Yazı

İptidai Yöntemlerle Şark Meselesinin Halli...
İptidai Yöntemlerle Şark Meselesinin Halli... 

İbrahim Becer

Seçimden bir ay kadar önce Şırnak’tan gelen bir çatışma haberi ilgimi çekti. Şırnak’ın Uludere ilçesinin Yemişli köyü kırsalında meydana gelen çatışmadan sonra BDP ve taraftarlarının cesetleri almak için sınırı geçip Irak’ın kuzey kesimlerinde eylem yaptıklarını, ceset aradıklarını televizyonlarda izlemişsinizdir.

                Meramımı anlatmaya geçmeden önce size Yemişli ’den bahsetmeden olmaz. “Allah vergisi bir güzellik” derler ya o kadarını bilin Yemişli için yeter. Irak sınırına sıfır noktasında, büyük ceviz ağaçlarının gölgelediği bir derenin içinden geçtiği, adeta olan bitene kayıtsız bir başka güzelliktir Yemişli.Şiirle arası hoş olanlar bilir; belleklerimizde sakladığımız kırık dökük dizelerin dile geldiği, ete kemiğe büründüğü bazı anlar vardır. Ben Yemişli’yi ilk gördüğüm zaman doksanlı yılların Şırnak coğrafyasının getirdiği zorluklardan mıdır, sıla hasretinden midir bilmiyorum Faruk Nafiz’in o dizesi geldi aklıma: “…bu köy ıssız bir diyar, münzeviler beldesi” diyordu Şair.
                Lafı uzatmak pahasına da olsa Yemişli’nin hayatımda neden bu kadar önemli olduğunun anekdotunu anlatmadan geçemeyeceğim. Bu anekdotun yazıya ışık olacağına da inanıyorum.
                Şırnak’ta sıcak bir temmuzdu. Kendisiyle askerlik hakkında devamlı konuştuğumuz Bölük Komutanımıza karşı, devamlı sivil hayatın üstünlüğünü savunan ben hayatımın dersini almak üzereydim. Haberci geldi ve Bölük Komutanımızın beni çağırdığını söyledi. İstenilen yere geldiğimde ilginç bir manzarayla karşılaştım. Birlikteki bütün başıboş köpekler bir kamyona doldurulmuş, kamyonun başında da bir manga asker tam teçhizat bekliyordu. Bölük Komutanımız son derece doğal bir şekilde bana dönerek: “Asteğmen! Askerlere doldur boşalt yaptırıyorsun, bu köpekleri de alarak Yemişli ’ye götürüp dere kenarında öldürüp geri geliyorsun” dedi ve arkasına bile bakmadan çekti gitti.
                Kanım dondu! Daha doğrusu kanımız dondu. Üç aşağı, beş yukarı dindar kimliği herkes tarafından bilinen İbrahim Asteğmen bir kamyon masum hayvanı katletmek üzere Yemişli ’ye doğru hareket etti. Yapıp yapmamak konusunda tereddüdüm yoktu: Yapmayacaktım! Fakat bu sırrı askerlerle ne kadar koruyabilirdim? Ya emre itaatsizlik meselesini nasıl hal yoluna koyacaktım? Herşey bir yana, bir kamyon irili ufaklı köpeği nasıl ortadan kaldıracaktım?
                Menzile erişince Askerlerin de bu kısa seyahat esnasında aynı konuyu düşündüklerini gözlerinden okudum. Kendimce zeki bir plan geliştirdim. Köpeklerin hepsini kamyondan indirdikten sonra, Askerlerle beraber Yemişli Köyü sakinlerinin şaşkın bakışları altında Kuzey Irak’a doğru gözden kaybolana kadar kovaladık. Hem görevi ifa ettiğimizin nişanesi olarak, hem de masum hayvanları ürkütmek için havaya ateş açtık. Çil yavrusu gibi her biri, bir yana dağılan köpekler ortadan kaybolunca da Askerlerle bu sırrı korumak için sözlü bir akit yaparak Birliğe geri döndük.
                Planın teorik olarak içinde küçük bir zekâ pırıltısını barındırdığı kabul edilse de, pratikte hiçbir geçerliliğinin olmadığını anlamamız üç saatimizi aldı. Bizim köpekler geri gelmişti! Gelmesi de son derece doğaldı çünkü yolu biliyorlardı. Bölük Komutanımızın emriyle gittiğim Nizamiyede kendisini beni beklerken buldum. Üç saat önce görevin yerine getirildiği konusunda tekmil verdiğim Bölük Komutanımla aramda şu kısa diyalog geçti: “-Neden öldürmedin? –Yapamazdım!”
                Bölük Komutanım, yüzüne çok yakışan o müstehzi ifadeyi takınarak, yalan söylediği için kızarıp bozaran Asteğmene hayatının dersini vermekle kalmadı, bugün olup biteni daha iyi anlamamı sağlayacak ipucunu da verdi: “Asteğmenim! Bu köpekleri öldürmeyeceğini biliyordum. Eğer o köpekleri ben gerçekten öldürtmek isteseydim bunu gerçek bir askere yaptırırdım, sana değil. Çünkü ancak gerçek bir asker emri sorgulamaz. Sivil ve Asker arasındaki farkı şimdi anladın mı?” dedi ve biraz da 28 Şubat’ın verdiği özgüvenle elleri belinde yürüdü gitti.
                Geçtiğimiz birkaç yıl bir keşmekeşe dönen Şark meselesinde sivillerin insiyatif alacağı umudunu bize vermişti. Oysa ki bugün geldiğimiz nokta büyük oranda iptidai yöntemlerin tekrar masaya yatırıldığı izlenimi vermekte. Sessiz ve derinden giden çalışmalarla Devlet sınıra yeni bir çit çekmekle meşgul bu aralar. Şırnak ve Hakkâri sınır boyuna inşa edilen toplam on bir adet barajla PKK’nın hemen hemen tüm geçiş noktaları sular altında kalacak. Derin vadilerde kendine saklanma imkânı bulan örgüt mensuplarının sığınaklarının da sular altında kalmasıyla zorlanacağını düşünen Devletin daha da sertleşeceğini anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Bu tespitin üzerine siz bir de Murat Karayılan’ın Hatip Dicle olayı sonrasındaki “bu bir savaş ilanıdır” açıklamasını, Tunceli’de mayınlı tuzağa kurban verdiğimiz iki polisi ilave edin ve umutlu olmak için bir tane sebep gösterin.
                Yapısı gereği aldığı emri uygulayan Askeri düşünce sistemi ve olmayan düşünce sistemini içinde barındıran PKK ideolojisi arasındaki savaş kaldığı yerden devam edecek anlaşılan. Bir yanda Dağlıca ve Aktütün’de kullanılan Ağır makineli silah Doçka’yıYemişli ’den içeri sokup muhtemelen bir karakolu düşürmeyi hayal eden PKK, diğer yanda sınırı barajlarla kapatmaya çalışan bir Devletin verdiği mesaj artık konuşmak için çok geç olduğunu sufle etmekte bizim gibi hayalperestlere. Her iki tarafın da pozisyonlarını korumak için yaptığı hamleler bunlar; PKK için bugünlerde orta ölçekli bir birliğe saldırmak, imkân dahilindeyse düşürebilmek ne kadar önemliyse, diğer yandan Devlet için de sınırını korumak, imkânların el verdiği ölçüde geçmeye çalışanı “bir şekilde” durdurabilmek o kadar önemli.
İki zıt türkünün, iki farklı solist tarafından dillendirilmesi gibi yani; bir yanda “başına bir hal gelirse canım/ dağlara gel dağlara…” diyen PKK, diğer yanda “dağlar seni delik delik delerim/ kalbur alır toprağını elerim…” diyen Devlet ve ikisinin arasında saf saf gezinip, bir şekilde kabağın kendi başında patlayacağı endişesini taşıyan geniş halk kitleleri.
Yazının sonu gelmesine rağmen ne Türklerden ne de Kürtlerden bahsetmeyişimizin esbab-ı mucibesini soran Dostlara da selam olsun. İptidai yöntemlerde sözün hükmünün olmaması hasebiyle bize düşen rol, yirmi beş senedir yaptığımız gibi olan biteni seyretmekten ibarettir.


26 Haziran 2011  18:20:14 - Okuma: (650)  Yazdır




İstatistik