Yazı

Kuşadası
Kuşadası 

Asil S. Tunçer

Trafik Lambası Olmayan Ölüm Kavşakları

Tarih 04 Eylül 2011. ADÜ Turist Rehberliği Bölümü son sınıf öğrencilerinin bölgedeki turlarını tamamladım; müstakbel meslektaşlarımı Sart’tan Bergama’ya uğurladıktan sonra çok önceden ayarlanmış tur programım için Kuşadası’na dönüyorum. Yolda en az 3-4 kaza. Yaralanmalar ve muhtemel ölümler. Otobüslerde oturacak yer yok. İnsanlar ayakta. Trafik keşmekeş. Malum bayram (9 gün) tatili son günü.
 
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra geç saatlerde eve ulaşabildim. Ertesi günü için dinlenmem lazım; kendimi doğruca yatağa atıyorum. Zaten ayak bileğim şiş zira son bir haftadır günde rahat 15-16 saat sürekli ayaktayım. Büyük oğlum sabah erkenden İzmir’e dershaneye gidecek; otobüs biletini akşamdan alması lazımmış!  
 
Benden hayır yok, hanım arabaya atlıyor; ufak oğlan Asilhan da dondurma aldırmak için arkaya. Dönüşte Meram Sitesi’nden Ceren Sitesi’ne uzanan Kemer Caddesi’nden Boyalık yani Özer Türk Stadyumu’na doğru dönmek için orta yuvarlakta duruyor. Sola doğru hafif dönük durumda yolun karşı tarafını kontrol ediyor. 
 
Aynı istikametten yani yolun bu tarafından ama sol tarafta seyrederek hızla gelen araç bizim araca arka kayar kapı ile arka tekerlek tarafından son sürat vuruyor. Bizim araç çarpmanın etkisiyle yuvarlağın orta yerinde 120 derece geriye dönüyor. Hanımda emniyet kemeri bağlı ama maalesef ufaklık ki çok hareketlidir kerata, kemeri bağlı olmadığından darbeyle birlikte aracın içindeki metal aksamlara çarpıyor başını.
 
Henüz dalmışım ki telefonum çalıyor; kaza haberini alıyorum. Uyku sersemliği ve kötü haber ile yataktan fırlıyorum. Bir yandan giyinmeye çalışıyorum diğer yandan taksi çağırıyorum. Bayram tatilinin son günü; durakta taksi yok. Komşulara bakınıyorum araçları olan evlere bilhassa; ne yazık ki evlerde ışık yok; arabalar yerinde değil. Normal, bayram tatili (9 gün). Herkes dışarıda.
 
Büyük oğluma usulca söylüyorum. Kayınvalidem meraklanıyor; soru sormaya başlıyor: “Benzincide mahsur kalmışlar, oraya gidiyorum” diyorum. Yandaki komşum Sabahattin ağbiyi uyandırıyorum. Onun da misafirleri varmış; işten gelmiş ve henüz yatmış. 
 
Özer Türk Stadyumu’ndan sonraki ilk kavşak olan kaza mahalline gidiyoruz. Aracı tarif etmeye lüzum yok ama arka koltuktaki kanları görünce aklım başından gidiyor. Hanım ve oğlan hastaneye kaldırılmışlar. Ben de arkalarından gitmek istiyorum. Polis araç sahibi olduğum için bana sorular soruyor. Bu arada kaskoya haber vermem lazım. Bunun için öncelikle alkol muayenesi yapılıp yapılmadığından emin olmalıyım. 
 
Sigortayı aramam lazım ama o haleti ruhiye içinde kimi, nereyi ve hangi numaradan arayacağımı şaşırıyorum. Aklım oğlanda, araçtan sağ çıktığını öğrendim ama sonrasını bilmiyorum. Hanımın cep cevap vermiyor. Ya telefon yanında değil ya da bana acı haber vermek istemiyor. Kafamın içinde onlarca soru dolaşıyor, bir taraftan da sigorta, kasko prosedürü için gerekenleri yapmak için kafamı toparlamaya çalışıyorum.
 
Telefon elimde, parmaklarım tuşların üstünde ama gözlerim yaşlı rakamları görmüyor; parmaklarım tuşlara basamıyor. Kaskoyu aradığımda hemen karşıma bir görevlinin çıkacağını düşünüyorum ama öyle değilmiş; yol ortasında onca gürültünün arasında menüyü dinlemek ve doğru tuşları girip gerekli yere yönlendirilmek zorundasınız. Bu sağlam kafayla bile zor yapılacak bir işken eşi ve çocuğu kaza geçirmiş bir eş ve babanın psikolojisiyle nasıl başarılabileceğini varın siz tahmin edin.
 
Hastaneye gitmek eşimi ve oğlumu görmek istiyorum ama nafile. Trafik polisleri aracı çektirip yolu boşaltmak zorunda olduğumu söylüyorlar. Kaskonun o saatte bana verdiği numaradan çekici çağırıp aracı çektiriyorum. Bu arada sürekli aradığım eşime ulaşıyorum. Sağlık haberlerini alıyorum. Sırtımdan ter boşanıyor. Sonra meraklanıp sürekli beni cepten arayan kayınvalideme olayı hafifleterek anlatmaya çalışıyorum. Büyük oğlum Ali daha fazla kendisini kandıramadığından ve benim gecikmemden işkillenip ağlamaya başlamış.
 
Bir taraftan onu yatıştırmaya diğer taraftan hastaneye yetişmeye çalışıyorum. Önümdeki her iki araç ta anormal. Sağa sola yalpalayarak, gerekli gereksiz frene basarak insanı tedirgin ediyorlar hem de çok yavaş seyrettiklerinden yolu tıkıyorlar. Belli içkililer. En fazla alkol kontrolü yapılması gerekli bir gecede ne yazık ki yok ve çoğu sürücü bu akşam alkollü, direksiyon başında.
 
Hastaneye giderken kafamda onca tablo oluşuyor. Ayrıca oğlumun kazadan önceki son dakikaları gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor: “Hoş geldin baba, turun nasıl geçti?”, “bana bir şey getirdin mi?”, -Hayır babacım, inan fırsatım olmadı, üzgünüm, yarın alırım söz. Baba yaaa, keşke bir dondurma alsaydın, çok canım çekmişti!”. Evet, keşke bir dondurma alsaydım. Neden almadım veya nasıl aklıma gelmedi? Her zaman tur dönüşü boynuma sarılan oğlum bana küstüğünden boynuma sarılmamıştı bu sefer. Ya ona bir şey olsaydı ben şimdi ne yapardım?
 
Hastaneye onlarca keşke dolu pişmanlıklarla ve karmaşık duygularla ulaştım. Acildeki doktor sağ olsun gerekli müdahaleyi titizlikle yapmış. Kendisine (Dr. Kemal Demirel) buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Eve gelemiyoruz çünkü polisler ifade almak için oğlumu bekletiyorlar. Şu sakat uygulamaya bakın. Biz can derdindeyiz; polis ifade derdinde. 12’sine basmamış bir çocuk ve üstelik bir kaza geçirmiş, korkmuş, ağlıyor ama olsun polise ifade vermesi lazım. Neden? Annesinden şikâyetçi mi, değil mi? Yetmiyormuş gibi sargılar, kan ve gözyaşı içinde polis karakoluna götürülüyoruz. Orada ne kadar bekliyoruz bilmiyorum.
 
Nihayet evdeyiz. Evde herkes benzer ruh haliyle bekleyiş içinde. Doktorumuz “çocuğunuzun uyumaması lazım, yaklaşık her 2 saatte bir uyandıracaksınız, en ufak bir baş dönmesi ve kusma durumunda hemen tekrar bize getireceksiniz” dedi. Sabahlıyoruz; kâh uyuklayarak, kâh kısa süreli dalıp sıçrayarak… En uzun ve zor gece olduğu gibi sabah da çok geç oluyor bizim için. Eşimin vücudunda darbeye bağlı travma var ama o oğlana odaklandığından asıl ertesi günü ağrılarını hissetmeye başlıyor.
 
Sabah mışıl mışıl uyuyan canım oğluma bakarak evrak temini için polis karakolu, hastane ve servis arasında mekik dokuyorum. Ben, kayınbiraderim Hasan ve eşim Rukiye o günü eksik evrak ve formaliteleri tamamlamakla geçiriyoruz. Üzüntümüzü bir yana, oğlumuzu da evde annemle büyük oğlum Ali Rıza’ya bırakarak dökülüyoruz sokaklara… Kaza yerine gitmek için nasıl arabaya ihtiyaç duymuştum şimdi de aynı. Yine arabanın lazım olduğu ikinci bir gün. Karakol bir yerde, hastane bir yerde, servis başka bir yerde… Allahtan bu sefer taksi bol.
 
Bu üzücü olaydan nasıl bir ders çıkardım: 1) Kuşadası’nda kavşaklarda çok dikkatli olmanın gerekliliğini… Çünkü ilçedeki ışıksız kavşaklar kazalara, Allah korusun, ölümlere davet çıkarıyor. Kendinden emin olsan bile karşındaki sürücünün uyuyabileceği, sarhoş olabileceğini düşünmem gerekiyor -Kuşadası’nda bilhassa gece belli bir saatten sonra; 2) Aracın varsa mutlaka aile bireyleriyle birlikte basit bir kaza tatbikatı yapmanın gerekli olduğu ki kaza anında ve sonrasında nelerin yapılmasının lazım geldiğini iyi bilmek gerekiyor; 3) Ne olursa olsun ailemi, yakınlarımı, sevdiklerimi ihmal etmemem gerektiğini…
 
Bu tatsız olay yüzünden de rutin her hafta başı değiştirdiğim yazımı değiştiremedim. Kendime ancak gelebildim. Gecikmenin sebebinden de sizleri haberdar etmek ve başımızdan geçen bu üzücü kazayı, yaşadıklarımızı sizlerle paylaşmak istedim. Sizlerden ricam lütfen yaşadığınız kasaba ve kentlerdeki trafik ışığı olmayan kavşaklar için yetkililere başvurarak olası kaza ve belaları önlemeye çabalamanız. Duyarlılığınız için teşekkür.
 
Sevdiklerimizi kaybetmemek ve arkalarından üzülmemek için bunu yapmak zorundayız. Paranın satın alamayacağı 1-2 şeyden biri olan aileniz için an azından. Tanrım sizi sevdiklerinize, sevdiklerinizi de size bağışlasın!


19 Eylül 2011  01:43:52 - Okuma: (419)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik