Yazı

Ali Ağa Camii
Ali Ağa Camii 

Asil S. Tunçer

İZMİR’İN TÜRK- İSLAM ABİDELERİ -4-

Hisar Camii’nden sonra (şimdilik) bilinen en eski cami. En bakımsızı da…
 
Konak semti 845 sokak numara 12’de meskûn caminin inşaatına 1662 yılında başlanmış 1672/3 yıllarında tamamlanmış. Kırmızı zemin üzerine beyaz yazıyla yazılmış tabelada inşaat başlangıç yılı kayıtlı olmasına rağmen elimizdeki bilgiler doğrultusunda caminin bitiriliş tarihi 6 yıldan önce değil. Banisi Gedizli Ali Ağa. Giriş kapısının sağındaki kitabeye göre Ali Ağa’nın burada bir medresesi ve çeşmesi de vardı. Bugün tabi ki medrese yok; avlunun sağındaki çeşmeyi göz önünde bulundurursak…
 
Kesme taştan kare planlı olan caminin üzeri sekiz köşeli kasnaklı bir kubbe ile örtülmüş. Kubbe ayakları ahşap. Caminin mihrabı yuvarlak bir niş şeklinde. Minber oyma taştan ve mermerden. Minaresi kesme taş kaide üzerine tuğladan, yuvarlak gövdeli ve tek şerefeli. Sütun başlıklarının altın yaldız süslemeleri ve kubbenin kalem işleri 19. yüzyılda yeniden yapılmış. Yalnız bakım istiyor.
 
Son cemaat yeri dışarda, avluya açık. İlkin yüksekte kalan ana girişten beton bir avluya giriliyor. Yine beton bir zeminle son cemaat yerine. Üstü kapalı olmasına kapalı ama rüzgâr ve soğuğa maruz. Sanki en son cemaat yeri der gibi. Caminin yalın süslemeli iç mekânından çok beni asıl dışı ilgilendirdi çünkü kendi büyüklüğüne göre önemli bir haziresi var. Tarihleme bakımından oldukça eskilere uzanan mezar taşlarının bazısı kırılmış, bazısı çatlak ve kırılmaya müsait. Çoğunluğu hala iyi durumdaamaen azından ona şükür.
 
Caminin ismi aynı zamanda 1885li yıllara kadar aynı mahalleye adını vermiş; Ali Ağa Camii. Bu isme yabancı değiliz. Bergama’ya giderken içinden geçtiğimiz Ali Ağa ilçesinin isim babası; zat-ı muhteremin orada bulunan çiftliğinden gelmekte. Ali Ağa İzmir’in 17.yy’larının önemli eşrafından. Gedizli. Yaptırttığı bu göz alıcı görünümlü caminin haziresinde de önemli zatlar meftun. Camiden bahseden kaynaklar “pitoresk” sözcüğünü bu cami için çokça kullanıyorlar. Gerçekten de öyle. Gerek konumu ve gerekse cephesinde hâlihazırda mevcut diğer yapılara baktığımızda dönemini anlamamak mümkün değil.
 
446., 845. Sokakların kesiştiği yerde ve hatta 839.sokakla da ilişkili bu yapı çok nadide bir kültür varlığı. İster Damlacık’tan gel isterSalepçioğlu’ndan her iki taraftan da farklı görünüm ve açıyla oturduğu alanın özelliğini açıkça anlatıyor. Güzel bir peyzaj veren ağaçların arkasına gizlenmiş gibi durur 446.sokaktan inerseniz şayet. Ben en çok buradan yürüyerek inmeyi seviyorum. Soldaki tüm metruk haline rağmen muhteşem konaktan çıkmışçasına, camiye namaza gider gibi…
 
Sokaktan sağa döner döner dönmez deterjanlı su birikintisi yolun içinden aşağılara kadar akmış. Bu ne diyeceksiniz… Cami avlusunda beton zemini kullanarak halı ve kilim yıkayan hanımların sokağa boca ettiği sular. Manzara farklı tabi. Daha önceki gelişimde de az ilerisindeki otopark (yıkılan bir tarihi evin yerinde) önünde kavga vardı. Yine bir gelişimde mezarlar arasında oynanan, taşlara dokunan çocuklar vardı. Camilerimizin sosyal birer mekân olmalarının ötesinde görüntüler. Mezar taşlarının kırılması, cami avlusu ve önündeki kirlilik, her nasılsa bir süre sonra yasallaşan kaçak otoparklar ve çevredeki kaçak yapılaşmanın çirkin görüntüleri vs vs.
 
Her neyse, biz cami ve çevresini konuşmaya devam edelim: Eskiden Kemeraltı’ndanNamazgâh’a kadar olan genişçe alanın adı Cami-i Atik Mahallesi idi. Hacı Mahmut, Sarı Hafız, Ali Ağa, Hacı İbrahim, Esnaf Şeyhi, Natırzade Camileriyle Kılcı, Arnavut, Odunkapı, Kahraman mescitlerini içine alan bölge bu semte dâhil edilmekteymiş o zamanlar. 1937 yılından itibaren bu büyücek semt Türkyılmaz, Uğur, Bozkurt, Kurtuluş, Kestelli, Namık Kemal ve Sümer adlarıyla yeniden düzenlenmiş.Şimdi Cami-i Atik adını silip yerine Namık kemal veya Sümer koymanın manası ne? Bu isimler anlamlı olabilir, ona bir itirazımız yok ama İzmir’in bir semtinde işi ne? Namık Kemal burada yaşamış mı? Sümerler İzmir’e gelmişler mi?
 
Sırası gelmişken bu isim değiştirme olayına öyle sinir oluyorum ki anlatamam. Geçmişi silmek, neden o ad oraya verilmişi ve eskiden orda ne varmışı yok etmenin en güzel yöntemidir bir yerin adını değiştirmek. Hele o yeri anlamlı yapan ve sebepli kılan bir ismi kaldırıp yerine alakasız bir ad verilmesinin bana gerekçesini açıklayabilir misiniz? Sonra oraya alakasız, anlamsız bir isim vermek. İsim ne olursa olsun; ister Rum ister Kürt isterse Süryani. Bu isim o yerin kimliğidir, tarihidir, kültürel zenginliğidir. Değiştirmek,o kimliği yok etmek, geçmişini silmektir. Bu yapıla gelen en büyük yanlışlardandır. Kesinlikle bir son verilmeli ve eski isimlere geri dönülmelidir. Hatta varsa daha eski isimlerini de bulup ortaya çıkarmalı, kökenini araştırmalı.
 
Camimize tekrar dönecek olursak, İzmir’de bundan başka aynı benzer yani Ali Ağa adından cami banileri ve hayırseverler vardır. Yalnız bu caminin özelliği tarihi değeri yüksek bir haziresinin olması ve malum mezar taşlarını barındırmasıdır. Kemeraltı’ndahaziresi en büyük ve içinde en fazla sayıda mezar taşı olması sebebiyle de dikkat çekicidir. Diğer bir önemli tarihi yönü ise caminin muhtemelen Roma döneminden kalma Asklepios Tapınağı veya kolonadlarından birinin temelleri üstüne kurulmuş olmasıdır. Gerek Kılcı Mescidi yanındaki 270 metrelik bodrum ve tünel benzeri yapılar buraların Roma döneminde başka yapıları barındırdığının en büyük delilidir.
 
Kesin biliyoruz ki çeşitli kaynaklarda da bahsedildiği gibi Değirmen Dağı eteklerinde yer alan Zeus AkraiosTapınağı bu yapının çok yakınındaydı. Tapınağın kalıntıları 1824'de ProkeshvonOsten tarafından görülmüştü ve bu kalıntılara dayanarak 19. yüzyıl İzmir haritalarında işaretlenmişti. Bununla birlikte Asklepios Tapınağı ile Kadifekale’de yer alan St. Polikarp, Stadyum ve Tiyatro yapılarının hiç olmazsa temellerinin mevcut olması gerektiği yönünde görüşler ağırlıklı olup, maalesef bu yapıların üstündeki daha ileriki dönemlere ait ve günümüz yapılaşması nedeniyle gerekli kazılarının bir türlü başlatılamaması diğer bir sorundur.
 
Nitekim Ali Ağa Camisi avlusunda da ağzı hala açık ama devamı kapatılmış yani içine girilse bile ileri gidilemeyen bir tünel mevcut. Sağda Hazirenin solunda istinat duvarına bitişik üçgen kemerli bu yapı 1700lü yılların sonuna doğru İzmir kentini batıdan çeviren Hıristiyan ve Musevi mezarlıklarıyla beraber doğal bir sınırçizen Damlacık Deresi ıslah kanalıdır. Zira eski Devlet Hastanesi, sonra Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi olarak bildiğimiz bina bu derenin ağzında inşa edilmiştir. Söz konusu derenin suyunun boşa akmaması için dönemim sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Padişah III.Ahmet’ten aldığı fermanla, aynı yerdeki ve civardaki mescit ve sabunhaneleresevk etmiştir. Gerçi bu kanalın halk arasında Kadifekale’ye kadar giden tünellerden olduğu inancı günümüze değin süregelmiştir. 
 
Bilindiği gibi bu hastane de yine tarihi bir yapı olup onu da bir başka yazıda ele almak dileğiyle…
 


1 Mayıs 2011  08:55:04 - Okuma: (954)  Yazdır




İstatistik