Yazı

İnsanlık Ölmesin!
İnsanlık Ölmesin! 

Ümran Songun

İnsanlık Ölmesin!

    “Duyarlığım murcun ucunda, kolumun gücü, bileğimin olanca hüneri çekicin sapında, vuruyorum. Güneş mermer kristallerinde gözümü alıyor. Berlin’de smok-alarm varmış, ısı eksi yirmi dereceymiş, aylardan şubatmış… Umurumda değil. Mermer hızarlarının akan su sesiyle karışık yeknesak, mekanik uğultusu, mavi gökyüzü, beyaz bulutlar, güneyin insanı sarhoş eden sıcaklığı ve ben tok, tok, tok… Carrara’ dayım. Sık sık çocukluğumu, tarlanın ortasına yatıp güneşle seviştiğim günleri düşünüyorum. Alnımın ortasındaki, baygınlık veren, beni kendimden geçiren, sarhoş eden güneşle girdiğim bu tehlikeli oyunun çekici şehvetini hissediyorum. Akdenizli olduğumu ve oraya ait olduğumu düşünüyorum. Burnumda kekik, reyhan, murt kokuları ve Yayladağ tütüyor.”
     Mehmet Aksoy
     Carrara, 1986
    
Taşa form kazandırarak “bir şey anlatan” bir sanatçı Mehmet Aksoy. Her şey sözle anlatılabilir ama taşla anlatım her babayiğidin harcı değildir. Bu nedenle , “O” dünyanın içinde yetişebilen ve ender bulunan bir insandır. Saf kan bir sanatçıdır.  Mehmet Aksoy’ un hayatını okuyup onu anlamaya çalışmak çok kolay olmadı. Her taşa vurduğu çekiç sesine, hayata tutunuşuna, kendiyle ve her türlü dış etkenlerle savaşına hayran oldum.
         1939 yılında Antakya, Yayladağ’ da doğmuş Mehmet Aksoy. Çocukluğunda doğa ile iç içe oluşu ilham kaynağı olmuş. Öylesine kazımış ki Yayladağ’ ı beynine,  böceğiyle,  kuşu,  taşı, toprağı ve bitkileri ile tüm dünyayı oluşturmuş zihninin içinde. Ayrıntılar ve anlamlar şekillenmiş sanatında. Beğenmeyip iğrendiğimiz Tümmaha “bok böceği” evinin yapımında ilham kaynağı olmuş. Böceğin güneş ışıklarında parıldayan nefti yeşil sırtından yıllar sonra gördüğü Firavun heykelinin anlındaki kutsal böceğe dönüşmesini hayranlıkla izlemiş.
          Belleğimizdeki her düşüncenin karar aşamasından önce, bir anlam kazanması gerekir kanaatindeyim. Önce bilmediğimizi bilmek, görmediğimizi görmek ve her neyse onu tanıyıp ayrıntılarına inerek karar vermek gerekiyor. Yargılamak ve eleştirmek o kadar basit olmamalı. Her insanın hayatı bir emektir aslında ilmek ilmek örülmüş, kolay geçmeyen yıllara meydan okuyan bir emek… Hiçbir şey yapamıyorsak emeğe saygıyı öğrenelim.
          “Bayrak gibi bir kadındı Nazmiye öğretmen. Seferberlik olmuş. Milli eğitim seferberliği. Köylere bile ilkokullar açılıyor. Köy enstitülerinden yetişmiş öğretmenler geliyor. Genç öğretmenler bunlar. Her biri barış gönüllüleri gibi. Bunların en iyilerinden biriydi Nazmiye öğretmen. Giyimleri de başka ceket, etek.  Başları falan açık.  O Yayladağ’ da caddenin ortasından yürüyerek geçerdi. Hiç kimseye kulak asmazdı. Nerede oturuyorsa ordan caddeye çıkar, okula ortadan yürür, kenardan falan gitmezdi hiç. Nazmiye Öğretmen, bir bayrak gibi dolaşıyordu. Türk bayrağı gibi dolaşıyordu gerçekten. Köy enstitülerinden gelen Nazmiye Öğretmenler bir enerji taşıyorlar, bir şeylere inanmış, Cumhuriyet’ e inanmış insanlar onlar.
         O Kadın kendini kabul ettirdi o halka . Geceleri elinde fener ev ev dolaştığını hatırlıyorum. Bütün evleri dolaşıyor. Sorunlarla, çocuğun sorunlarıyla, ailenin problemleriyle ilgileniyor. Soruyor hep. Çocuğun durumu nasıl, evde kitap okuyor mu, odası var mı? Sonra evde lamba var mı, ısınabiliyorlar mı? Hepsini, hepsini sorardı. Nazmiye öğretmen muhteşem bir kadındı, mükemmel bir kadındı.
        İşte böyle bir öğretmenin sınıfına düştüm. O zamana kadar kağıt kalem de görmemişim. Biz sokaktan, kırlardan toplandık geldik okula. Yani kağıt kalem tanımıyoruz. Kokusunu falan hissediyorum vallahi. İlk defa elime defter geçti benim.
         İlk ders, resim dersini hatırlıyorum. Dışarı çıkardı hoca bizi. Hava güzel, güneşli, kuşlar cıvıldıyor. Dedi ki “ resim yapın.” İyi de ne resmi yapacağız? “Neyi isterseniz yapın.”
Elimizde kurşunkalem. Kurşunkalemin kokusunu bile hatırlıyorum. Öyle boya, boyalı kalem falan yok tabii.
Kuşları iyi tanıyorum. Kuşların peşinde koşuyorum hep. İşte sapanım var. Bütün gün kuş peşinde koşuyorum zaten. Çizdim kuşu ama şöyle detaylarıyla. Kanadının telekleri filan… Tek bir kuş çizdim. Oturdum öyle çizdim işte. Ama renk yerine gölge mölge çizgileri hatırlıyorum. Gölgeleri de çizdim yani.
Hiçbir resim yeteneğim yok daha önce. Elimize daha kalem bile almamışız ki. Ama çizdim ben kuşu. Hani böyle yuvarlak yapılır da ,  böyle çöpten bacak figürleri filan yapılır ya , öyle bir şey değil. Bu   basbayağı kuş. Böyle kanatları var, gagası var, tüyleri var. Öyle bir kuş yaptım yani. Nazmiye Öğretmen bunu görünce sanki inanamadı.  Sordu, “Nasıl? Bunu sen mi yaptın?” Bir heyecan kadında. Beni kaptığı gibi kucakladı. Üç dört çevirdi. Sevinçten…
“Vay” dedim, “ne yaptım ben?” Arkasından hızını alamadı kadın. Öteki sınıflara girdi. Öğretmene diyor ki, “ Bak , bak Mehmet ne yaptı!” Beni gösterip anlatıyor, “ Bunu bu yaptı işte.” Tabii bana bir güven geldi. Ben neymişim falan gibi. Böyle bir duygu geldi bana.
        Nazmiye öğretmen babamı sürekli teşvik ediyor. Anlatıyor : Akademi diye bir şey var… Yani ilkokulda, “ Ben” dedim , “ben Akademiye gideceğim.” Biz böyle bir okulun varlığından haberdar olduk Nazmiye Öğretmen sayesinde.”
         İyi bir heykeltıraş kazandı ülkemiz böylece…   Nazmiye  Öğretmen sayesinde.
Nazmiye Öğretmenler varlıklarını devam ettirebildikleri sürece, inanıyorum ki “İnsanlık ölmeyecek.”
Devam Edecek…

8 Mayıs 2011  16:05:11 - Okuma: (827)  Yazdır




İstatistik