Yazı

ETRAK-I BİTRAK
ETRAK-I BİTRAK 

Asil S. Tunçer

“Ebleh Türk”, “Hödük Türk”, “Kaba Saba Türk”… Bu kalıp Naima tarihinde geçer.

Yalnızca Türk olmayanların değil, Osmanlı elitinin de Türkler yani kendi öz insanı için kullandığı sözcüklerdir bunlar. Nitekim Osmanlı eliti asla Türk olduğunu uzun zaman kabul edememiş, ne zaman kendisine Avrupa’da “Genç Osmanlılar” yerine “Jön Türkler”, memleketine de Memalik-i Osmani yerine Türkiye denilmiş, eh işte o zaman neyin ne olduğunu anlamıştır…
 
Öte yandan ilginçtir, o zaman ısrarla “siz Türk’sünüz” diyen aynı Avrupa şimdi tutturdu “hayır Türk değil, karışık unsursunuz” diyor. Karşımıza bu sefer biz mi Türklükten döndük yoksa Avrupa mı işine geldiği gibi konuşuyor ve “taraf belirliyor” hadisesi çıkıyor ki bu yine ayrı bir mesele.    
 
Konumuza dönelim: Osmanlı’ya dair çeşitli vesikalarda sarayın ülke topraklarında yaşayan Türkler için “Etrak-ı Bitrak” deyimini kullandığı söylenir. Sözlüğe baktığımızda anlam olarak kısaca “Aptal Türkler” demek olduğunu görüyoruz. Kendi toplumuna yabancılaşan ve batıdan aldığı lümpen yaklaşımla dönüp ‘alafranga’ bir ağızla aşağılayıcı bakışlar ve horlayıcı anlayışlar sergileyen bir Millet-i Ali Osmani meydana gelmişti son zaman…
 
Yer tuvaletine bile “Ala Turka” yani ‘Türk usulü’ demişlerdi, anımsayın. Balaylarına Paris’e gidiliyor, mersilerle, pardonlarla konuşuluyordu… Bihruz ve Kemal Beyler misali…
 
Kendi halkına, öz be öz Anadolu Türküne “Kürd i bi merd”, “Laz ı kaz”, “Kızılbaş ı evbaş” gibi lakaplar uyduran bir toplumdu o dönem Osmanlı elitini oluşturan türlü devşirme ve saray halkı…
 
Asıl kimliğini ortaya çıkarmıştı bu insanlar Milli Mücadele döneminde… Bir dönem Fransız’a, sonra İngiliz’e ve sonunda da Alman’a yanaşmışlardı. Bir de gizliden Wilsoncular vardı tıpkı bugünün Amerikancıları gibi… Bunlara ilave Kürtçüsü, Arapçısı, Yunancısı ve bilmem necisi… Bir tek Türkçüsü yoktu her nedense birkaçı hariç.  
 
Bir milletin başka milletler hakkında ağzına pelesenk ettiği bazı kalıpları anlamak mümkündür. Misal “Tete Türk”. Avrupalı, Türklere ‘inatçı, dik kafalı’ diyegelmiş tarih boyunca. Bizim saray erkânı da “Rus i Menhus” yani ‘uğursuz/uyuz Rus’ ve ‘namussuz Macar’ anlamında da “Engurus i binamus” deyivermiş…
 
Biidrak Türklerdeki kasıt ve aynı mantık kendini burada da gösterir. Sarayı Hümayun ve Darüssaade’de nüfusun Tük oranına bakıldığında bu açıkça görülmektedir. Zira husus kelam-ı intizamdan bihaber dağ asilerini ‘yatug’lamadan (düze indirme) çok kasabalının köylüye bakışını yansıtmakta ve 1851’li Fırka-i İslâhiye’den daha önceki tarihlere gitmektedir.   
 
“Etrak-ı Bitrak” anlayışı aslen İran’dan zamanla Osmanlı sarayına sirayet etmiş hasta bir zihniyettir. Bilindiği gibi Anadolu’da Selçuklularla başlayan İran kültürü ve siyasal etkisi, sarayının doğal olarak ecdadın zamanla her protokol ve devlet nizamını İran’dan almalarına hatta divanda Farsça konuşmalarına neden olmuştur. 
 
İlk kez İranlı İskender bin Kavus'un “Kabusname” adlı eserinde karşımıza çıkan bu deyim, o zamanın İran yönetiminin ve zengin tabakasının göçer Türkmen aşiretlerini konar olmadıkları için hor görmesinden, aşağılamasından ortaya çıkmıştır. Benzer minval başka bir silsilede aynı hezeyanı tezahür eder. İranlılar Türkçe konuşan Azerilere “Türk-i hâr” yani ‘Eşek Türk’ diye hitap ederlerdi. 
 
İran coğrafyası, daha doğusundaki bugünkü Tacik ve benzeri göçerleri daha ilkel kabul ederek böyle bir deyimi hazırlarken Selçuklu üzerinden Osmanlı’ya giren bu yaklaşım, Osmanlı’nın kurulmasından sonra bilhassa Yavuz’un Şah İsmail’le mücadelesi öncesi ve sonrasında Osmanlı sarayına zuhur etmiştir.
 
Araplara “Nim Seyyid” yani kutsal soy, Ermenilere “Millet-i Sadıka” diyen aynı Osmanlı Hanedanı ve etrafındaki eliti kendi öz ulusu olan Türklere “Etrak-ı Bitrak” demekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Millet-i Sadıka rütbesiyle payelendirilen Ermeniler söyleneni anlamayan veya geç anlayanlar için “Sen Türk müsün?” ve pis, kirli evler için “Bir Türk’ün Evine Benziyor” anlamında sözler söylerlerdi.
 
Hatırlanacağı gibi Osmanlı-Safevi rekabetinde ne olduysa arada kalan Türkmen aşiretlerine olmuş, tam bu zamanda enva-i çeşit devşirmelerin devreye girmesiyle beraber başlayan süreçle de Türk ve Türklük sınıf kaybetmişti. Yavuz Farsça yazarken, Şah İsmail daha Türkçe yazıyordu.
 
Kanuni döneminde bilhassa Rüstem Paşa sadrazamlığında başlayan yabancı devşirmelerin Müslümanlaştırılmasıyla oluşturulan yapay ırk, başkent İstanbul’da saray çevresi farklı kültüre sahip bir millet teşkil etmişlerdi. Bu kütle devşirildiği ve saray eğitimi aldıklarından dolayı kendilerini yönetmekte oldukları normal halktan üstün görür ve farklı bulurlardı. Bu farklılık; bakış açısı, dil, edebiyat, müzik ve sanata kadar yansımış sonunda en canlı bilinen örnek divan edebiyatı ortaya çıkmıştı.
 
1789 Fransız İhtilali’nden sonra milliyetçilik akımlarının yayılması ve Osmanlı’nın parçalanması sürecinde bu devletin gerçek sahibi olan Türklerin de bilinçlenmesi, millet olarak uyanmaları dönemini başlatmış, en büyük milliyetçi olan Mustafa Kemal’in önderliğinde de önce yüzyıllardır kaybolmaya yüz tutmuş Türk milleti ortaya çıkmış ardından da bu devletin asıl sahipleri olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır. 
 
Bugün bazı çevrelerce biraz şoven sayılan Ata’nın bazı sözleri, yıllardır gururu incinen, aşağılanan, horlanan ama buna rağmen Çanakkale’de, Sakarya’da kanını döken ve canını veren bu ‘(sözde) Aptal Türkleri biraz olsun onurlandırmak, kırılan gururlarını tamir etmek ve layık oldukları haklı payeyi vermek içindir. TV’lerde Osmanlı yalakalığı yapan ‘cüce Osmancıklar’ın küçücük beyinlerine Osmanlı’nın asla geri gelmeyeceğini, Türkiye’nin gerçek sahiplerinin hep Türklerin olacağını, Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilelebet payidar kalacağını daha iyi anlamalarına yardımcı olsun diye tekrarlanan sözlerdir bir başka deyişle. 
 
Öyle ki Türklere inanmayıp İngilizlere inananlar, Milli Mücadeleye karşı çıkıp, kendi halkına “Etrak-ı Bitrak” ‘Aptal Türk’ diyerek inanmayan, güvenmeyen ama sırtını işgalci İngilizlere dayayanlar yine huzuru sömürgecilerin yanında bulmuşlar, 17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp İstanbul'u terk etmişlerdi.
 
Sırf Türk olduğu için, Türkiye’yi kurtarmak istediği için hakkında idam fermanı hazırlananlar... Bu fermanı hazırlayan vatan hainlerini bugünün müsait zeminlerinde çıkıp kahraman ilan edenler, Mustafa Kemal’e dil uzatanlar ve bir türlü cumhuriyeti içine sindiremeyenler... Sizlere Neo-Osmanlıcılara sesleniyorum: Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı’nı bir kez daha okuyun!
 
Okumaya zamanı olmayanlara, Vahdettin ve Damat Ferit sempatizanlarına Osmanlı'nın son dönemine ait çok kısa bir anımsatmada bulunayım:
 
24 Kasım 1918: Vahdettin’in İngiliz Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price’a yaptığı açıklama; “İngiliz milletine karşı beslediğim sevgi ve hayranlığı babam Abdülmecit' ten miras aldım”.
 
10 Ocak 1919: İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe, Londra'ya gönderdiği gizli mesajında şunları söylüyor: “Padişah, bütün umudunu İngiltere’ye bağladı. Her istediğimiz kişinin tutuklanıp cezalandırılmasına razı. İngiliz hükümetinin, halifelik makamında kalması için kendisine yardım edip etmeyeceğini soruyor”.
 
10 Nisan 1920: Şeyhülislam Dürrizade'nin Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öldürülmesini isteyen fetvası yayınlandı.
 
23 Nisan 1920: T.B.M.M. açıldı.
 
24 Mayıs 1920: Vahdettin, İstanbul Divan-ı Harbi’nin Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy, Halide Edip Adıvar ve arkadaşları hakkında verdiği idam kararını onayladı.
 
27 Mayıs 1920: Vahdettin, Fevzi Çakmak için verilen idam kararını onayladı.
 
15 Haziran 1920: Vahdettin, İsmet İnönü, Refet Bele, Bekir Sami, Hamdullah Suphi, Fahrettin Altay ve daha birçok kişi hakkında verilen idam kararını onayladı.
 
14 Temmuz 1920: Vahdettin, Kuvayı Milliye’ye katılan subayların idam kararını onayladı.
 
10 Ağustos 1920: Sevr Antlaşması imzalandı; Vahdettin bu antlaşmanın hükümet tarafından imzalanmasını onayladı.
 
30 Ağustos 1922: Büyük taarruz zaferle sonuçlandı.
 
1 Kasım 1922: Saltanat ve hilafet makamı ayrıldı. Saltanat lağvedildi.
 
17 Kasım 1922: Vahdettin, General Harrington 'a başvurarak yardım istedi ve aynı gün Malaya adlı bir İngiliz savaş gemisi ile ülkeden kaçtı.
 
Sırasıyla önce Malta’ya sonra Mekke'ye gitti ama bir sonuç alamaması üzerine San Remo’ya geldi ve 1926’da öldü.

15 Mart 2011  08:02:38 - Okuma: (567)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik