Yazı

Tuncay Özkan’ı sevmem
Tuncay Özkan’ı sevmem 

İbrahim Becer

Tuncay Özkan’ı günahım kadar sevmem. Hakkında değişik mecralarda, aleyhine olmak şartıyla yazıp çizmişliğim de vardır. Tanışsaydık muhtemelen O da beni sevmezdi.

         Yine de gün gelip de Tuncay Özkan lehine yazacağım aklımın ucuna gelmezdi. Kendisine husumet beslememe sebep savunduğu fikirleri değildir kat’a. Çevre oluştururken kriter olarak “mitinglere katılanlar” şeklinde bir paragraf açmam gerekse, çevremde kimse kalmazdı. Kedilere müşfik davrandığı müddetçe bir satanistle dahi niza çıkarmamaya özen gösteren bir tabiatım vardır benim. En fazla “Allah islah etsin” der geçerim. Olmadı, tedavisine başvurulmak üzere Cemaatten bir arkadaşa havale ederim o kadar.
         Hukuki cehaletimin yüzüme vurulması pahasına da olsa söyleyeceğim: Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ın bu kadar uzun bir süre tutuklu olarak yargılanmalarına vicdanım el vermiyor. Devletin, adalet sistemindeki tıkanıklıklar yüzünden on senede hükme bağlayamadığı için serbest bıraktıklarına bakıyorum, dönüyorum bir de Tuncay Özkan’a bakıyorum ve birşeylerin yanlış gittiği fikrine kapılıyorum.
         “Geciken adalet, adalet değildir” sözüne delil aransa, Türk Adaleti kadar ele gelen bir delil bulunamazdı. İnanıyorum ki bu sistem, bir katili beş senede mağdur, onuncu senede de maktul yapar. Beş cinayeti olan bir adamın salına salına dışarıda gezmesinde mahsur görmeyen bir adaletin Tuncay Özkan’dan korkması Hukukun değil psikolojinin ilgi alanına girer.
         Tuncay Özkan’ın ve Mustafa Balbay’ın bir darbe teşekkülüne girip girmedikleriyle, tarafgirlikleriyle falan ilgilenmiyorum. Benim ilgilendiğim nokta, bu adamları sosyal hayatın içinde tutarak yargılayıp yargılayamayacağımız sorunudur. Gözlerin üzerilerine çevrili olacağını bile bile delilleri mi karartacaklar, yurtdışına mı kaçacaklar ki bir yılı aşkın süredir tutukluluk halleri devam etmekte?
         Türk Adaleti, bu yapısıyla birkaç sene sonra mağdur enflasyonu yaşanmasına sebep olur zannımca. “Tarih tekerrür edecek” diyeceğim ama gidişat o yönde. Çünkü okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var; uzun vadede bir mağdurun kaybettiği bir savaş yok. İçimizde taşıdığımız vicdan, mağdur sıfatını kullanırken “paralel düşüncede olmamız” ön şartını koymuyor. Yazının başında da belirttim; Tuncay Özkan’ı günahım kadar sevmem. Elimden gelen, yaşadıklarına bir “mağdur” olduğu için üzülmektir sadece o kadar.
         Yaşamımda bende iz bırakan ideologlarımın da bana salık verdikleri budur. İnanmayan Necip Fazıl’ın “Büyük Mazlumlar” kitabına baksın. Önsözünde güzel bir cümle vardır o kitabın. Der ki: “...eserdeki müşahhasların çoğu birer bahane; herşey, Allah’ın “insan ki cahil ve zalimdir, emaneti kabul etti” fermenına uygun olarak, tarihi zulüm ve mazlumluk davasını ve buna en yakışanı göstermek için...” . Necip Fazıl’ın bu açıklamayı yapmasına sebep de, Her milletten, her dinden mazlumları kitapta toplamasıdır. İlk mazlum kim dersiniz; Sokrates!
         Hülasa, Tuncay Özkan’ın hiçbir fikrine katılmıyorum. Fakat şunu da söylüyorum: Onun dediklerini çürütecek ideologlar karşı cephede fazlasıyla mevcutken, elinin kolunun bağlanmasına gönlüm razı olmuyor.
         Şairin dediği gibi olsun istiyorum:
            “Vurulup düşmek isterim/ çırılçıplak bir kavgada/ erkekçe olsun isterim/ dostluk da düşmanlık da!”

6 Ocak 2011  22:25:11 - Okuma: (596)  Yazdır




İstatistik