Yazı

GÖKÇEADA -I-
GÖKÇEADA -I- 

Ümran Songun

Kıskançlığın Kibiri

        Suriye'’nin çöllerinde Şeytan öğrencilerine şunları anlatıyordu: ''İnsanoğlu her zaman kendisi için iyi bir şeyler yapacağına, başkalarının kötülüğünü istemekle meşguldür.''
Ve söylediklerini öğrencilerine göstermek için çölde dinlenmekte olan iki adam üzerinde bir deney yapmaya karar verdi.
Şeytan, adamlardan birinin yanına yaklaştı ve ''Buraya senin dileklerini gerçekleştirmeye geldim.'' dedi; ''Benden ne dilersen gerçek olacak. Arkadaşın da bu dilekten aynı senin gibi yararlanacak, yalnız ona her ne dilediysen onun iki katı verilecek.''
Adam uzun bir süre sessiz kaldı ve sonunda şöyle dedi: ''Arkadaşım benden daha mutlu ve kazançlı olacak çünkü ne dilersem dileyim o benden iki kat fazlasını alacak. Bu yüzden ben de ona bir tuzak hazırladım: Tek gözümü kör et, işte senden bunu diliyorum.” ( Paulo Coelho)
 
              Otobüs yolculuğunu seviyorum. Çünkü yol boyunca bir kitabı aralıksız okuyabiliyorum. Kitapla bütünleşiyorum. Onu içimde yaşayabiliyorum. Tabiî ki yanımda oturan insan, benim zamanımı konuşmalarıyla çalmazsa.
            O gece İzmir otogardan Çanakkale -Ecebat’ a gitmek üzere otobüse biniyorum. Otobüs dolu; çünkü İstanbul’ dan geliyor. Koltuk numaram on sekiz. Koltuğumu bulup oturuyorum. Otobüs bekliyor, çıkması gereken saat 1:00 olmasına rağmen hala bekliyor. Yolcular tedirgin homurdanıp kendi aralarında konuşup kızıyorlar. Otobüse henüz bindiğim için konuyu anlamaya çalışıyorum. Etrafıma bakınıyorum. Saat 1:15 ve otobüs hareket ediyor. Aşağıya inip biraz da orada bekliyoruz. Muavin koşarak otobüsten uzaklaşıyor ve bir süre sonra geliyor. Şoförle konuşmasını duyuyorum. “ 17 numara yok bulamadım, daha fazla beklememize gerek yok.”
       Otobüs hareket ediyor. Önümde oturan yaşlı karı koca durumu anlamaya çalışarak şoföre soruyor: “ Neden bu kadar bekledik şoför efendi?” Birden hiddetleniyor şoför: “ Kes sesini be. Bir de seninle mi uğraşacağım. Atarım arabadan seni görürsün” gibi sözler sarf ediyor çirkin ve edepsizce. Tüm otobüs susuyor. Yaşlı adam soruyu sorduğuna pişman oluyor. Yüzü ağlamaklı bir halde. İçim kıyılıyor. Yerimden kalkıp ona eğiliyorum. Koluna hafifçe dokunup: ”Konuyu anlamadım ama üzülmeyin. İndiğimiz yerde şikâyetimizi ve şoförün edepsizliğini bildiririz.”  diyorum. Ağlamaklı  bir halde yüzüme bakıyor ve kafasını öne doğru evet anlamında sallıyor.
     Ha bu arada on yedi numara benim yanımdaki koltuk. Anladığıma göre yolcu gelmemiş. Ya da yetişemeyip otobüsü kaçırmış. Yani yaşasın diyorum içimden. Bendeki bencilliğe bakın. Daha rahat gideceğim ya. Konuşan olmayacak (oh oh). Ayağımı da uzatabileceğim. İki koltuğa da yayılacağım yani. Sonra düşünüyorum. Kim bilir ne oldu? On yedi numarada oturan insanın başına ne geldi. Hani ben bu duruma sevinirken belki de o, bu gece hayatının en kötü anını yaşıyor. Tanımadığım on yedi numara için dua ediyorum:” Sakın başına kötü bir şey gelmiş olmasın. Sadece bu gece yola çıkacağını unutmuş olsun ya da otobüsün kalktığı yeri bulamamış olsun. Nasıl olsa bundan sonra kalkacak olan otobüsle gelir.” 
       Kitabımı açıp okumaya başlıyorum. “Aşk Kuantumu”. Nuray Sayarı yazmış.  Kitap “şükür” ve “ teşekkürler”le başlıyor.  Allah’ a kaderi için, anne babasına doğumuna vesile oldukları için, ve kayınvalidesine eşini dünyaya getirdiği için teşekkür ediyor. Ne kadar güzel.  Keşke dünyanın tüm insanları bunları yapabilse. Ve harika bir vaatte bulunuyor. Olmaz değil, her şey insanın kendi elinde.  Söylediğimiz her söze ve dualarımıza dikkat etmemiz gereken bir çekim yasası var. Bir de döngülerden söz ediyor tabi ki bu döngüleri de yaratan bizim düşünce gücümüz. Ve diyor ki: “ Size siz olmayı teklif ediyorum. Zira bu bedeninizde siz, siz olmazsanız, sizi öncelikle siz kaybetmişseniz, sizi eşiniz, aşkınız ya da başkaları nasıl bulsun? Her şey insanın kendisinde başlar!”
    Kendini sevmekle başlamalı insan ve sonra her şey kendiliğinden oluşur. Kitap oldukça sardı beni hatta içindeki testleri yapıyor cevapları arıyorum kendimde ve yazdıklarını düşüncelerimde oluşturmaya çalışıyorum.
     Ne de çabuk Çanakkale’ ye gelmişiz ve hatta feribottayız. Yukarı çıkıp çay alıyorum kendime. Yavaş yavaş gün ışıyor. Karanlık yerini aydınlığa bırakırken ağaçlar, binalar yavaş yavaş seçilmeye ve görünmeye başlıyor. Serin esen rüzgar beni kitaptan uzaklaştırıyor. Kendi içimden çıkıyorum sanki aydınlanan günle beraber. Etrafıma bakıyorum. İnsanların kimi otururmuş yanındaki ile sohbet ediyor. Kimi oradan oraya koşuşturuyor. Çocuklarının peşinde koşan anne babaları görüyorum. Çocuklarının her isteğini yerine getirmek için büründükleri şekiller beni güldürüyor. Ve bu durum beni üzüyor çünkü zeki fakat ne istediğini bilmeyen garip bir nesil yetişiyor şu an. En basit ifadeyle çocuklar  ne zaman akşam yemeği yeneceğini ya da ne zaman kahvaltı yapılacağını dahi bilmeden yetişiyor. Çünkü onlar ne zaman ne isterlerse o zaman yiyorlar. Ne zaman ne yapılacağına onlar karar veriyor. Ana babalar da doğru yaptıklarını sanıp onları üzmemek adına her şeyi yapıyorlar, bilinçsizce ve amaçsızca. Daha doğrusu farkındasızca.
          Ecebat’ a yaklaşınca feribotta, otobüsten iniyorum . Feribottan inip birkaç adım ilerde duran  minibüse  biniyorum. Gökçeada’ ya gitmek üzere ikinci bir feribota bineceğim yer olan Kabatepe’ ye gidiyorum. Feribota binmek için  araçlar uzunca bir kuyruk oluşturmuş. Bu sefer kalabalık daha fazla çünkü 15 Ağustos, Meryemana’nın ölüm yıldönümü.
Yerli, yabancı pek çok insan Meryemana için Gökçeada’ da yapılacak olan ayin ve eğlenceye gidiyor.  Yaya olduğum için ben çok fazla beklemeyeceğim. Bu arada yan tarafımdaki koltukta oturan iki kişinin konuşmasına tanık oluyorum. Anladığım kadarıyla yolculardan birisi Gökçeada’ya ilk kez gidiyor diğeri de Gökçeada’ da oturan birisi ve yanındaki kişiye Gökçeada’ yı anlatıyor. Diyor ki: “ Gökçeada’ da sörf alanı oluşturdular ve orada bulunan bütün kuşlar o alanı terk etti. Kuşların gitmesiyle bölgede acayip bir şekilde böcekler ve sinekler türemeye başladı. Bütün ada bu durumdan etkilendi hepimiz çok rahatsız olduk. Şimdi sörf alanını kapattılar ve o bölgeyi eski haline getirmeye çalışıyorlar.”  
        Düşünüyorum da aslında doğada bir denge var o denge bozulduğu an ortam yaşanmaz hale geliyor. Demek ki ekolojik yapıya dokunduğunda denge bozuluyor ve biz insanlar kendi kendimizi yok etmek için elimizden geleni yapıyor tüm dengeleri alt üst ediyoruz.
Feribot limana yanaştığında biletimi alıp feribota biniyorum. Feribota binen araçları izliyorum. Artık  daha fazla araç alabiliyor feribot çünkü; araçların binebileceği bir ikinci kat daha var. Büyükçe bir balkona benziyor ikinci kat. Önce balkonun uç kısmı aşağı iniyor ve araçlar oradan yukarıya çıkıyorlar. Sonra üzerindeki araçlarla aşağı inen uç kısım tekrar yukarıya çıkıyor ve alt kat sıra ile dolmaya başlıyor. Otobüs, kamyon gibi büyük araçlar ortaya sıralanıyor ve taksi gibi küçük araçlar da kenar kısımlara düzenli bir şekilde yerleştiriliyor.
       
       Yeni gelen feribotlar oldukça hızlı. Bir buçuk saatte Gökçeada’ya ulaşıyor. Daha önce Gökçeada’ya gitmek üç saati buluyordu. Kitabıma dalıyorum tekrar. Nuray Sayarı diyor ki: “ Kuantum yasasında kişiler yoktur, enerjiler vardır. Bu bakımdan siz kim olursanız olun, o enerji düzeyinde değilseniz kendinize çekemezsiniz. Olumlu duyguların frekansı yüksektir, olumsuzların ise düşük… Siz hep yüksek frekansta olursanız sesinizi daha iyi duyurabilirsiniz hatta kendinize bile.”  
 
        Ve bir de şu hoşuma gitti. Diyor ki : “ iki insanın ilişkisinde önemli olan kişinin kendini karşısındaki kişi üzerinden anlaması ve bulmasıdır.” “ Kadının ve erkeğin evliliklerinde ve ilişkilerinde kendilerine ait odacıkları olması lazım. Birbirinizin bardağını doldurun ama aynı bardaktan içmeyin; ekmeğinizden verin birbirinize ama aynı somundan ısırmayın… Birlikte şarkı söyleyin; lakin birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin. Sazın telleri de yalnızdır ve armoni içinde aynı melodiyi seslendirir… Birbirinize kalbinizi verin ama karşılıklı kilitleyip saklamak için değil! Sadece hayatın eli o kalbi saklar! Birlikte durun ama yapışmayın, tapınakların sütunları da bitişik değildir.”
 
      Demek ki insanoğlu bu dünyaya kendini bulup tanımaya geliyor o halde önce kendimiz olmamız gerekiyor. Başka hayatlar değil karışıp karıştırmamız gereken kendi hayatımızın çözümünü görüp kendimiz olmak, kendimizi tanımak, sevmek ve özgürlüğü yaşayıp yaşatmak olmalı amacımız. O zaman bu yüksek frekansla ulaşamayacağımız şey ne olabilir?
 
       Gökçeada kıyılarına yaklaştığımızda, tüm kıyı boyunca çıplak , ağaçsız dağa doğru uzanan kuru toprak parçası görünüyor. Nedeni ise dışarıdan gelecek olan herhangi bir tehlikeyi daha net görebilmek. Yani korunmak amaçlı çıplak bırakılmış topraklar.
Kardeşim karşılıyor kıyı da beni. O benim en küçük kardeşim, canımın bir parçası…Sarılıyoruz, özlemişiz kokumuzu bile. Uzunca bir zaman olmuş görüşmeyeli belki de daha çok özlemlerimiz sürecek hayatımız boyunca. Çünkü; O şimdi vatanı için Libya karasularında…

18 Eylül 2011  16:54:31 - Okuma: (759)  Yazdır




İstatistik