Yazı

Turizmin Değişen Yüzü
Turizmin Değişen Yüzü 

Asil S. Tunçer

Turizm konukseverlik yönünü biryana bırakıyor tam aksine gün geçtikçe daha ticari ve daha maddeci olguları içinde barındıran bir uğraş haline geliyor.

Satış ve reklam sektörleri başta olmak üzere turizmde de müşteriyi inandırma, tüketiciyi söz konusu mal ve hizmeti satın almaya ikna hususlarında diğer sektörlerden daha farklı ve ayrılan bir taraf vardır. Bilhassa bu sektörler direk tüketim, emek yoğun ve insan faktörünün ön planda olduğu sektörlerdir. Buna bağlı olarak ikamesi güç bir faaliyet alanı ve geri dönüşümü zor yatırım alanlarıdır.   
 
Gerek dünya konjonktüründe ve gerekse yurtiçi sektörel bazda son yıllarda turizmde de türlü hile ve kandırmacalar, yalan-dolan dolu satış yöntemleri, yanıltılan tüketici ve tatminsiz turist profili sıkça karşımız çıkmaya başladı. Yani turist bazen ‘beyaz’ tabir ettiğimiz az zararlı yalanlarla kandırılıp parası çar-çur ediliyor bazen de bu olaylar ölümlere dek varan vahim sonuçlar doğabiliyor. Nasıl mı? Herkes daha az maliyetle işçi çalıştırmak ve daha fazla kar elde etmek için bu tarafa yani işçiye emek az, güç değil aksine kolay iş gibi gösterip karşı tarafa yani tüketiciye de emeği ve maliyeti yüksek, işgücü gerektiren bir çalışma gösterip karı maksimize etmeye çalışıyor.
 
Sonuçta insanın dayanma ve tahammül sınırlarını zorlayan çalışma şartları ve buna bağlı yaşanan sorunlar ortaya çıkıyor. Bazen insan öğesini görmezden gelen ve bazen de insani unsurları hiçe sayan bir işkolu ve çalışma sahası olup çıkıveriyor. Bu yönüyle turizm kapitalist bir yaklaşımla daha çok reklam ve pazarlama yöntemleriyle özündeki insani, doğal, kültürel tanınma ve tanıtma, tarihi ve arkeolojik zenginlik, macera ve spor, öğrenme ve öğretme gibi olgularıyla tüm bunları içine alan konukseverlik yönünü biryana bırakıyor tam aksine gün geçtikçe daha ticari ve daha maddeci olguları içinde barındıran bir kapitalist ve tamamen ticari uğraş haline geliyor. 
 
Bu hemencecik olmadı. 25 yıl önce turizme adım attığımda bugünden daha sade ve daha öz ürünler, daha bakir koylar ve daha az ticari sunumlar, tanıtımlar vardı. Oysa 80’li yıllardan sonra hele 90larla beraber çığ gibi büyüyen bir 4 ve 5 yıldız merakı ile tesis kurma aşkı tüm koylarımızı, eşsiz doğal güzelliklerimizi ve de denizimizi, kumsalımızı yok etti. Her geçen yıl daha metacı ve çok daha ticari unsurları içine alan turizm, kendinden başka yaklaşık 33 sektöre de lokomotif sektör olma özelliği nedeniyle diğerlerine daha çok yarayan ama kendine yaramayan bir sektör olma yoluna girdi. Başka sektörlere can veren, hayat kurtaran turizm şimdi kendi kendini boğar, kendi elleriyle yaşamına son verir hale geldi.
 
Öyle ki daha çok otel ve tesis ile inşaat sektörüne, daha çok yeme-içme (her şey dâhil sistemi örneğin) yönüyle gıda, tarım ve hayvancılık sektörüne daha çok konfor ve döşeme, iç mekân donanımı yönüyle tekstil ve ev-işyeri möble sektörlerine ve daha çok hediyelik eşya ve daha ulaşım ve yer değiştirme ile de kuyumdan, halıya veya petrolden otomotive her sektöre katkı sağlayan bu (bacasız) endüstri zaman içerisinde özündeki doğa ile baş başa olma, macera, endemik hayvan ve bitki varlığını tanıma, tarihi ve arkeolojik zenginlikleri yerinde görme ile yüzme, dinlenme ve eğlenme gibi tüm bu sektörlerden yalın ama kendine has özel niteliklerini yitirmek üzere nerdeyse.
 
Örnek; Karşıyaka’daki evimden yürüyerek Örnekköy’den Yamanlar eteklerine tırmanarak Karagöl’de çadırımı kursam veya Selçuk’taki evimden çıkıp, Pamucak’a doğru yaya yola çıksam hem Efes’in müştemilatlarını görerek hem de açık hava da yürüyerek akşama kadar Pamucak’ta yüzsem yanımda getirdiklerimle öğünümü sağsam bir reklam, satış ve pazarlama kanalına takılmadan veya her şey dâhile bulaşmadan ve de mail-orderdan mal sipariş etmeden turizm yapmış olmaz mıyım? Olurum hem de aslanlar gibi…
 
Peki, saydıklarımız nerde kaldı? Onlar işin özü değil sadece yan uğraşlar, teferruatlardı. Bu şuna benziyor. Çok lüks bir restoranda önünüze gelen süslü-püslü bir tabakta, yemeğinizin yenilecek kısmının aslında sadece tabağın orta yerindeki küçücük üç-dört lokmadan ibaret bir yiyecek olması gibi bir şey. Koca tabağı, çok itinalı servisi, etrafındaki süsleri ve lüks restoranın size sunduğu konforu sadece o bir tutam yemeğe ulaşmak için satın aldınız veya kiraladınız. Oysa midenize inen ve karın doyuran kısım başka ve ona ulaşmakta kullandığınız araçlar kendinden daha çok para tutuyor. Esas olan ana yemek, çepeçevre o kadar çok kuşatıldı ki neredeyse özünü yitirdi, anlamını kaybetti.
 
Geçen gün bir özel grupla Alaçatı Marine’de balık yedik. İskele kenarında kurulu masamızdan çok rahatlıkla aşağıda suda yüzen balıkları uzansak tutacak yakınlıkta ve berraklıktaki su kenarında balık yemenin keyfi sonra gelen hesapla bozuldu. 1 metre altta yüzen balıklar masaya kişi başı 100’er TL’cik yüz görümlükleriyle gelmişlerdi. Bu masadaki misafirlerimizden birinin benzetmesiydi. İzmir’deki otele döndüğümüzde saatler gece yarısını 45 geçmekteydi. Ben eve 01.30’da gelebildim. Kiraladığımız araçla beraber bize o balıklar aslında daha da çok pahalıya patlamıştı. Kimse doğru dürüst tatmin olmadı. Turizm böyle bir şey: gezersin, tozarsın ve yersin içersin en fazla. Tüm satın aldığın havadır, manzaradır ve eğlenmedir. Yanında getirdiğin en çok kursağına bıraktığınla albümünde sakladığın ya da belgelerime attığındır.      
 
Şöyle bir düşündüğünüzde turizm pazarlamasında da en çok kullanılan yöntemlerin başında pazarlama. Her reklam o kadar göz boyayıcı ve can alıcı ki sunulan al ve hizmeti satın almamak elde değil. Kamera hilesi, optik yanılsama ve müzik eşliğinde hazırlanan sunumlar. Otel odalarını enfes bir melodiyle tv’de izleyen tüketici otele geldiğinde bu aynı melodiyi ya arayacak ya da o tv’de gördüğü görüntüleri. Bu göz boyama ve kandırmanın bir başka boyutu da otel katalog çekimlerinde kullanılan 90-60-90’lar. Her havuz kız dolu, her masaj masası da. Jakuzilerde sarışınlar, havuz başlarında kumrallar, barlarda esmerler.
 
Buna “tourism marketing” denilse de bilimsel olarak teknik olarak malını en iyi şekilde pazarlama ve karşındakini açıkça kandırma deniliyor. Adam tatili satın alınca bir bakıyor ki balkondan çekilen fotoğraf yüzünden otele sıfır değil aslında. Terastan deniz görünüyor ama dürbünle. Kızlar zaten en arar dağ başında. Konforun arkası kayalık, yan tarafı çalılık. Satış işte; tüketimde lüksü teşvik ve reklamı olan mal ve hizmette tercih önceliği vs. Bize turizm işletme fakültelerinde yıllarca farklı başlıklar altında okutulan, öğretilen derslerden…
 
Hoca tahtada bunları anlatırken okul sıralarında, ben bazen açık kasa kamyonetlere doluşup sahillere akın ettiğimiz, akşamlara kadar ıstakoz gibi kızardığımız ve de sarma-dolma dolu ve karpuz-kavunla sonlanan açık hava sofralarımızı hatırlardım. 4 yıldızlı tatillerimiz de YSE kampına çadır kurduğumuz zamanlardı. Hele bir de önden yer kapıp, her akşam mangal yapan Almancı komşularla yan yana düştüysen ve çadır da cibinlikliyse o zaman harbiden 5 yıldız tatil yapıyorduk. Kâh birlikte yüzmek için arkadaki çeşmeye su doldurmaya giden kızları keserdik gizliden, kâh binmek için karşı adadaki başıboş gezen eşekleri.
 
Sabahları çay demleme halis Rize turist, simit ve tulum peyniri, sucuk ve bahçeden domates, biber ve de salatalık, zeytin zaten organik. Öğleyin sağlam melemen ve akşama mangal, sarma-dolma. Yani her şeyin halisi muhlisi. Sonra da katışıksız doğa ve deniz. Daha sonra da stressiz tatil, hem cebe hem de gönle hitap. Ne KK, ne KDV ne de fatura ve taksit. Ayrıca bina yok, elektrik ve elektronik manyetik yok. Süssüz püssüz ama sade ve yalın. Katışıksız tatil. 5 yıldız değil butik, bina değil çadır. “Bir pantolon bir gömlek… Bir şort bir terlik… Yaşamayı ve gezmeyi severiz biz” gibisinden.
 
Şimdi daha çok yatırım ama daha çok satış kaygısı… Daha çok maliyet ve daha çok bu maliyeti kurtarma kara geçme kaygısı… Daha çok pazarlama ve buna bağlı daha çok reklam ve inandırma, biraz kandırmaca, biraz da aldatmaca söz konusu… Daha çok bina ve daha çok kirlilik… Daha çok insan ve daha çok karmaşık bağlantı ve daha yumak olmuş bir ortamda yok olmaya namzet insan faktörü. 
 
Çadır kurduğumuz yerdeki diğer insanların neredeyse tamamıyla 1 hafta içinde tanışır, kaynaşırdık. Hele 2 haftaysa dost-ahbap olurduk, seneye aynı tarihlere sözleşirdik. Sabahları ekmek getiren amcadan, akşamları toplandığımız kamp kahvesine kadar herkesle bazen şekerimizi, sıkça oltamızı yeri gediğinde otomobilimizin bagajını paylaşırdık. Birbirimizin şortunu mayosunu az mı giydik? Kimin şapkası kimde kalmadı ki? Terliklerimiz karışıp öteki kampa kadar bir alt bir üst numara karışmış çiftleri az mı giydik?
 
Hele piknik tüplerinde çay ve ağaç dallarına gerilen hamak, az ilerisinde iki ağaç arasına taş koyarak oynanan tek kale maç… Öğlenden sonraları halk pazarını etiketli mayolu, şortlu deniz manzaraları. Direkli pijamadan bozma iç donlarıyla deniz girenler kalmamıştı bizim zamanımızda ama babamların o yılları yaşadığını biliyorum anlattıklarından. Hele zeytinyağlı-kantaronlu ev yapımı güneş yağlarını… Ya da kayaların arkasında iç don ve entariyle denize giren ninelerimizi. Yüzme ne kelime hepimiz kıyıda bulandırıyoruz suyu. Daha gözü kara olanlar birazcık açılarak köpürtüyorlar kulaç atıyor gibisinden hava atmak için yüzme bilmemenin yeisiyle. “Bak! Ayaklarım yere değmiyor” diyenler akşamları denizkestanesi dikeni toplattırıyorlar zeytinyağı ve iğneyle topuklarından. Hepsi tertemiz suyun koyu maviliğinde göğüs hizasında yürüdükleri anlaşılırdı, derinde yüzüyoruz diye bizleri yutturmaya çalışmalarına rağmen…  
 
Oysa ben şimdi altımda lastik şezlongum, üstünde bilmem ne marka şemsiyem ile yine yüksek faktörlü güneş kremim ve sağımda armudumda ipod’ım, solumda sehpamda içeceklerimle cep telefonum hatta notebook’um… Kafamda şapkam ve gözümde raybanlarımla o tadı ve hazzı alamıyorum ne yazık ki. Ne yediğim cipsim ne içtiğim icetea’m beni tatmin etmiyor, doyurmuyor karnımı açık büfeler o zamanki sofralar gibi. Ya bende bir sakatlık var ya da bu turizmin değişen yüzünde. Mutlaka birimizden biri çok değişti acımasızca.
 
Yok, olmaz böyle; birimiz mutlaka değişmeli. Ya ben ayak uydurmalıyım ya da benim tatillerim, denizlerim ve klimasız ama cam açık hafta sonu gezilerim geri gelmeli. Yoksa turizm ve ben, 25 yıldır tanışan iki arkadaş; yakında ne ben onu ne de o beni tanıyacağız. Tanısak bile birbirimizi tanımazlıktan gelip arkamızı dönüp gideceğiz. Benim turizmimi geri verin; 25 yıl önceki teleksli, cep telefonsuz, BS’sız ama daha insanlı turizmimi.
 
İçinde Kaymakçı’nın tatlı maya ekmeği olsun; Bafa’nın yılan balığı, Gölcük’ün güveci, Bolu’nun dağ çileği reçeli, Kula’nın keşkeği, Bergama’nın peyniri, Çanakkale’nin kaçamağı ve Ankara’nın tavası sonra da oyun havası.
 
Daha doğal ve daha doğacı bir dünyaya özlemle…

27 Haziran 2011  09:08:39 - Okuma: (409)  Yazdır




İstatistik