Yazı

Fransız Kalmak
Fransız Kalmak 

Asil S. Tunçer

Türklerin sıkça kullandığı ama Fransızların nedense bilmedikleri, kendileri için üretilmiş bir deyim olan «Fransız kalmak»a sahiden Fransız kalmaları çok ilginç… Artık öğrendiler, biliyorlar.

Onların bizler için ürettikleri deyim olan “Tète Turc” yani Türk inadı veya dik kafalı Türk deyimini biz biliyoruz. Yunanlılar için söyledikleri çirkin deyim olan “Yunan gibi i.ne” lafını Yunanlılar biliyorlar mı bilmiyorum. Tek bizde değil; çoğu dilde başka dili, kimliği ve kültürü alaya alan deyimler var: Hollandacada “Anlamayacak ne var, Fransızca konuşmadım” anlamına gelen “Daar is geen woord Frans bij” mesela. 18. yy’da İngiliz edebiyatında İngiliz soylularının “Fransız mısın?” veya “Fransız olma!” deyimleri misal. Yine İngilizler veya bazen Amerikalılar bir şeyi anlayamadıklarında “It's Greek to me” ya da “I am (so) Greek to subject” benzeri ifadeler kullanırlar. 
 
Bizdeki bu deyimin sahipleri Fransızlar da bir yazıyı çözemeyince “C'est du chinois” diyorlar. Fakat bilindiği gibi hiçbiri bizdeki “Fransız kalmak” kadar sanmıyorum geniş ve derin bir anlama sahip olsun. Direk “Comme le Français” diye çevirsek yerini bulur mu bilmiyorum. Yalnız konuşmanın yapıldığı gün tercümanlar zorlandı diyorlar; buna bir anlam veremiyorum. Doğruysa şayet tercümanlık için sadece KPDS’den yüksek not almak kıstası yeterli değildir teorisi doğrulanıyor o zaman. Uzunca bir süre her konuda konuşan, anlatan, açıklayan ve anında cevaplayan olma kıstasları da göz önünde bulundurulmalı çünkü.
 
Maalesef ülkemizde dil eğitimi sonunda yapılan yeterlilik sınavların çoğunluğu hemen diğer tüm sınavlarda olduğu gibi hep kağıt üzerinde doğru şıkkı karalama usulüne göre yapıldığından, dil farkı maaş alan özellikle devlet memurlarımızın tümünün şakır şukur dil konuştukları muhakkak!!! Bizzat kendim şahidim, ne rezillikler ve sefillikler... Bu konuda maalesef “Yetkililer uygulamalara Fransız”.
 
Duyduk ki “Fransız kalmak” deyimini “Dans mon pays, en voyant quelqu’un qui ne connaît pas le contexte, on dit qu’il vient de France” ve “Quelqu’un qui vient de France serait, dans la langue turque, une personne à côté de la realite” gibi anlatımlarla çevirebiliyorlarmış. Kısaca “Je suis largué” ‘atıldım’ ve “Je perds mon Latin” ‘Latincemi kaybettim’ gibisinden ifadeler de hemen aynı anlama geliyormuş. Yani uzatmaya gerek yokmuş.
 
Düz çevirirsek “Il est resté Français” şeklinde bir cümleyle denilmek istenen anlaşılır mı acaba? Ya da Almancaya tercümesiyle “Aufenthalt Französisch” doğrular mıydı simultaneyi. Bence pek değil. Konunun muhatabı Parlamentere söylenenin manasının tam ne demek olduğunu herhalde en kısadan “Il est complètement a côté la réalité des problèmes de notre pays” ‘Bizim devletimizin gerçek sorunlarının tamamen (yanında, ortasında değil), dışında” veya “Il est complétement étranger aux vrais problèmes de notre pays” yahut “Il ne connait pas nos réalités, il est étranger aux problèmes de notre pays” ‘Ülkemizin gerçeklerine, gerçek sorunlarına tamamen yabancı” anlamlarına gelen cümleler kurmak gerekirdi.   
 
Ağzımızdaki “Fransız kalmak” deyimini kısa bir cümleyle anlatmak mümkün görünse de eskiye dayanan bir geçmişi olduğu gerçek. Bu yüzden bir cümleyle ifadesi çok niceleyici olurdu. Bir konuyu bilmemek ve mevzuya yabancı olmak için kullandığımız bu deyimin Osmanlı zamanından beridir halk arasında kullanıldığını ele alırsak daha niteliksel bir açıklama getirmiş oluruz. Sanıyorum cumhuriyet sonrası bu deyimin medyatik olmasında ünlü Marksist Atilla Kıvılcım’ın payı tartışılmaz. Sayın Kıvılcım incelemelerinde ‘üç kaynak’ olarak adlandırdığı İngiliz ekonomi politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesi üzerinde durarak, sol hareketleri üzerine bir değerlendirme yapıyor “devrimci pratiğe önem vermek ve teoriyi ihmal etmek” anlamında “Fransızca konuşmak” ifadelerini kullanıyor. Türk solunun teoriye aldırış etmemesini vurgulamak için de “Fransız kalmak” deyimini… 
 
Zamanın devrimcileri de, Kıvılcım’ın pratiğe önem ve öncelik vermek, teoriye aldırış etmemek anlamında kullandığı “Fransızca konuşmak” ve teoriye önem vermek, özen göstermek anlamında kullandığı “Almanca konuşmak” sözlerinden hareketle “bir konuyu teorisiyle bilmemek” anlamında “Fransız olmak” ve “Fransız kalmak” deyimini üretiyorlar. Zaman içinde bu deyim, konuşma dilimize de yerleşip günümüze dek geliyor.
 
Peki, konu Fransızlar ve Fransızlık olunca çok daha önceye gitmesi beklenen konunun geçmişi nereye dek uzanıyor? Osmanlı toplumunda Fransızlık, Frenklikle özdeş son zamanda nerdeyse. Hele olayı Müslim ve gayrimüslim tebaa açısından ele alacak olursak daha da başka anlamlar bile yükleniyor. Osmanlı’da Batılılaşma hareketlerinin başladığı ve sonrasında neredeyse tüm Osmanlı aydınlarının ülkeden kaçıp çoğunluğun Fransa’nın başkenti Paris’e yerleştikleri, ülke ve yönetim aleyhinde gazete çıkardıkları yıllara gidelim. Kendilerine “Genç Osmanlılar” diyen bu yurtseverlere Fransızlar “Jön Türkler” adını takmışlardı. Tanzimat’ın ilanından sonraki yıllardı; II. Abdülhamit’in aynı Batı tarafından Kızıl Sultan ilan edildiği yıllar. Fransa’nın liderliğinde alıp yürüyen ihtilal tohumlarının imparatorluğun her tarafına saçıldığı ve filizlenip milliyetçilik olarak yeşerdiği, azınlıklara özgürlük ama Osmanlı’ya felaket getirdiği yıllar.
 
Aslında özünde krala ödenen yüksek vergiden kurtulmak amacını güden bu hapishane basma hareketi önce bu coğrafyada sonra ise diğer bölgelerdeki ulusal hareketliliği tetiklemişti. Osmanlı da bundan nasibini almıştı. Türkiye’yi o zamanki gerçekleriyle tanımayan Fransa’nın liderliğindeki Avrupa hem Memalik-i Osmaniye’ye yabancı yani “Fransız”dı hem de ülke gerçeklerini bilmeyen ve kendi toplumuna uzak (yarı) aydınlar da bir nevi “Fransız”dı yani yabancı. Düne kadar İslam örf ve adetiyle büyüyüp yetişen bu insanlar eğitimini aldıkları ve etkisinde kaldıkları Frenk adetlerini, yani Fransa’yı ülkelerine getirmek, yenileşmek istiyorlardı.
 
Bu süreç bilindiği gibi Islahat fermanı ile yerleşmiş, Meşrutiyetin ilanı ile pekişmiştir. Kimlik değiştiren (yarı) aydınlar aynı kimlik değişimini toplum için de istiyorlardı. Ülkesini tanıyan ve gerçeklerine hâkim olan vatansever insanlar ancak, her şeyin farkında ve olup biteni anlamaktaydılar. Fransız devriminden sonra ortaya çıkan kavmiyetçilikten farklı bir çizgiyle aynı tarih, aynı vatan, aynı dil ve hatta aynı din birliğinden yola çıkarak milliyet ve –çilik gelişimi sürecinde bir misal Ziya Gökalp, Türkçülüğe geleneksel inanç sisteminden gelmiş, fakat eski değerlerini de büsbütün terk etmeyerek onları Türkçülükle uzlaştırmaya çalışmıştır. Zira Japonya buna bir modeldi. Öte yandan Mustafa Kemal, bu yüzden kesin bir çizgiyle bu süreç içerisinde çok farklı bir konuma sahip olup anti-mandater kişiliği sayesinde tam bağımsızlık, ulusallaşma ve çağdaşlaşma doktrinleri ortaya konulmuş; Türk ulusu doğmuş ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. 
 
Osmanlının yarı aydınının ve yarı aydın Avrupalının kesişen yolları olaylara ve durumlara yabancılaşması, seviyesizleşmesi, çağın ve toplum dinamiklerine kayıtsız kalmaları bizim toplumun diline Fransızlaşma olarak girdi. O zamanlar moda olduğu gibi Osmanlı elitinden Cumhuriyet burjuvazisine tüm “creme de la creme”, her gezi ve eğitimde soluğu önce Fransa’da alıyor, türlü türlü yenilikleri ülkeye getiriyordu. En basitinden çömelmekten oturmaya terfi ederek “A la Turca”lıktan “A la Franga”laşma sınıf atlıyordu. Asırlardır “hayırlı sabahlar” diyen atalarına inat “bonjour”, “müteşekkir” ve “teşekkür” yerine “merci” demeyi yeğliyor, kusura bakmamaları için de ‘pardon’luyordu.
Tüm bilimsel, sanayi ve teknolojik terimlerini Fransızcadan alıyor, Fransız kalmayı gittikçe katmerliyordu. Hatta alternatif sözcükler üretmesin diye TDK’nu bile kapattırıyordu. Şoven ağızlar, Rousso’lar, Sarte ‘lar… Etkilenmemek te elde değildi. Sartre’yi tutuklamayan De Gaulle’ü eleştirenlere kendisinin sarf ettiği sözler hangimizi etkilememişti doğrusu. Hele Fransızcanın Osmanlı’nın son yüzyılında devletin uluslararası yazışma ve anlaşma dili olmasından sonra, topluca kendimize bile Fransızlaşmadık mı?
 
Bu arada bizler Fransızlara Fransız mıyız değil miyiz, onu da sormak lazım… Fransızları ve Fransa’yı ne kadar biliyoruz? I. François - Kanuni yakınlaşması ve II. Selim zamanında verilen kapitülasyonlarla pekişen işbirliği ve az zaman sonra daha çok tek taraflı sömürüye dönüşen çıkar ilişkileriyle beslenen bir toplumu, Fransızları 365 yıl omuzlarında taşıdı, besledi Türkler. Haliyle bugün olmayan şehir devletlerinden Cenevizlileri ve Venediklileri saymazsak günümüz devletleri içinde Fransızlar Osmanlıyı en uzun süre sömüren ulustur. Bizlerin onları bildiği kadar onların bizleri ne kadar bildiği kısır döngüsüne girmeden Sayın Fransızların bizleri çok iyi bilmeleri gerektiğini düşünüyorum çünkü bunca yıldır ekmeğimizi yemişler, suyumuzu içmişler; helal hoş olsun.
 
Acaba bizler yaklaşık dört yüzyıl besleyip semirttiğimiz Fransızlara Fransız mıyız? Her ne kadar yıllardır ülkemizde kendi açtıkları okullarıyla çocuklarımızı neredeyse tam bir Fransız gibi eğitimden geçirdiği ve dolayısıyla Fransızcayı çok çok iyi konuşan, sırf Fransa’ya şampanya içmeye götürülerek yerinde şarap kültürü bile aldırtılan taze beyinlerimiz var olmasına rağmen ben hala milletçe hepimizin Fransa’yı çok iyi bildiği konusunda kaygılıyım ve yurdum insanının Fransızlara ‘Fransız oldukları’ konusunda eminim. En başta ben bile Fransa ve insanını çok iyi tanıdığımı söyleyemem. Konuşmadığım bir dil ve çalışmadığım bir millet olduğundan Fransızcaya ve Fransızlara Fransız’ım. 
 
Bildiklerimi sıralayayım: Çizme İtalya’dan sonra altıgen diye çağrılan bir diğer yarı Akdeniz ülkesi. Nüfusu 65 milyon civarı. Resmi dili Fransızca. Bunun dışında en az 10 ayrı etnik dil konuşuluyor. Fransa bu özelliğiyle ülkemize çok benziyor (etnik anlayışı dışında). Bizim kadar olmasa da misafirperverlikleriyle de tanınıyorlar. Akdeniz’e komşu olmanın dışında zeytinyağı ve şarap hususunda da ortak taraflarımız mevcut. Turizmde her nedense nüfusunun %25 fazlası turist getirebilen bu ülkeyi geçmemiz hayli zor; aşk ve romantiklik hariç. Çevreye duyarlılık ve şehir plancılığı ve mimarisine özentilik hususlarında örnek alır mıyız bilmem ama bilhassa resim sanatında kendilerine yetişeceğimizi pek sanmıyorum. Dilleri bana göre zor, bu yüzden bıraktım zaten. 
 
Devam edeyim: Özellikle akşamları çoğunluk şarapsız sofraya oturmuyorlar. Ülkede Türk önyargısı ve İslamofobi her geçen gün artıyor. (En son ezan ve başörtüsü yasağıyla gündemde). Nüfusu içindeki Ermeni kökenli vatandaşlar sayesinde Ermeni Meselesinde bize en çok sorun yaratan iki-üç ülkeden biri. Ülkede yaşayan insan sayımız hiçte küçümsenecek değil ama gıkları pek çıkmıyor nedense; Fransız kalıyorlar her hal. Cılız birkaç sesin haricinde etkili bir Türk lobisinin olmadığını görüyoruz. Bir de günümüz Sarkozy Fransa’sının eski Fransa’dan çok farklı olduğunu biliyor, Sarkozy’yi sevenden çok sevmeyenin olduğunu ama başlarından atmaya çalışıp ta atamadıklarını duyuyorum.
     
İlave edersem: NATO’nun silahlı kanadından ayrıldıktan sonra yine bizim olurumuzla Yunanistan örneğinde olduğu gibi geri dönmüş olmasıdır. Dedim ya bildiklerim daha çok tarihi veya güncelden. Mesela Lehistan Kralı’nın Avusturya-Macaristan tarafından biri olmaması için Fransızlardan bir adamı oraya kral yapmamız. Ayrıca I. Ahmet zamanında hem vergi muafiyeti hem de kendilerine Osmanlı’daki Katoliklere hamilik kıyağı yapmamız. Osmanlıya karşı Venediklilere yanaşan Fransızlara dirsek çekip Rusya tehlikesiyle kucak açmamız. Sonunda da 1740’ta tamamen dış ticaretimizi teslim etmemiz.   
 
Tek kazancımız herhalde Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi süresinde Fransız subaylardan yararlanılması, Fransız matbaalarında kitaplarımızın, ilk gazetelerimizin basılması (taş baskılar da muhteşemdir bilirsiniz). Fransız ihtilalini bir iç sorun görüp yeni yönetimi diğer Avrupa devletleri aksine ilk tanıyan devletin Osmanlı olduğunu düşünürsek bunun da karşılığını fazlasıyla zaten vermişiz demek yanlış olmaz. Gerçi Napolyon Efendi Mısır’a saldırarak bize teşekkürünü fazlasıyla etmiştir. Rusya’yı Balkanlardaki Türk topraklarında serbest bırakmış, Mora’daki isyan hareketlerinin bir bağımsızlık hareketine dönüşmesinde Fransızların büyük rolü olmuş, Rusya ve İngiltere ile beraber Osmanlı’dan Yunanistan’la ilgili karara uymasını istemiş, Navarin’de Osmanlı donanmasını yakmıştır.
 
Cezayir’i işgal edip oraya yerleşince müteşekkirane bir tavırla Kırım Savaşı’nda bizi yalnız bırakmamış, Paris Antlaşması’na ev sahipliği yapmıştır. Osmanlının elinden Süveyş Kanalı projesini kapmış, hem Osmanlıya hem de İngiltere’ye kendi sahasında gol atmıştır. Yetmemiş, 1881’de Fas’a ve Tunus’a zıplamıştır. Çanakkale’deki gibi öncü olmayı ve ilk adımı atmayı pek sevdiğinden Libya’ya da aynı şekilde bodoslama atlamıştır. Dünya Savaşı’na müteakip Kurtuluş Savaşı’nda da canımızı yakmış, daha sonra aklı başına gelerek Ankara’yla müzakereler için masaya oturmuştur. Kendileri için son hazan Hatay sorununda vukuu bulmuş, tahminlerinin aksine şapa oturmuşlardır. Popo acıları büyüktür; bugün olduğu gibi gelecekte de Türkiye’nin her alanda önünü çelmeye çalışacakları muhakkaktır. Bu yüzden bizim için ‘Fransalı’ AB hayaldir.
 
Tartışmalı ve yorumlu tarih öğreticiliği yapılan Fransa’da tarih kitaplarına çeşitli katledilmiş insan resimleri konularak, konu yoruma ve tartışmaya açık hale getirilmekte, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Türkiye’sinde 1 milyon Ermeni’nin göç ettirilmesiyle ve katledilmesiyle 20. yüzyılın ilk büyük (sözde) soykırımının yapıldığı ibaresi kullanılmaktadır. Türkiye haritasının kuzeydoğu bölgesi (sözde) Ermenistan’ın (sözde) Türkiye tarafından işgal edilmiş toprakları şeklinde gösterilmektedir. Ayrıca Güneydoğu Anadolu Bölgesi de (sözde) Kürdistan olarak lanse edilmektedir. Bundan başka PKK (sözde) masum ve özgürlükçü bir örgüt, 1974’te Türkler, Kıbrıs’ta (sözde) işgalci ulus ilan edilmektedir vs.
 
Şimdi yıllarca Avusturya-Macaristan ile rekabet içinde olan Osmanlı, Rusya ile savaşan ve İngiltere ile her daim kapışan Osmanlı Türkiye’sinde ve günümüzde neden “Alman kalmak” veya “Rus kalmak” yahut “İngiliz kalmak” değil de “Fransız kalmak” deyimi kullanılıyor, ona bakalım. Fransızlar da en çok buna bozuluyorlarmış zaten. Niye Türkler bizi tiye alıyorlar diye sağa sola soruyorlarmış. Özetleyelim: Osmanlının son asrında ve Cumhuriyetin ilk 25 yılında Fransızca elit bir dil. Fransızca öğrenen ve konuşan bu insanlar kendilerince elit olduklarını inancını taşıdıklarından ister istemez Fransız aydın sınıf şovenliğini de bir parça alıyorlar.
 
Deyim bilindiği gibi kişinin bilmesi beklenen bir durumu, konuyu bilmemesini, bilgisiz olmasını ve olaya yabancılığını anlatır. O zamanlar Fransızca dil olarak öncelikli, ayrıcalıklı. Öğrenenler şımarık, öğrenemeyenler ise usanık, sınık. Bazı bildiği üç kelimeyi konuşurken araya sıkıştırıyor ki bilenlerle az da olsa aradaki farkı kapatsın, biliyor gözüksün çünkü zor olduğundan herkes öğrenemiyor ve dolayısıyla öğrenenler havalanıyor, öğrenemeyenler hayıflanıyor. Çocuk Paris’ten diplomayı alıp memlekete geldi mi ebleh ebleh bakınıyor etrafa. Yemesinden içmesine, giyiminden kuşamına ve konuşmasından davranışına farklılık sergilemesi toplumca gıptayla karışık fazlaca da yadırgandığından tepki alıyor, eleştiriye maruz kalıyor. Dışlanıyor, dışlıyor.
 
Zamanla yapay oluşan elit-lümpen sınıf uçurumuyla da ipler kopuyor. Duyarsız ve soğukkanlı (kuul) durmalar, kasıntılar ve kasmalar, soğuk kalmalar sonra da “Fransız kalma”lar, deyimi ortaya çıkıveriyor. Başka bir açıdan da kendi dillerinden başka bir dili konuşmak istemeyen ve sevmeyen, bu konuda fazlaca tutucu sayılan Fransızlar, yalnız ülkemizde değil kıta Avrupası’nda ve hatta yüzde 90’ı başka dil bilmeyen insanların olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde bile bu yönleriyle tanınıyor. Yani Fransızcadan başka dil konuşmayı reddettiklerinde konuya ve ortama “Fransız” kalıyorlar.
 
Biz de Fransa’yı, Fransızları tanıyalım ve Fransızca öğrenelim ki, “Fransız kalmayalım!”.

18 Nisan 2011  16:20:47 - Okuma: (694)  Yazdır




İstatistik