm gören, mazlumlar… Muhalif aşiret, uluslar arası bir kuruluş ve farklı bir parti ne varsa toptan örgütlendiriliyor. Bu iş için şüphesiz yabancı istihbarat örgütleri işbaşında. Günümüzde zaten bu iş iyice kolaylaştı. İnternet var, Facebook var, tweeter var, var oğlu var.  
 
Ne oldu da daha bir yıl öncesine kadar kanka olduğumuz Suriye’ye şimdi ateş püskürüyoruz, savaş boruları çalıyoruz. Yıllarca PKK’yı besliyordu da şimdi mi anladık? Haritalarında senelerdir Hatay’ı kendi topraklarında gösteriyorlardı şimdi mi gördük? Apo’yu sakladılar, daha yeni mi öğrendik? Oysa daha üç yıl önce vizeler kalkıyordu, sınırlar hatta. Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Suriye’ye gittiğinde sanki babaları gelmiş gibi sevindiler. Türkiye, baba gibi en azından büyük ağabey gibi itibar gördü Suriye’de. Sonra Türkiye-Suriye sınırındaki mayınları temizlemesi için İsrail’i 49 yıllığına kiracı ediyorduk.
 
Suriye ile ticari ilişkilerimiz bundan on yıl önce 1,5 milyar dolar. 2003’de bu rakam iki katı. Üç sene önce Kurban Bayramı’nda Suriye’yi toplam 750.000 Türk turist ziyaret etti. Ben de grubumla Suriye-Ürdün turundaydım ve Şam’daki her on kişiden biri Türk’tü. Ayrıca Türk turist Suriye’de aynen Türkiye’de Amerikalı turistin karşılandığı gibi karşılanıyor, büyük ilgi görüyordu. Bu talep ve ilgi üzerine ardı ardına beş gezi gerçekleştirdim. Bu vesileyle de Suriye’de hemen her kesimden insanla tanışma, konuşma şansı yakaladım. Ülkenin pek çok kentine gitme fırsatı buldum. Kiminin dükkanına, bürosuna kiminin evine misafir oldum.
 
Kabul ediyorum Hafız Esat, konuşmak bile istemiyorum. Ama baba Esat’ın tersine oğul Esat daha rasyonel bir politika izledi Türkiye’ye karşı. Hatta “Osmanlı İmparatorluğu Suriye’de emperyalist değildi. Eğer öyle olsaydı 400 sene bu topraklarda kalamazdı” diyerek de yaklaşımını açıkça belli etti. TL, Suriye’de Dolardan daha değerli ve makbuldü. 11 Aralık 2009 tarihindeki yazımda bu ayrıntıları okuyabilirsiniz. http://www.turizmhaberleri.com/KoseYazisi.asp?ID=1219
 
Ocak 2003’te Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara, uzun yıllardan sonra ilk üst düzey ziyaret için Türkiye’ye geldi. Şara, Irak konusundaki görüşmelerin yanı sıra, Devlet Başkanı Beşar Esat’ın mesajını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e ileterek, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki temennilerini belirtti. Nisan ayı içinde Suriye, Türkiye ve İran’ın üçlü bir anlaşma imzalayarak özellikle Kürt devletinin engellenmesi konusunda ortak hareket ettikleri açıklanıyordu. Ne oldu peki? Neden Türkiye, Suriye’ye karşı birden cephe aldı? Hatta neredeyse savaş açtı. ABD bu gidişattan çok memnun. Elini ateşe sokmadan maşa gibi adeta Türkiye’yi ateşe sokuyor. Suriye ile Lübnan ve Golan Tepeleri yüzünden kavgalı İsrail bile bizim kadar zehir zemberek açıklamalar yapmıyor. Hatta bizim azarladığımız gibi hiçbir devlet Suriye’yi bu kadar sert çıkışlarla azarlamadı. Görünüşte Siyonizm karşıtı bir tavır sergileyen bu hükümet İsrail’e bile bu kadar sert nota vermedi; açık savaş ilan etmedi ki Suriye’ye bu kızgınlığı niye?
 
Hele medya, aman Allah’ım! Dışişleri yakılan bayrak elçilikten değil yanlarında getirdikleri bayrak dedi, yine olmadı. Yahu askerimizin kafasına çuval sokulduğunda sus-pus olan medyaya n’oldu birden? Bugün hangi ülkenin muhalif kanadına birkaç milyon dolar gönderirseniz orada istediğiniz bayrağı yırttırır, yaktırırsınız. Yurtdışına gerek yok. Nusaybin’de birkaç sene önce ellerine 100 TL tutuşturulan işsizler sokaklarda neler demediler, ne kadar bağırmadılar. Mor Avgen ya da diğer adıyla Mor Evgin Manastırı’nın yolunu sapakta durup sorduğum biriyle tanışmıştım, o anlatmıştı. “Açız, işsiziz bize para verdiler biz de yürüdük, bağırdık” demişti. Dönüşte para verince de bu sefer bana PKK’nın yaptığı hasardan bahsetmiş, kurşunladığı boş okulları göstermişti. Para en büyük satın alma aracı, bunu biliyoruz. 
 
Her şey biryana, bir ülkenin içişleri bizi niye ilgilendiriyor? Esat iyi veya kötü, tarafsız bakınca adam kendisine silahlı kalkışmada bulunanlara karşı meşru müdafaa hakkını kullanarak karşılık veriyor. Sert mi sert. Acımasızca ve kanlı mı? Evet. Burada eleştir ama ABD’nin ağzıyla değil. Komşun olduğunu, 400 yıl beraber yaşadığını ve içinde Türkmen’inden, Kürt’üne, Ermeni’sinden Arap’ına bizimle ortak geçmişi ve kültürü olan insanları unutmadan.
 
AB ve ABD Ortadoğu’da İsrail’den başka ulusal bir devlet ve yönetim istemiyor. Bu yüzden de Türkiye’ye karşı PKK kartını oynuyor. Bu nedenle Atatürk, onların okullarında diktatör diye nitelendirilir. Ulusalcı ve antiemperyalist tüm liderler bu sıfatla adlandırılır. Ülkesinde çok sevilir, tapılır o ayrı konu. Anti-Amerikan ve Antisemitist siyaset izleyen tüm başkanlar bu kategoride değerlendirilir. Saddam ve Kaddafi mesela. Şimdi sıra Esat’ta. Sonra kimde? İran ve sonrasında bu yönetime alternatif bir parti iktidara gelirse Türkiye’de o zaman bizde.    
 
1991’de Körfez Savaşı’nda yapılan hatalar… Zamanın hükümetlerinin ABD güdümünde izlediği yanlış politikaları ve sonuçlarını ayrıntılarıyla aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Dediğim gibi ülke ve yönetimler farklı olsa da senaryo çok benzer ve final aynı. (Buradaki köşemde çoğunlukla turizm ağırlıklı konulara yer vermekte olduğumdan dolayı siyasi konu aslında yazmıyorum. Yalnız mesele çok ulusalsa ve gündem önemliyse değiniyorum. Bu yüzden Irak Savaşı ve bugün gelinen nokta ile Suriye’de muhtemel yaşanacak durumları geçmişte yaşanan bariz bir örnek olması açısından ilgili linkleri takip edebilirsiniz).  
 
 
Şimdi bir de Suriye’nin kısaca son elli yılına göz atalım: Dünya Savaşı sonrası Fransız mandası haline gelen bölge 1946’da (sözde) bağımsızlığını kazandı. Osmanlı’dan kopartıldı, Fransa’nın kucağına düştü. Bugün yaşanan olaylar tek yönlü değil. Sorunların kaynağı Osmanlı’nın dağılması süresince türlü entrikalarla parçalanan Ortadoğu haritası ve yine siyasi çıkarlara göre yeniden cetvelle çizilmesine değin gidiyor.
 
Hatta Suriye’de anlatıla gelen bir hikâye vardır: Adam gece karısına kızmış öbür odada kanepede uyumuş, sabah kalkmış bir bakmış sınırlar değiştiği için kendisi başka ülkede karısı başka ülkede… Sınırlar öyle komik ve kararlama çizilmiş ki tavuk bir yerde horoz bir yerde kalmış kümes ortadan ikiye ayrıldığı için. Elbette abartılı ama fikir vermesi açısından ilginç. Sonra Fransız gelmiş, sonra Rus ilgilenmiş Suriye ile bilhassa baba Esat döneminde. En önemlisi ise Baas Partisi tamamıyla ele geçirmiş ülkeyi. Yalnız Irak’taki Baas ile Suriye’deki Baas’ı birbirine karıştırmayalım. Her neyse şimdi bir de ona girmeyelim. Keşke fırsatım olsa da şu siyasilerin hepsine bir Suriye turu yapsam, ülkeyi ve halkı gerçek yüzüyle göstersem. Suriye’yi harita üstünde ezberleyerek çıkar amaçlı ezber bozanlar aslında bilinçsizce Amerikancı politikalarla yanı başımızda, komşumuzda daha da açıkçası ileride muhtemel bir kriz zamanında müttefikimiz olabilecek ülkelerde büyük yangınlar çıkartmak üzereler.
 
Bizim uluslar arası arenada yanımızda olan birçok devlette yönetimler gitti; ulusal dokuların yerine işbirlikçi idareler tesis edilip bir nevi Amerikan bezi giydirildi. Bir de adına ‘Arap Baharı’ koydular. Tövbe yarabbi! Bu Arap baharı filan değil. Bu tam bir “Batı Baharı” ya da “Arap Sonbaharı”. Olaylar devamı veya benzeri niteliğinde olsa da Tunus, Mısır, Yemen’den biraz daha farklı. Suriye’deki Sünni Arap hareketi bu sefer Nusayri denen ve kendilerini Şia’nın bir kolu olarak nitelendiren bir azınlığın ülkeyi yönettiği aile ve etrafına, kurduğu düzene karşı. Yalnız kime yarayacak, Batı’nın çıkarlarına. Çünkü tezgâh Amerikan karşıtı yönetime karşı Amerikan işbirlikçilerinin direnişi olarak hazırlandı, çalışıyor. % 12-13 gibi lanse edilen aslında daha az Nusayrilerle, Şam ve Lazkiye hattında yoğunlaşan bir Hıristiyan azınlık ve Halep’te yoğun Ermeni nüfusa karşı hemen hemen çoğunluğunu Sünni Arapların oluşturduğu silahlı direniş.
 
Baba Esat da 80lerde Hama’da Müslüman Kardeşleri’n isyanını bu şekilde bastırmıştı. Ya da bastırdığını sanmıştı. 20.000’e yakın insan hayatını kaybetmişti. Şimdi bu ikinci yarı. 25-30 yıl sonra maçın ikinci yarısı oynanıyor. Biraz hazırlanış ve çıkışında ufak farklılıklar olsa da. Peki, Esad ailesinin de dâhil olduğu ve daha çok ülkenin batısında ve Lazkiye dolaylarında yaşayan Nusayriler sayıca bu kadar az olmalarına rağmen Sünnilere ve diğer azınlıklara nasıl hükmetti? Cevabı, Fransız mandası zamanında yapılan sistematik Alevileştirme, tüm kadroları ve orduyu Nusayrileştirme. Türkiye düşmanlığı da bu dönem de azdı. Hatay’ı kendi haritalarında göstermek filan hep bu Sarkozy’nin seleflerinden miras.Daha çok ticaretle ve tarımla uğraşan Sünni nüfusun aksine memur kadrolarına ve özellikle güvenlik kuvvetlerine yerleşerek durumu bu hale getirmişlerdir. Olayların nedeni daha çok demokrasi talebinin ötesinde bu mezhepsel farklılık ve 41 yıldır süregelen Sosyalist Baas ideolojisine bir isyandır.
 
Suriye’de Beşar Esad’ın ve yönetiminin kolayca yıkılacağını düşünmek çok doğru değildir. Çünkü Esad ve onun yönetiminin Tunus ve Mısır’daki diktatörlerin aksine aralarında Nusayriler, Dürzî ve Hıristiyanların da bulunduğu geniş bir halk desteği bulunmaktadır. Sünni Arapların ve Müslüman Kardeşler gibi grupların iktidarı ele geçirmesini kendi mağlubiyeti olarak gören bu grupların iktidar değişimine direneceği bir vakıadır. Son günlerde Beşar Esad tarafından yapılan açıklamayla gündeme gelen siyasi partilerin kurulmasına izin verileceği sözü ve nüfusun %10unu oluşturan ve oldukça örgütlü gruplar halinde hareket eden Kürtlerin tutumu Esad’ın ve Suriye’nin kaderinde tayin edici olacaktır.
 
Arap Birliği’nin yanı sıra Suriye’ye karşı yürütülen uluslararası kampanyada başı çeken Türkiye, Fransa, Katar ve Suudi Arabistan. Hepsini anlarım da Türkiye’yi anlamam. Türkiye, komşusu hem de son yıllarda iyi komşusu Suriye’ye karşı yanlış politika izliyor. Ülkedeki silahlı eylemlere destek veriyor ve isyancıları kamplarında eğitiyor. Bu isyancıların hepsini toplasan Esat’a destek verenlerin yarısı yapmaz. Ayrıca tüm Sünni Araplar Esat’a karşı değil çünkü işin içinde ABD olduğunu bilenler Esat’a destek vermese de sessiz kalmayı, olayları izlemeyi yeğliyorlar.
 
Gün gelecek bu insanlar dost bildikleri Türkiye’nin onlara Amerikancı ağızla küfrettiğini unutmayacak, zaman gelecek ileride bize anımsatacaklar. Hele Irak’ta olduğu gibi ülkenin kuzeyinin Şam’a izole edilip Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine paralel bir bölge yaratılması planına karşı hiç hoşgörülü davranmazlar. Zira bu ülkenin bölünmesi demek resmen. Aynı şeyi bize yapsalar biz ne deriz? Nitekim olmuyor değil. Güneydoğu için (sözde) Kürdistan diyenlere ve ülkeyi parçalanmış haritalarda gösterenlere nasıl tepki veriyorsak bu Suriyeliler içinde aynı. Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Türkiye’nin güneydoğusu… Resim daha doğrusu harita gözünüzde canlandı mı?
 
Uzatmıyorum; son sözüm: Türkiye’nin Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de yaptığı resmen bizim PKK ile mücadelemizde Batı’nın müdahalesi ile nerdeyse aynı kapıya çıkmaktadır. Sen karışırsan sana da karışırlar. Karışma dersen o zaman daha önce başkalarına yaptıklarını gösterirler. Haklı tarafın kalmaz, mücadelen meşruluğunu yitirir. Bugün komşuna olan yarın sana olur. Akıllı ol Türkiye! Etrafında ileride sana destek verecek komşun nerdeyse kalmadı. İran ve Azerbaycan hariç.


20 Kasım 2011  12:29:16 - Okuma: (693)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik