Yazı

Gökçeada -3-
Gökçeada -3- 

Ümran Songun

Gökçeada -3-

Norveç’te bir deyim vardır: “Atatürk gibi düşünmek!”. Orada, bir kişi ona verilen görevi ya da problemi çözemiyorsa ve bunu başaramamışsa ona:  “Çözülemeyecek bir problem yoktur. Bu problemin mutlaka bir çözümü vardır. Sen git, bir de Atatürk gibi düşün”  derlermiş.
*                                    *                          *
         Önemli olan yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da canlı kalabilmektir. O; tek ağacı, tek taşı bile Türkiye içerisinde her nerede olursa olsun omuzlarında bir sorumluluk olarak hissetmiştir. Çınar ağacı da onun topraklarında yaşayan bir canlıdır. Çınar ağacına zarar vermeden Yalova Köşkü’nü raylar üzerinde taşıyarak, ağaçtan uzaklaştırmıştır Atatürk. Yani O zaten kendisi gibi düşünmüş ve problemi hiçbir şeye zarar vermeden çözüme kavuşturmuştur.
*                                    *                          *
      Çevrecilik bilinci dünyada 1980’lerde yaygınlaşırken Atatürk bu dersi tüm dünyaya ‘1930’ yıllarında vermiştir.
Ankara’ da Atatürk Orman Çiftliği’ nin oluşumu ise ders alınması gereken ayrı bir hikâyedir.
*                                    *                          *
         Tüm bunlar zihnimde dolanırken harika bir sahilde buldum kendimi. Arabalar tepede park etmiş, aşağısı uçsuz bucaksız bir deniz ve bakir bir koy. İzlemeye doyamazsınız. Eşyalarımızı alıp yürüyerek tepeden aşağıya iniyoruz. Gel diyor deniz, gel… Koşarak atlıyorum sulara. Buz gibi su beni kendime getiriyor. Mavi-yeşil sular kucaklıyor beni, sarıp sarmalıyor bedenimi.  Denizi billur gibi. Dibi görünüyor. Yüzerken balıkların bana arkadaşlık yaptığını çıplak gözle görebiliyorum.  Uzaklarda, kayalara yakın, denizin içinde paletlerini ve gözlüklerini takmış iki kişi görüyorum. Suya dalıp dalıp çıkıyorlar. Ne yaptıklarını merak ediyorum. Ben de paletlerimi ve gözlüğümü takıp onlara doğru yüzüyorum. Ellerinde kocaman poşetler var, ağzına kadar doldurmuşlar. Ne topladıklarına dikkatlice bakıyorum ve denizkestanesi topladıklarını görüyorum. Ellerindeki uzun sopaya benzeyen aletleri denizkestanelerine batırıp onları poşetlere dolduruyorlar.   
*                                    *                          *
Bir süre onları izliyorum denizin içinde. Derin olmasına rağmen o kadar net görünüyorlar ki. Kameraya alıyorum görüntülerini.
*                                    *                          *
Denizkestanesinin en önemli özelliği,  kendini yenileyebilmesidir. Yani yeni bir uzuv  geliştirip  yaralarını  çabuk iyileştirebiliyor. Bu sürekli yenileşme hali ise tüm aktif parçaların bir arada toplandığı turuncu kısım tarafından yapılıyor. Bunların oldukça lezzetli olduğu da söyleniyor. Yaşayan ada halkının yarıdan fazlası Rum ve Rumlar  bu lezzeti çok seviyor. Ayrıca denizkestanesi kozmetik dünyasında kullanıldığı gibi Uzakdoğu ve Avrupa ülkelerinde afrodizyak olarak da kullanılıyor. Yani cinsel gücü artırıp enerji ve güç veriyor.
*                                    *                          *
     Gökçeada koylarında yüzmek bir o kadar zevkliyken adanın içinde bulunan tuz gölünde de çamur banyosu yapabiliyorsunuz. Tabiat ana öyle güzel işliyor ki orada, insanların yüzünden adeta sağlık fışkırıyor. Aydıncık (kefaloz), Laz Koyu, Yıldız Koyu, Uğurlu, Marmaros, Kaleköy, Kuzu Limanı’nda plajları mevcut, Gökçeada’nın.
*                                    *                          *
          Adanın güneyinde bulunan iki güzel koya Adalet ve Milli Eğitim Bakanlıkları’nın tesisleri kurulmuş.  Öğle yemeğini Milli Eğitim Bakanlığı tesislerinde yiyoruz. Dedim ya orada yiyeceklerin tadı bir başka. Hele balıkların tadına doyulmuyor. Tabiat ana kendi kanunlarına göre işliyor orada her şey o kadar doğal ki sahil, ağaçlar, çiçekler, kekik kokuları… İnsanoğlunun eli daha oralara uzanmamış.    
*                                    *                          *
Adada Şirince Köyü’ne benzeyen beş adet Rum Köyü var. Bu köylerdeki evlerin tamamı taş bina. Köylerde yaşayan nüfusun tümü Rum ve hepsi de yaşlı insanlar. Evlerini, topraklarını bırakıp gitmemişler. Her birinin evlerinde ve işyerlerinde Atatürk’ün resmi var ve ona saygı duyuyorlar. Çünkü savaşın olduğu yıllarda arada kalan ada halkını Yunanistan kabul etmemiş ve onlara sahip çıkan yine Atatürk olmuş. Burada aklıma bir başka konu geliyor ve Zülfü Livaneli’nin “ Serenad” isimli kitabını şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Şöyleki: Cumhuriyetimizin onuncu yılında Nazi zulmünden kaçan Alman, Avusturyalı, Fransız, İtalyan, Macar asıllı olmak üzere,  dört yüze yakın  bilim adamına yine kapılarını açan kişi Atatürk olmuştur. O dönemde hiçbir ülke bu bilim adamlarını ülkesine almaya cesaret edememiştir. Alman Nasyonel Sosyalist Hükümeti tarafından görevli olarak Türkiye’ ye gönderilen Sucurla, sürgün sırasında Türkiye’ ye gelen bilim adamlarını yakından takip edip her biri için rapor hazırlamıştır. Ve bu bilim adamlarının Almanya’ ya geri iadesini istediği halde Türk Hükümetinin buna “ hayır” cevabını vermesi onur vericidir. O Bilim adamlarının yeni Türkiye Cumhuriyeti’ nin oluşumunda büyük katkıları olduğu söylenir… Ve beni derinden üzen Struma gemisi...
*                                    *                          *
Gökçeada’ da yaşayan Rumlar genelde dağların tepesinde bulunan bu köylerde yaşıyorlar. Vaktiyle korsanların saldırılarından korunmak amacıyla yüksek yerler yerleşim bölgesi olarak seçilmiş. Ve ülkemizde “kiliseler” en çok bu bölgemizde bulunuyor. Bir bakıyorsunuz, bomboş bir arazinin ortasında ya da dağın başında taş bir bina  ve orasının kilise olduğunu görüyorsunuz. Türkler ise genelde düz arazilerde yaşıyorlar. Ayrıca yıllar önce adaya Isparta’nın köylerinden bir grup insan getirilip yerleştirilmiş ve onlar genelde tarım, hayvancılık ve balıkçılık yaparak geçimlerini sağlıyorlar.
*                                    *                          *
Tabii ki bu köylerin bakmaya doyulmayan harika manzaraları var. Aydın’ ın  Söke ilçesinde bulunan Doğanbey köyünü anımsatıyor bana. Gerçi Doğanbey köyünün manzarası tartışılmaz, orası rüyalar ülkesi gibi... Dağın tepesine kurulmuş eski bir Rum Köyü. Köyün evleri dağın yamacından aşağıya doğru birbirinin önünü kapatmayacak şekilde sıralanmış. Her bir evin bahçesi ve avlusu var. Dağın zirvesinde yani köyün tepesinde bir şelale mevcut, gerçi şimdi sular kurumuş ama… Akan sular köyü ikiye ayıran bir dereye dönüşmüş ve bu dere denizle birleşiyor. Köyün evleri derenin iki tarafına sıralanmış. Tüm evlerin karşısında ise uçsuz bucaksız bir deniz manzarası var. Sanırım burada yaşamak insanın ömrünü uzatır. Muhteşem bir yerleşim.  Son yıllarda yerli ve yabancı misafirler bu evleri satın alıp restore ediyorlar. 1923 yılında Mübadil olarak gelen köyün asıl sahibi olan Selanikli Türk göçmenler o muhteşem yapıları bırakıp düz arazilere yerleşmişler. Tabi gariban halkımın bu evleri restore edecek ne parası ne de siyasi bir gücü var.
*                                    *                          *
Gökçeada’da da Rum köyleri aynı mantık ile kurulmuş. Hiçbir ev diğer evin manzarasını kapatmıyor. Köyler, derli toplu ve düzenli. Orada yaşayan insanlar oturdukları evlere ve çalıştıkları mekânlara çok özen göstermişler. Mesela bir Rum, evinin küçücük bahçesini öyle iç açıcı bir hale getirmiş ki orada yaşamak gelir içinizden. Yaşam alanlarının her köşesini adeta süslemişler. Küçücük saksılar içerisinde çiçekler, değişik mumlar, ahşap oturmalıklar, testiler, masalar ve değişik objelerle önce kendi iç huzurlarını sağlamışlar.
*                                    *                          *
Bademli, Zeytinli, Dereköy, Tepeköy ve Kaleköy isimlerindeki köylerden en çok hoşuma giden Zeytinli ve Tepeköy olmuştur. Dereköy belki de bu köylerin en güzeli ama bakımsızlıktan evlerin pek çoğu yıkılmış. En büyük çamaşırhane ve kilise Dereköy’de bulunmakta.
*                                    *                          *
Her bir köyün meydanı ve meydanında mutlaka açık olan bir kahvehanesi var. Ayrıca,  çamaşırhaneleri ve ibadethaneleri de ( kiliseleri) mevcut.
*                                    *                          *
Kışın adanın nüfusu azalıyor çünkü bu evlerin pek çoğu Rumlar tarafından yazlık olarak kullanılıyor. Adanın nüfusu göçlerle zaman içerisinde azalmış. Mesela Tepeköy’ de kışın yirmi sekiz kişi yaşıyor. Yazın gördüğünüz her beş arabanın nerdeyse dördü Yunan plakalı. Eski evlerin pek çoğu Rumlar tarafından restore edilip oturulacak konuma getirilmiş.
*                                    *                          *
Rum köylerini gezerken nostalji yaşıyorsunuz. Çocukluğumu özledim orada. Hatta her gördüğünüz eşya sizi geçmişinize götürebilir. Yani gördüğünüz her nesnenin uzunca bir geçmişi var. Orada geçmiş, gelecekle birlikte yaşıyor sanki… Evlerin içi güncel dekore edilmiş fakat hiçbir eşya heba edilip atılmamış. Odanın ortasına ısınmak ve yemek pişirmek amaçlı bir kuzine kurulmuş. Eskiden büfe dediğimiz dolaplar hala yerli yerinde cilalanmış, onarılmış; yepyeni olabildiğince heybetiyle duruyor. Tahta bacaklı koltuklar, ceylan bacaklı sehpalar… O eski ahşap kahvehane sandalyeleri ve masalar geçmişin kokusunu getiriyor burnuma. Görüntüler o kadar sıcak ki. Gözümden zihnime ulaşan bu fotoğraf kareleri içimi ısıtıyor adeta.
*                                    *                          *
        Akşamın karanlığı bizi Gökçeada sahillerinden alıp Zeytinköy’ e götürüyor. Her yer ışıl ışıl ve hatta cıvıl cıvıl… Havada bir tazelik var ve kulakları dolduran tatlı bir müzik. Zeytinköy’ de madamın yerinde bir ‘dibek kahvesi’ günün yorgunluğunu atmamızı sağlıyor. Gözünüzün önünde taş dibekte dövülen kahve ocakta pişirilip yanında minik lokumlarıyla servis ediliyor masanıza. Kahvehanenin farklı bir havası var. Masa, sandalye ve mekânın her bir dekoru kahverengi ahşaptan yapılmış. İçeride sanki bir müze var. Duvarlarda ahşap çerçeveler içerisinde resimler, raflarda değişik antika süs eşyaları  sizi içeriye buyur ediyor. “Gel” diyor, “Gel”. Kahvenizi içip içeriye dalıyorsunuz ve o çerçeveler içerisinde kayboluyorsunuz.  Şimdi zaman kavramı yok. Beyniniz farklı bir yerde ve sizin hayatınız bu noktada tatile çıkmış durumda.  Tahta çerçeveler içinde farklı yaşamları yaşıyorsunuz zihninizde.  Madamın gençlik resimleri, eşi , çocukları… Ve şimdi madam ve eşi yok. Mekanı çalıştıran oğlu var. Onu  anlatıyor bize çarpık Türkçesiyle. Birden oranın sahibi “ Madam” oluyorsunuz.  Kâh dikiş dikiyor, kâh kahve dövüyorsunuz dibekte. Gülüyorsunuz onun gibi ya da ağlıyorsunuz onun gözlerinden. Sonra bir bakmışsınız ki bir hayat bitmiş acı ve tatlısıyla siz yine dış kapısındasınız kahvehanenin. Kendi hayatınızın içindesiniz yeniden.
*                                    *                          *
         Hemen karşıda bir Türk Kahvehanesi var. Nefise Karatay’ ın babası çalıştırıyor bu kahvehaneyi. İki katlı taş bir bina üst katı ev olarak kullanılıyor. Altı kahvehane. Burası ise her şeyi ile beyaz. Bina beyaz, içinde ve dışında bulunan bütün ahşap sandalye ve masalar beyaza boyanmış. Yer yer beyaz boyalar dökülmüş ve ahşabın asıl rengi bu değişime kızar gibi çıkmış ortaya. Kahvehanenin zemini  beton. Kısmen patlamış beton zeminin aralarından toprak görünüyor.   Kahvehanenin ortasında kocaman eski bir buzdolabı duruyor. Mekânın cam olan kısımlarına masa ve sandalyeler yerleştirilmiş. Duvar, kısa kısa notlar yazılmış kağıt parçalarından görünmüyor. Pek çoğu sararmış kağıtların ve yazıları silinmiş. Keşmekeş dağınık bir ortam yani. Çaylarımız geliyor. Burada çay içmeden olmaz tabii ki. Kahvehane tabakları ve bardakları aynı tip kırmızı çizgili tabak ve ince belli bardak .  Çayın tadı ise mükemmel.
Devam edecek…
 


11 Kasım 2011  21:23:39 - Okuma: (1094)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik