Yazı

Tuzu Kuru Hangimiz Acaba
Tuzu Kuru Hangimiz Acaba 

İbrahim Becer

Sabahat Tuncel’in geçtiğimiz Nevruz esnasında görevini ifa eden Emniyet Teşkilatı mensubuna tokat atması büyük gürültü kopardı. Dünyanın neresine gitseniz aynı şey olurdu; gazetecilik terminolojisiyle söylersek “ insanın köpeği ısırması” her zaman haber niteliği taşır.

                Asıl ilginç olanı, Sabahat Tuncel’den “öfkesini dışa vurmuş bir özgürlük savaşçısı profili” yaratma gayretkeşliğidir. Ne yalan söyleyeyim, Özlem Yağız Hanımefendinin yazısını okuyunca aklıma ilk Necip Fazıl’ın dizeleri geldi: “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul/ bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul/ Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa/ yaşasın kefenimin kefili karaborsa”.
                Sabahat Tuncel’in o davranışını garip bir metine benzetebilirsiniz o kadar. Yazıldığı gibi okunmayan bir metindir o davranış. Yazılış şekli, “ben gibi bir özgürlük savaşçısı her türlü baskıya direniyorum vs.” şeklinde olabilir. Gel gör ki öyle okumamak gerekir bu metni; Niyet okumak gibi olmasın ama ben şöyle okuyorum: “Seçimler yaklaşıyor ve benim elimde geçtiğimiz beş yılın hasadı olarak koskocaman bir ‘hiç’ var. Dişe dokunur hiçbir şey yapamadığım gibi, elime geçen tek şey en büyük rakibimin dağıttığı ulufelerden başka bir şey değil. Kürt Açılımı denen iyi niyetli çabaları dahi baltalamak adına CHP ve MHP ile iş tutan da benim, yıllarca Diyarbakır Cezaevinden şekvacı olduktan sonra “gel hesap sor” dendiğinde tırsıp kaçan da benim.”
                Sabahat Tuncel’in elinde ‘fayda’ adına hiçbir şey olmadığı için, yaklaşan seçimlerin yüzü suyu hürmetine şiddeti bir çıkar yol olarak görmesini anlayabiliyorum. Benim anlayamadığım, vicdanından başka sermayesi olmayan bizler gibi amatör Yazarların işlenen bu fiile kılıf bulma telaşı. Bir bayan Milletvekili kalkıyor bir kamu görevlisine tokat atıyor, bir bayan Yazar bahse konu Milletvekilinden bir özgürlük savaşçısı imal ediyor, bir bayan yorumcu da destek mahiyetinde Kur’an’dan ayetlerle olaya uhrevi bir hava katıyor.
                El insaf demiştim, hâla aynı yerdeyim.
                Kötü niyetli olduğunuzu hissetsem şayet; “öyle bir tablo ki, görse şaşar Hannibal/ Ördeklerden bir filo ve kazdan bir Amiral” der geçerdim. Lakin Ayet Meallerini bize delil olarak gösterip, kolumuzu kanadımızı kırma yoluna tevessül eden Cemile Hanım’ı da “ Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur İsra-36” mealindeki ayetle selamlamak üzerimize farzdır.
                Hadi gelin dürüst olalım, olaylara adil yaklaşalım. Türkiye’deki vesayet rejimini eleştiren yüzlerce yazı yazdık, çizdik. Kürt Meselesine yaklaşımımızda PKK’ya karşı bizi bu kadar korkak, tırsak yapan nedir hiç düşündünüz mü? Askere vurmak söz konusu olduğunda “arş yiğitler, vatan imdadına” diyen ve yalın kılıç koşanlar, iş ‘barış sürecinde dağda yalın kılıç dolaşan bir örgütün varlığını sorgulamak’ esas olduğunda neden bu kadar ketum oluyorlar?
                Ya da muhataplarımızın yaralarını biraz daha kanatmak, içerilerde patlamaya hazır irinlerini dışarıya çıkarmak adına şu soruyu soralım; konuşarak, anlaşarak, geçmişimizle hesaplaşarak, büyük ölçüde günah çıkarmak suretiyle sürmesi beklenen bir süreç esnasında tüm güvenceniz, neden sadece dağda mukim yedi bin silahlı adamdır? Neden konuşmak isteyen Orhan Miroğlu, ŞivanPerver gibi insanlara ‘kapı duvar’ muamelesi yapıyorsunuz? Nevruz güzellemesi yapan Cemile Hanım’ı, geçen Nevruzda konseri basılan ŞivanPerver’in muhataplarına karşı söylediği “ …ben itleri takmam; anneler, babalar çocuklarınıza sahip çıkın, okutun. Bunlar gibi soytarı olup da kendi halklarına saldırmasınlar” şeklindeki sözleri neden ilgilendirmez.
                Ben bu soruları sorarım sormasına, bu konuyu da uzatırım uzatmasına lakin amacım ne demagoji yapmak ne de bir polemiğin tabanını hazırlamak. Çünkü bu minval üzerine gidildiği müddetçe, ne sorarsam sorayım barış adına bir tane bile olumlu adım atamayacağımı biliyorum. İşin daha da kötüsü, içinde empatiyi barındırmayan, adalet duygusuna zerre pirim tanımayan bir yazıya eleştiri yazmak da işkence halini alıyor bir müddet sonra.
                Kürt Sorunu hakkında kalem oynatmak için ne Kürt olmak ne de Kato’da, Kanimasi’de mermi yakmış olmak gerek-şarttır, eyvallah. Lakin muhatabına tokat atan bir kadından özgürlük savaşçısı çıkarabilen bir mantık, tokadı yiyen komiserin de bir annesi olduğunu, orada bir görevi olduğunu anlamakla mükelleftir. Bunu anlayabilmek ve dillendirebilmek için de ne çıldırtan bir dengeye ne de beter bir çizgiye sahip olmak gerekir. İhtiyacınız olan sadece ruhunuza daha önceden zerkedilmiş olan vicdandır o kadar.
                O vicdanın bir eseridir ki aylar önce “Kararı Kürtler Verecek” isimli bir yazı yazdırmıştı bana. Bana layık görülen muamele Notre dame de Paris’in ölümsüz karakteri Quasimado olsa da ben görevimi yapmaya, katedralin çanlarını bıkmadan, usanmadan çalmaya devam edeceğim. Sizlere o taşı attıran sebepse olmayan vicdanlarınız, hiçbir zaman gelişemeyecek olan empati duygularınızdır.
                Bana gelince, aralarında akrabamın da olduğu, arkadaşlarıma, Devrelerime rağmen, tüm kayıplarımı kalbime gömüp, kan kusup kızılcık şerbeti içmeye devam edeceğim. Yeter ki barış olsun, dağlarına bahar gelsin Memleketimin başka da bir şey yok Hak’tan dilediğim.
                Yine de Özlem Hanım şundan emin olabilirsiniz, tuz dediğiniz şey çok çabuk koksa da kuruması zaman alıyor…


30 Mart 2011  16:05:32 - Okuma: (677)  Yazdır




İstatistik