Yazı

30 AĞUSTOS ZAFER ve RAMAZAN BAYRAMI
30 AĞUSTOS ZAFER ve RAMAZAN BAYRAMI 

Asil S. Tunçer

KÜLTÜREL GELİŞİM ve SOSYAL BİRLEŞİM

Kültür hareketliliğin en önde gelen özelliklerinden biri sosyal dinamikleri içinde barındırmasıdır. Toplumun dışında kalan ve ondan bağımsız hareket eden kültürel bir olgudan bahsedilemez. Toplumların yaşam tarzını ve toplulukların kültürel düzeyini biçimlendiren de toplumsal ve kültürel değişmelerdir. Toplumlardaki bu hareketlilik toplumların özel tarihsel süreçleriyle de ilgilidir.
 
Orta Asya’dan Ön Asya’ya Türk, Fars ve ardından Anadolu’da şekillenen Arap kültür birleşimi ile Ön Asya’dan Anadolu’ya gelen ve henüz tam özgünlüğünü yitirmemiş ama yeniden şekillenmiş Türk kültürü; yaşam tarzı, dili ve töreleriyle Anadolu’ya egemen olmuş ve bu egemenliğini sürdürmektedir. Batı’ya yayıldıkça bir yandan Anadolu’daki yerel unsurlarla diğer yandan Batılılar ile temas sonucunda Türk kültürü ve toplumsal yaşamı dörtlü bir birleşim; Türk, Fars, Arap, Anadolu mozaiğini oluşturmuş, İslami meziyetlerini Tanzimat ile beraber Batı ile karşılaştırma, karıştırma sürecini yaşamıştır. Cumhuriyet onun gerek sosyal, gerek kültürel ve gerekse tarihi süreçte geldiği en son noktadır.
 
Türk unsuru; başlangıçtan beri zamanla azalan ve ara sıra hatırlanıp çoğaltılan bir etkinlik, bir kültür birikimi ve toplumsal yaşamının genel çizgisi içinde egemen bir unsur olarak varlığını devam ettirmiştir.
 
İslam unsuru; İslamiyet’in kabulü ile Türklerin toplumsal ve kültürel yaşamında yeni bir dönemin başlangıcı olmasıyla açıklanabilir. İslam dini ve beraberinde getirdiği değer ve kurumlar, Türk kültürünü ve yaşam tarzını etkisi altına almıştır. Özellikle Osmanlı döneminde bu unsurun öğeleri Türk geleneksel yaşamının temel öğeleri gibi gösterilmiş dili ve tarihi ile Türklüğün tüm geçmişi unutturulmak istenmiştir. Atatürk döneminde Türk değişim hareketinin getirdiği laiklik ilkesi İslam unsurunun devlet ve toplum yaşamındaki düzenleyici etkisini azaltmış bu unsurun dar anlamdaki din öğesi dışındaki tüm öğelerini Türk kültüründen arındırmıştır.
 
Yerel unsur; Türklerden önce Anadolu’da yaşayan toplumların ve ulusların bıraktıkları tarihsel yapıt ve toplumsal değerlerin bir birikimi olan kısmıdır. Bu unsur Türk kültürünü az-çok etkilemiş ancak bu unsurun Türk kültür birleşimi içindeki etkinliği Cumhuriyet dönemine kadar az oranda kalmış ya da bu etkinin pek farkına varılamamıştır.
 
Ancak Cumhuriyet döneminde Türk toprakları üzerinde yaşamış önceki halklar ki bunların içinde Hititler gibi Sümerler gibi Türk soyundan geldikleri yönünde güçlü kanıtlar olan toplumların da bugün ki biz modern Türkiye Cumhuriyeti ulusunun üzerinde kültürel etkileri olduğu kabul edilmeye başlanmıştır. 
 
Dolayısıyla yaşadığımız topraklarda artık göçebe bir toplum değil gerçek konar bir toplum olduğumuzu doğal olarak da yaşadığımız toprakların yurdumuz olduğunu, bunun aksini iddia edenlere Anadolu’daki uygarlıkların haklı ve doğal mirasçısının biz Türkler olduğu tezini Kurtuluş Savaşı’yla ispatlamış bir ulusuz.
 
Osmanlı unsuru; başlangıçta bir hanedana bağlılıkla simgelenen ve sosyolojik anlamda bir birlik olmamasına karşın, daha sonra Türk gelenekselliği, İslam unsuru ve Batı-Osmanlı etkinliği ile karma bir unsur olarak mimarisi, edebiyatı, sanatı ve dili ile toplumsal ve kültürel yaşamda kendine özgü bir model oluşturmuştur.
 
Bu unsurun “meşrutiyet” idaresine dayanan ve siyasi bir ideoloji olan “Osmanlılık” yanı ise, 19.yüzyılın “Ulusçuluk” akımı ile temellenen düşünsel yapısı ve değer yargıları karşısında başarısızlığa uğramıştır.
 
Batı unsuru; iki yüz yılı aşkın bir süredir Türk toplumsal ve kültürel yaşamının gündemini işgal eden Batılaşma, Tanzimat ve Meşrutiyetin bir anlamda devamı niteliğinde olan Atatürk döneminde de Türk değişim hareketinin de yönü ve amacı olmuştur.
 
İstanbul’un alınmasıyla Batı’ya aralanan kapıdan Batı ile tanışma olanağı bulan Osmanlı Devleti’nin yönetici ve aydınları, başlangıçta Batı’nın değer ve kurumlarını pek önemsememişler, bunların toplumsal yaşamdaki etkinliklerini hiç düşünmemişlerdir. Bu yüzden Avrupa’da liberal düşüncenin temelleri oluşturulurken, edebiyat, felsefe ve bilim alanında atılımlar yapılırken Osmanlı Devleti 1683 yılında Viyana duvarları önünde duraklamanın şaşkınlığını yaşamıştır.
 
İkinci Viyana kuşatmasından sonra peş peşe gelen yenilgiler, Osmanlı yönetici ve aydınlarında, taklit yoluyla da olsa Avrupa’nın gelişmişliğinden yararlanma düşüncesini doğurmuştur. Önceleri askeri alanda başlatılan Batı benzeri düzeltimler, daha sonra devlet kurumlarına da getirilmiştir.
 
Bu üstyapı kaçınılmaz sonucu olan Batılı değerler, Osmanlı geleneksel ve dinsel düzeninin sınırlarını zorlamış, ancak toplumun gelenek ve göreneklerinin yeni değerlerle değiştirilmesi mümkün olmamıştır. Diğer bir deyişle, yapılmak istenen yenilikçi atılımlar, halkın sosyal yapısı gereği, tabandan gelen bir isteklilik ile desteklenmediği için beklenen modernleşme ya da çağdaşlaşma gerçekleşememiştir çünkü belirli bir düşünce yapısına ulaşamamış Osmanlı kimliğindeki Türk toplumu yenilikleri izleyecek, onları uygulayacak ve sahip çıkacak durumda olamamıştır. Halk, Batılılaşma ve Batılı gibi olmanın kendilerine neler getireceğinin farkına varamamış, biçimsel nitelikli bir Batılılaşma hevesi ile geçmişin tutucu geleneklerini sürdürmüştür.
 
İkinci Meşrutiyet döneminde, biraz da siyasal güç ile toplum yaşamına sokulmaya çalışılan Batılı ya da çağdaş değer ve kurumlar toplumun geniş tabanında bir değişim meydana getirmemiştir ama başlatılan girişimler Cumhuriyet döneminin toplumsal ve kültürel değişim hareketine temel olmuştur.
 
Atatürk Dönemi toplumsal ve kültürel değişim hareketleri, Osmanlı dönemindeki “ıslahat” ya da “reform” adı altında yapılan yüzeysel düzeltmelerden farklı olarak siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla Türk toplumunu bütünüyle değiştirmeyi öngören eylemler dizisi olmuştur. Amaç; toplumsal yapısı çağdaş Batılı toplumların çok gerisinde kalmış Türk toplumunu geri kalmışlık koşullarından arındırmak, geleneksel ve dinsel kalıplar içinde sıkışıp kalmışlığından kurtarmak ve çağın bilim, kültür ve yaşamına getirmekti. Bu amaca ulaşmak Türk toplumu için bir tercih sorunu değil, olması gerekeni olur duruma getirme zorunluluğu şeklinde zuhur etmiştir.
 
Burada kendiliğinde ivme kazanan bir değişim hareketinin siyasal amacı ve insan haklarına dayanan demokrasiye varma hedefi göz ardı edilmemelidir. Saltanat ve Hilafet kaldırılarak siyasi iktidarın kaynağı insanileştirilmiş, tarih boyunca – özellikle Osmanlı döneminde – “kul” olan Türk insanına, yönetimde söz sahibi olma hakkı verilmiştir. Laiklik ve ulusal egemenlik ilkesi ile çağdaş devletin temeli atılmış, Cumhuriyet ve demokrasi büyük ölçüde özdeşleştirilmeye çalışılmıştır.
 
Değişimin siyasal amacından başka insana ve topluma yönelik amacı da söz konusudur. Bu Türk insanını ister toplumdan, ister kendi düşüncesinden kaynaklansın, akıl gerekleriyle bağdaşmayan doğmalardan kurtarmaktır. Bu amacın gerçekleştirilmesinde yine laiklik ilkesi temel olmuş, Türk insanında, dinsel bağlılığın getirdiği “ümmet” kavramı yerine “ulus” bilinci yaratılmıştır. Böylece, geniş bir dünya görünüşüne sahip eğilim ve yeteneklerini özgürce geliştirebilecek, kişilik sahibi çağdaş bir insan oluşturulması istenmiştir. Bu nedenle kurumlarda ve kurallarda düşünülen değişiklikler yoluyla toplumsal yaşamın çağdaş anlayışla düzenlenmesi düşünülmüş, toplumun ve insanın değişmesi ön planda tutulmuştur.
 
Laik ve ulusal bir eğitim, çağdaş toplum gereksinimlerini karşılayan bir hukuk reformu, Batı uygarlığına girmenin koşullarından biri olan yazı değişimi, Arap ve Fars kültürleriyle bağları kopararak ulusal kültürü çağdaşlığa yaklaştıran dilde arınma, bir uygarlık değiştirme atılımı ve simgesi olan giyim-kuşam değişikliği, kültürel kalkınma ve çağdaşlığın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülen güzel sanatlardaki etkinlikler bu amaca ulaşmanın araçları olmuştur.
 
Türk değişim eylemi, böylece, çağın insan ve toplumunu özgürlüğe götüren düşünce ve görüşleri ve bunların gerektirdiği kurumlaşmayı benimseyerek, çağdaş bir düzen getirmeye çalışmıştır.
 
Öte yandan devrim ya da toplumsal değişmenin yarattığı yeni koşullar, bu koşullara uyum sorununu da beraberinde getirmiştir. Geleneksel bir toplumun aynı yöndeki toplumsal ve kültürel birikimlerinin tümüyle kaldırılamaması uyumsuzluğun başlıca nedeni olmuştur. Bunun için, uygar dünya ile açılan mesafenin bir an önce kapatılması gereği bazı zorlayıcı yöntemlerin uygulanmasını zorunlu hale getirmiştir. Fakat daha sonra zorunlu olarak başlatılan değişmeler toplumsal gelişmenin hazırladığı yeni istekler ile halka mal edilerek sürdürülmüştür. Buna rağmen girişilen toplumsal ve kültürel değişim hareketlerinin tümünün başarıya ulaşamamıştır.
 
Dün olduğu gibi, bugün de, Doğu ile Batı, dindarlık ile laiklik, gelenek ile yenilik arasında uzlaşma sağlayamayan bazı gruplar; uygarlık ile kültürü, yabancı kültür ile ulusal kültürü, irtica ile köke bağlılığı, değişen ile değişmeyeni birbirine karıştırmakta ve bu grupların düşünce ve eylemlerine egemen olan gelenekçi toplum kalıntıları, laik cumhuriyet başta olmak üzere demokrasiyi de akılcılıktan uzak tutmaya çabalamaktadır.
 
Oysa Türk ulusunun toplumsal ve kültürel değişim hareketi; felsefesi, toplumsal özü ve uygulama yöntemi ile bağımsızlık içinde çağdaşlaşma, ulusal bir kimlikle ulusal bir devlet olarak çağdaş ülkeler arasında yer alma çabasıdır. Hedef değişmemiştir. Bu hedefe ulaşmaya sağlayacak itici ve yönlendirici ilkeler hala geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle yeniden yapılanmalara ve yeni arayışlara gerek yoktur. Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve toplumu ile her türlü yeniliğe açıktır. Yapılacak iş; Atatürk’ün bıraktığı yerden devam ederek gösterdiği hedefe ulaşmaktır.
 
Atatürk ya da Türk değişim hareketinin gerçek anlamını kavramış olanlar, değişimin getirdiklerini her zaman koruyacak ve onları çağdaşlığa götürecek güçte olacaklardır. Atatürkçü düşünce sistemi, sistemin değişmeye ve gelişmeye yönelik karakteri ile “İnkılâpçılık” ilkesi bu gücün değişmez kaynağı olmaya devam edecektir. Bu güce her zaman gereksinim duyacak ve damarlarımızda dolaşan asil Türk kanında bulacağız.
 
Cumhuriyetin ebediyeti, vatanın bölünmezliği ve Türk ulusunun kayıtsız şartsız egemenliği ancak yine Türk ulusunun kararı, azmi ve tam bağımsızlığı için vereceği her türlü mücadeleye bağlıdır. Hiç kuşku yoktur bu ulus daha ilkokul çağlarında Türklük andını her sabah içmiş, İstiklal Marşıyla da tam bağımsızlık yemini etmiştir. Bu utkundan ve yolundan onu hiçbir şer güç ve emperyalist emel saptıramayacaktır.
 
Yarın sabah bayram namazında Atatürk’ümüz ve bugüne kadar canını kanını bu vatan için feda eden onun silah arkadaşları için de dua etmeyi unutmayalım çünkü Türkiye, Atatürk’ü Allah’a gerisini ise Atatürk’e; onun silah arkadaşlarına ve şehitleriyle gazilerine borçludur. Bir de o kahramanları doğuran analara.
 

30 Ağustos Zafer ve Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun! Çifte Bayram Yaşıyoruz; Ne Mutlu Bize…



29 Ağustos 2011  23:35:36 - Okuma: (483)  Yazdır




İstatistik