Yazı

Hoca, Babam ve Oğlu
Hoca, Babam ve Oğlu 

İbrahim Becer

Hoca’yı yazmak zor, hele ölümünü yazmak daha zor.

         Çocukluğumda evimizde asılı duran, Milli Selamet Partisi’nin anahtar amblemli bez afişinden hatırlarım Hoca’yı. Babamın olağanüstü bir düşkünlüğü vardı. O kuşak insanlarında Adnan Menderes’in sergüzeşti büyük bir travma yaratmış olacak ki Hoca bir “kurtarıcı” muamelesi görürdü bizim evde. O yaşlardan hatırımda kalan bir de alaycı tutumlar vardı hatırladığım; dışarıya çıkınca kurtarıcımıza karşı küçümseyici, müstehzi ifadeler içeren bıyık altı gülüşlerle, bel altı vuruşlara da çokça şahit olmuşluğum vardır. “memleketi yönetmek çember sakallılara mı kaldı” demişti komşumuz Sevim Teyze. Öldü gitti Allah rahmet eylesin de bugünleri göremedi.
         Çocukluğumun yaz aylarında İzmir’e giderdik. Haylaz bir dayım vardı; Babamın Hoca’ya düşkünlüğünü, benim de babama düşkünlüğümü bildiği için birgün ‘Hoca öldü!’ deyiverdi. Ben Hoca’yı tanımıyordum ama babamı tanıyordum. Babamın kurtarıcısı ölmüş, evimizdeki üzerinde anahtar resmi, altında ‘Hak geldi, batıl zail oldu’ yazılı bez afiş yetim kalmıştı. Neticede serde erkeklik vardı, kadınların yanında ağlayamazdım; oturduğum yerden kalktım ve teyzemin nohut oda bakla sofa evinin yakınında bulunan metruk, Rumlardan kalma evin merdivenlerine oturarak hüngür hüngür ağladım.
         O gün ağladığım aslında Babamdı ama halimi görenler yedi yaşındaki o çocuğun gözyaşlarını Hoca’nın kâr hanesine yazdılar. Ben o gün hakkımı Hoca’ya helal ettim, sert erkeklerin diyarı Eşrefpaşa da bu sulugözlü çocuğa helal etsin.
         Tevafuk bu ya! Bugün yine İzmir’deydim ve yanımda yine Dayım vardı. Radyonun kısık sesine ben kulak kabartmasam da Dayım dinliyormuş meğer. Biraz tereddütlü bana dönerek, “Hoca bu sefer cidden ölmüş Lan!” deyiverdi. Radyonun sesini biraz açınca o meş’um haberi almak bana da nasip oldu. Hoca bu sefer gerçekten ölmüştü. Dayım bu sefer şaka yapmamıştı...
         İzmir’den dönünce Babamlara uğradım. Anahtar kapının üzerindeydi ve içeriden yükselen televizyon sesi vardı. Babam haberi almıştı. Giyinikti, İkindi namazını kılmak için dışarı çıkacaktı ama spikerin verdiği haberi de dinlemekten vazgeçemiyordu. Bir an gözgöze geldik “Hoca ölmüş!” deyiverdim sanki söylemem gerekiyormuş gibi, “Allah rahmet eylesin!” dedi inanmışlara mahsus bir tavırla.
         Aslında ölen sadece Hoca değildi. Küçük bir çocukken Babamın elimden tutup beni O’nun konferanslarına götürdüğünü hatırladığımda,  ölen, beraber yaşadığımız ortak hatıraların akılda kalan en önemli karakteriydi. Şairin dediği gibi yani bir nebze: “Hayata beraber başladığımız dostlarla da yollar ayrılıyor bir bir/ Gittikçe artıyor yalnızlığımız...”
         Doğumu anlamlıydı; malum kendisi 29 Ekim doğumludur ve babası da Ağır Ceza Reisidir. Ölümü daha da anlamlı oldu. Kendisine yapılan en büyük ihanetin yıldönümüne sayılı saatler kala öldü. Hayatı da Cumhuriyeti yıkmak ve yerine Şeriat Devleti kurmak suçlamalarına cevap vermek için Ağır Ceza Mahkemelerinde geçti. İroniye bakar mısınız!
         Hiç geçinemeseler de hayatını Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmede Mektup” isimli şiirindeki umudunu her daim ayakta tutarak yaşadı: “...sanma bu tekerlek kalır tümsekte/ yarın elbet bizim, elbet bizimdir/ gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.”
         “inna lillah ve inna ileyhi raciun"

27 Şubat 2011  23:49:29 - Okuma: (608)  Yazdır




İstatistik