Yazı

Namazgâh Kurşunlu Camii
Namazgâh Kurşunlu Camii 

Asil S. Tunçer

İZMİR’İN TÜRK- İSLAM ABİDELERİ -3-

Burası, bu taraf nedense pek bilinmez. Klasik İzmir tur programlarının rutin ziyaret yerlerinden Agora’ya kadar gelinir. Normal, en çok bilinen yerlerdendir şüphesiz. Gelenlerde nereye tam geldiklerini bilmezler ya o da aynı bir mesele; Agora’ya geldik sanırlar ama aslında semt olarak Namazgâh’tır geldikleri yer. Agora, oradaki örenin adıdır ya da yapıyla özdeşleşen civarın eski adı. Sadece bu adı telaffuz ettiğimizden midir nedir, etrafı ve semti atlarız ister istemez. Oysa ötesinde berisinde, yanında yakınında daha nice eser, ziyaret edilecek yer ve görülesi mekân vardır.
 
Bazen aklımın bir köşesine şu soru takılıdır: Gerek isimler gerekse yerler, Selçuklu ve Osmanlıya nazaran Helenistik ve Roma dönemi olarak turistik anlamda daha popüler olmaları itibariyle İstanbul değil ama bilhassa taşrada söz konusu Türk-İslam yapılarını biraz ihmal etmiyor muyuz diye düşünürüm ister istemez… Çünkü Agora’dan sadece ama sadece 5, 10 m ileride bilemedin 20 m, aynı sokak, 816 Sokağın sağında Nu 40’ta yüzyılların yalnızlığı ve yorgunluğuyla mağdur bir camii vardır: Adı ‘Namazgâh Kurşunlu Camii’. Oracığa kadar gelenlerden belki başını bu tarafa bir çeviren olur, birileri bakarsın bu tarafa yönelir beni fark eder diye öylece bekleyen bir abide o. Aslında kendinle mağrur ama bir o kadar da mütevazı bir camimizdir.
 
Önce, 178 depreminden sonra İmparator MarcusAurelius tarafından yenilenmiş ve karısı Faustina’ya ithaf edilmiş Agora’yı hatırlayalım da arkasından buraya Türkler tarafından neden Namazgâhdenmiş kısaca ona değinelim. Çevreyi bilirsek yazımıza konu olan camimizin içinde bulunduğu durumun vahametini daha iyi anlar, değerini daha iyi kavrarız diye düşünüyorum…Şehrin giriş çıkışlarında ve bazen de belli bir noktasında Cuma günleri ve bayramlarda topluca namaz kılınabilen yerlere, uygun açıklıklara, alanlara ‘namazgâh’ diyoruz. Namazgâh deyince benim aklıma ilkin, Çanakkale Savaşlarında Gelibolu’da çekilmiş o anlam yüklü fotoğraf geliyor. Beynime kazınmış herhâlde. Bu semtin aynı şekilde namaz kılma yerinden aldığı adıyla gözümde benzer tabloyu canlandırmaya çalışıyorum.  
 
Camimize gelelim: Bu camimiz kaynaklar tam olarak söylemese de tahminlere göre İzmir’in en eski camilerinden… Kayıtlar, belgeler hep aslen bizi öncelikle bir medrese yapısına endekslemekteyse de caminin de çok kısa bir süre sonra yapıldığına şüphe yok. Lakin olasılık olarak hep bir medrese yapısına ek olarak inşa edildiği düşünülmekte, (Yavuz) Sultan Selim Han döneminde yapıldığı ve türlü vesilelerle çeşitli onarımlardan geçtiği sanılmakta. Hatta kafaları karıştıran husus, 1671’de İzmir’i ziyaret eden Evliya Çelebi’nin Medrese ve Handan bahsedip, bu caminden bahsetmemiş olmasıdır.
 
Şimdi “Evliya bu, bahseder bahsetmez mi” diyeceğiz yoksa “bahsetmediyse yoktur o zaman” mı diyeceğiz? Gerçi 1730 tarihli bir vakfiyede ve yine söz konusu caminin 1740 tarihli vakfiyesinde kurşunlu bir camiden bahsedilmektedir ama daha çok bahsi edilen yapı medrese olduğundan camiin yapım yılına ilişkin kafa karıştıran noktalar henüz tam aydınlığa kavuşamamıştır. Biliyoruz ki daha 1333’lerde İzmir’in Kadifekale’si ve aşağıdaki mahallelerinde birçok erken tarihlerde inşa edilmiş Türk-İslam yapısı mevcuttu. Cami, medrese, tekke ve zaviye ve de çeşme, sebil. O halde 1081’den itibaren Türklerle tanışan İzmir’de Müslüman nüfusun en geç 1426’dan itibaren kesin yerleşimde bulunduğunu kabul edecek olursak ibadete mahsus bir binanın aynı tarihlere neden gidemeyeceğini kabul etmeyelim, değil mi?
 
Namazgâh Kurşunlu Cami’sinin Yavuz Sultan Selim döneminde yapıldığına dair tahminler bulunmakta ama eldeki (şimdilik) belgelerin yeterli olmaması ve o döneme tarihlenememesi yüzünden kesin bir şey henüz söylenememektedir. Şüpheli yaklaşımlar araştırmacılara Yavuz değil de II. Selim’in de olabileceğini düşündürtüyor. Manisa’da şehzadeliği döneminde inşa edilmiş olabilir; tıpkı Konya’da bulunduğu zamanda da yaptırdığı gibi… Hatta şüpheli yaklaşımlara ben bir başkasını ekliyorum; o da Selim’in değil de oğlu (III.) Murat’ın bile bu caminin olabileceğini düşünüyorum. İstanbul’daki Sultan Selim Cami’sini Kanuni’nin tamamlattığı ve babası adına ithaf ettiği örneğini anımsayarak.
 
Tekrar vakfiye kayıtlarına dönecek olursak; Münir Aktepe hocamız kitabında 1757 yılına ait bir kayıtta “… Medine-i mezbürede menzilimiz kurbünde vaki’ otuz yedi seneden mütecaviz müderris olduğumuz cennet mekân Firdevs aşiyan merhum Sultan selim Han hazretlerinin medrese-i latifeleri imamına ve ihya eylediğimiz cami’ şerifte hatip olanlar yevmi dört akçe verile…” denildiğinden bahsediyor. Buradaki Selim, tek III. Selim olamaz çünkü tarz döneme uygun değil. Zaten vakfiye kayıtları da daha önceye tarihleniyor. Yani tarihi aralığı olarak 1512 Nisan sonundan 1595 Ocak başına kadar giden bir döneme odaklanabiliriz. Hemen hemen 83 yıl yani. Yine de en kötü ihtimalle çoğu kaynakta İzmir’in en eski camisi kabul edilen Hisar Camii ile aynı yıllara tarihlenir aşağı yukarı.
 
Camiyi ziyaretim esnasında girişin solunda mermer kitabede 1756 yılı, minare kaidesinde de Besmelenin altına 1958 yılı işlenmiş.Caminin 1899 ve 1902 yıllarında tamir gördüğü de bilgimiz dâhilinde. Caminin İmamıyla namaz saatine yakın ayaküstü yaptığım görüşmede önce elimdeki bilgilerle hocamızın bana söylediklerini karşılaştırarak doğru yolda olup olmadığımı irdeledim. Ardından zamanın darlığından hemen caminin ihtiyaçlarını, özellikle ahşap olan kadınlar mahfili tavanının yenilenmesi gerekliliğini ve minarenin kayan külahının tekrardan yerine oturtulması hususunu,  şerefenin elden geçirilmesi aciliyetini konuştuk daha çok.
 
Cami vaktiyle Ahmet Müfit Sait Efendi tarafından veya vakfiyesiyle ihya edilmiş. Yalnız şuan ivedilikle bakıma ihtiyacı var. Kendi gözlerimle gördüm; gerçekten içim sızladı. Bu arada bu camimizde bir farklı yapı ögesine rastladım. Bu benim kendi doğduğum büyüdüğüm bucak olan Kaymakçı’daki eski Küçük Mahalle Camii’ndeki benzer kısımdı. O da giriş kapısının soluna doğru, içerde sol taraftan merdivenle çıkılan duvar üstüne inşa edilmiş bir küçük terasın, ezan mahallininmevcut olması. Yalnız bu çok özel öge altında açılmış manav dükkânı tarafından kısmen işgal edilmiş durumda. Hatta üste konulan hurdalar ve dükkânın önündeki sebze tezgâhıyla oldukça tezat bir görünüm sergilemekte.
 
Caminin çatısı artık kurşun değil ama adında ‘kurşunlu’ ibaresi hala var. Öte yandan minaresi çok yıpranmış, şerefe korkulukları neredeyse dökülmek üzere. Maazallah birinin başına düşse felaket olur. Çok zor yıllar, güç zamanlar geçirdiği her halinden belli. Yalnız her şeye rağmen minaresindeki turkuaz bantlarınçok güzel durduğunu, çekicilik kattığını ve tüm yıpranmışlığa rağmen bu haliyle bile zarafetinden pek bir şey kaybetmediğini de eklemek zorundayım.
 
Hakkında daha fazla bilgi gereken ve yetkililerden ilgi bekleyen bu eserin İzmir için çok değerli olduğuna ve anlaşıldıkça daha da kıymetleneceğine hiç şüphem yok. Yeter ki ona duyarsız kalmayalım. Kentimize, kültür ve sanat tarihimize, en önemlisi bu abidenin insanlığa kazandırılması ve gelecek kuşaklara aktarılması hususunda üzerimize düşeni yapalım.

10 Nisan 2011  23:05:46 - Okuma: (1099)  Yazdır




İstatistik