Yazı

Boynuna urgan dolayın
Boynuna urgan dolayın 

İbrahim Becer

Boynuna urgan dolayın

            “boynuna urgan dolayın, sağlam olsun ipekten,
            Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten...”
                                                                                              Aşık Sefai
         Ben, bir yıllık Edebiyat Fakültesi deneyiminin ardından, dört yıl da İletişim okuyarak üniversite macerasını sonlandırmış biriyim. Bu halimle, iletişimde dilin önemini inkar etmenin kendimi inkar etmek olacağının da bilincindeyim.
         Edebiyatla haşır neşir olmak, bir parça da olsa hayal kırıklığını beraberinde getirir ilgili kişiye. Şöyle ki, dünyanın en umutsuz aşkının şiirini yazmak için oturursunuz ve Cahit Sıtkı’yı karşınızda müstehzi bir çehreyle size bakarken görürsünüz. Usta başlar kara sevdasını döktürmeye: “bir kere sevdaya tutulmaya gör/ ateşlere yandığının resmidir/ aşık dediğin Mecnun misali kör/ ne bilsin alemde ne mevsimidir...”
         Üstüne söz söylemenin abes olacağı bilinciyle kalkarsınız masanın başından.
         Velev ki yalnızsınız ve bu kimsesizliği cümle aleme afişe etmek gayreti sizi kasıp kavurmakta. Hiç boşuna davranmayın kalem kağıda; o köşe yüzyıllar önce “ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge/ ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı” diyen Fuzuli tarafından zaptu rapt altına alınmıştır. Olmaz da, Fuzuli’den nasiplenmediniz diyelim, “söylenmeyeni söylemek” emelindesinizdir, bu sefer de “ben gurbette değilim, gurbet benim içimde” diyerek sehl-i mümteninin zirvesini vakti zamanında yapmış olan Kemalettin Kamu’ya çıkar yolunuz: “Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın/ kulaklarım komşuların ayak sesinde/ varsın yine bir yudum su veren olmasın/ başucumda biri bana ‘su yok’ desin de!”
         Sadede gelelim artık;
         Kürtler şayet BDP’yi temsilcileri olarak görüyorlarsa, üzülerek ifade etmek zorundayım ki, temsilcileri iletişim denilen sanattan zerre miskal nasiplenmemişlerdir. Çok değil, on yıl öncesine kadar herkesin “hayal” olarak gördüğü birçok gelişmenin şu anki iktidar tarafından kendi kazanç hanelerine yazılmasının burukluğunu yaşamaktalar, o kadar. Kabul edin veya etmeyin ama hafızanızı biraz tazeleyin; Kürt Siyasi hareketi tarihinde herhangi bir siyasi partinin mevcut iktidardan söke söke aldığı bir hakkı hatırlıyor musunuz?
         Cumhurbaşkanı’nın icazetiyle değişen yöre isimleri, Başbakan’ın talimatıyla açılan Dil Kursları mevcut iktidar tarafından BDP kalesine atılan gollerden ibarettir. Ne hazindir ki, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde çeşmelerinden arsenikli su akan tek ili bünyesinde barındıran Kürt Coğrafyası bununla ilgilenmemekte ama heryerde Kürtçe konuşma arzusu duymaktadır.
         Bir dilin muhatabıyla iletişimi sağlaması elbette ki önemlidir, gel gör ki bir dilin muarızıyla iletişimi sağlaması ondan çok daha önemlidir. Geçen bunca zaman zarfında çekilen acıları, yaşanan gerilimi, dökülen kanları, yitirilen canları bir düşünün. Yirmi beş senedir süren bu hengamenin ardından Kürtlerin geldiği nokta sadece ve sadece iki dilli bir coğrafyanın hayatlarını kolaylaştıracağı fikri mi olmalıydı?
         Darbe yapacakları şüphesiyle mahkemelerde yargılanan Generallerin olduğu bir Türk tarafının karşısına, Pazar tezgahındaki patatesin etiketini kürtçe yapmakla övünerek çıkan bir yönetimi kim, neden ciddiye alsın ki? Dağlıca’yı, Aktütün’ü, Musa Anter cinayetini, Cem Ersever’i, Mustafa Muğlalı’yı, Yeşil’i, Abdülkadir Aygan’ı soran ve soruşturan cesur gazetelere ve gazetecilere, Yazarlara, Akademisyenlere, Düşünürlere sahip bir enteljansiyanın karşısına muhattaplarının anlamadığı bir dille çıkmak ne kadar akıllıca olabilir ki?
         Kürtlerin içinden lider vasıflara sahip bir kişinin çıkmamasının ve konuşmamasının tek sebebi, adını desturla andıkları ve yarı tanrı konumuna oturttukları Öcalan ve onun korkusudur. Bağırsaklarını temizlemeye çalışan ve her seferinde nedamet getirmeyi küçülmek olarak görmeyen bir kitle var bugün Kürtlerin karşısında. Oysa ki Kürtler geçmişi tamamen hafızalarından silerek, sadece kendi acılarını öne sürerek bu işten sıyrılmayı başarı olarak görüyorlar.
         Orhan Miroğlu olmadı belki ama bir adam arıyorum o coğrafyadan çıkacak. Hangi dili konuştuğunun benim için zerre kadar önemi yok. Bu adam geçen yirmi beş yılın hesabını vermesin, istemiyorum. Sadece 80’li yıllardaki Ortabağ, Efeler, Açıkyol, Pınarcık, Efeler katliamlarını yapan PKK’dan hesap sorsun. Sonuç alsın veya almasın, önemli olan kendi iç iletişim yollarını açsın.
         BDP ve ona gönül vermiş olan kitlenin anlayamadığı veya anlamak istemediği nokta şu: Diyarbakır’ın Sur ilçesi belediyesine su parasını yatırmak isteyen Memo Dayının hangi dilde iletişim kuracağı kimsenin umurunda değil. Ondan çok daha önemli bir iletişim sorunu var bugün Türkiye’de. Memleketteki sokak, bulvar, cadde, üst geçit, hemzemin geçit isimlerinin değişmesine sebep olacak kadar şehidin geldiği Anadolu’ya seslenmesi gereken, acılarıyla dertlenmesi kendinden beklenenler, neden onların anlamadığı bir dili tercih etmekte?
         Asıl sorun budur ve bu sorunu çözecek olan da yirmibeş senedir beklenen fakat korkusundan sancısını bile çekmekten aciz Kürt enteljansıyasıdır.
         Eğer kullanılacak olan dil dostluğa, kardeşliğe, barışa el uzatmaktan ziyade şiddete hizmet edecekse de Kürtler hiç zahmet etmesinler. Çünkü bu cenahta; “ Yiğit olanın lokması cana azıktır Beyler/ Kimse bana demesin buna yazıktır Beyler/ Soyu soysuz olanın sütü bozuktur Beyler/ Bunların soyu bozulmuş, Türk’e düşman göbekten/ Bu hesap sorulacak Apo denen köpekten...” diye seslenen Şairler tarafından köşeler tutuldu.
         Ya bu şiirin panzehirini yapacaklar, ya da biz haber bültenlerinde, “şırnak’ın Bestler-Dereler bölgesinde çıkan çatışmada...” diye başlayan haberleri korku içinde dinlemeye devam edeceğiz.
         Ya da iki taraf bir olacak ve yazının Yazarına, gerekirse Facebook’tan küfür edebilmek için sahte nick’le bir sayfa açacak.
         Olsun gözüm olsun, ne olacaksa olsun...


17 Aralık 2010  23:56:05 - Okuma: (881)  Yazdır




İstatistik