Yazı

Evvel Zaman İçinde...
Evvel Zaman İçinde... 

Ümran Songun

Bir Eskişehir masalında:

“Oynamıyorsan bahse girme, en fazla berabere kalmayı umabilirsin… Bir kere doğdun mu oyundan çıkamazsın… Kazanamazsın; en fazla eşitliği sağlayabilirsin…
Eşitliği sağlasan sağlasan ancak mutlak sıfırda sağlayabilirsin. Mutlak sıfıra asla ulaşamazsın… Başlamadan bitiremezsin!...”  
 
         Beyinlerimiz iki yarı küreden oluşur. Sol yarı küre; sırasal, mantıksal ve analitiktir. Sağ yarı küre ise sezgisel ve bütünseldir. Ancak beynimizin iki yarı küresi arasındaki farklılıklar, günümüzü yorumlamak ve geleceğimizi yönlendirmek için güçlü bir etkileşim sağlar. Yani sadece sol yarı küre artık günümüz için yeterli değildir.
    
         Beynimiz, yüz milyar hücreden oluşur. Bu hücrelerin her biri on bine yakın benzer hücre ile bağlantılıdır. Yirmili yaşlara gelince beyin hücrelerinde eksilme başlar. Beynin her bir yarısı çapraz işler, yani sol yarı küre bedenin sağ tarafını, sağ yarı küre ise bedenin sol tarafını kontrol eder. İnsanı hayvandan ayıran kısım ise beynin sol tarafıdır. Çünkü “dil “beynin sol tarafına aittir.
   
         "Gerçek ince ayrıntılarda gizlidir." Sol yarı küre mantıkla nasıl başa çıkacağını bilir, ayrıntıları analiz eder. Buna karşılık sağ yarı küre de dünyayı tanır, şekil ve resimleri sentezler. İkisi bir araya getirildiğinde ise insan, düşünen güçlü bir makineye sahip olur. İkisinden birini tek başına kullandığımızda, sonuç garip ya da saçma olur.
 
         Düşünen, hayal eden ve hayal ettiğini gerçekleştiren o güçlü makineyi Eskişehir' de gördüm. ‘Türkiye'nin ortasında bir Avrupa kenti’. Hayallerin sınır tanımadığı bir şehir orası…
      
         Eskişehir hakkında çok şey yazıldı, konuşuldu, belgeseller oluşturuldu. Dedim ya “Gerçekler ince ayrıntılarda gizli” diye… Hani bakmakla görmek arasında çok fark vardır. Beni etkileyen; Eskişehir’ in, insanın tüm duyu organlarına hitap etmesi masalsı özelliği ve insanın içindeki çocuğu ortaya çıkarışı.
      
        Eskişehir. Ne Venedik ne de Amstredam… Orası prof esyonel bir başarı ve kişisel mutluluk abidesi. Çünkü bunun için altı temel yeteneğin hepsine sahip: “Tasarım. Öykü. Senfoni. Empati. Oyun ve Anlam.”
 
         Hayatınızın oyununu oynayabilirsiniz orada. Eskişehir masalında, günlük ezberlerin ve dayatmaların dışında bir çocuk bakışı ile sen de bir heykel ya da biblo olabilirsin. Eskişehir’de kaldığım sürece gerçeklikten sıyrılıp hayal etmeyi hatırladım. Hayal ettikçe ölen beyin hücrelerim yeniden canlandı sanki.
      
         Yıllardır ismini "çiğbörek" bildiğim böreğin ismi “çibörek”miş meğer. Püf noktası da böreği ısırdığınızda içindeki suyun tabağınıza akmasıymış. İster istemez tabağa damlayan suyun nasıl olurda börek yağda kızarırken yağı patlatmadığını düşünüyor insan. Bir de yıllarca bardaktan içtiğimiz bozanın kaşıkla da yenebileceğini gördüm orada. Bozacının önünde bozalarını kaşıklayan bir sokak dolusu insan görürseniz şaşırmayın sakın.
        
         Porsuk çayının denizleştiğini, gölleştiğini görür ”Yok, böyle bir şey olamaz.” dersiniz. Bir, güneş yağınız eksiktir yanınızda bir de mayonuz. Gondollarla suyun serinliğinde şehri dolaşmanın keyfini yaşarken, su asansörlerinden inip çıkışını izlersiniz gemilerin.
         Şelale parktan şehrin tüm ihtişamını izlerken, Odunpazarındaki harika Osmanlı evlerinde hayal de olsa yaşamak ister, çektiğiniz fotoğraf karelerinde anlık filmlerinizi oluşturursunuz. (Odunpazarı’ndaki eski evlerin restore edilmesi aşamasında Büyük Şehir Belediyesinin ev sahiplerine verdiği maddi destek beni çok etkiledi.) 
        
            Cam müzesini gezerken o şahane ellerde hayat bulan rengârenk camların bir ruhları eksiktir.     
        
            Sazova mevkiindeki “Bilim, Kültür ve Sanat parkında” Nasrettin Hoca ile göle maya çalar, eşeğe ters binersiniz. Küçücük trenle yolculuk yapar, yarı belinize gelen camdan insanlara el sallarsınız. Siren sesiyle parkı dolaşır, küçük istasyonlarda duran trenden hiç inmezsiniz. Gideceğim dediğiniz bir yer yoktur çünkü varış noktası yine bindiğiniz duraktır. Deniz sandığınız Porsuk Çayı'na demir atmış 'korsan gemisi'ni gezerken bir anda korsan olursunuz. Onlar gibi yatar, yer, içer, papağanlarıyla konuşur, pusulada yörüngenizi tayin edersiniz. Çocuk parkında koca dinozorun kuyruğundan kayarken, dinozorun elindeki hamburgerden çıkıverir birden kafanız. Ve çocukluğunuzun şatosuyla karşılaşırsınız bir anda. Şatonun her bir kulesinde tüm memleketi görürsünüz. Çan kulesi- Diyarbakır, Adalet kulesi- Topkapı İstanbul, Ulu Kule – Mardin, Burgulu Kule – Amasya, Galata Kulesi - İstanbul, Yivli Kule – Antalya, Kız kulesi- İstanbul. Saçlarını kuleden uzatan Rapunzel olursunuz bir süreliğine, ya da gece saat 24:00 de şatoyu terk eden Külkedisi Sindrella. Belki de, Pamuk prensesin üvey annesi aynaya bakıyordur o şatoda... Nuh’un Gemisini görürsünüz bir anda içinde her bir çiftten hayvanı barındıran. Sonbaharı yaşarsınız, alışılmışın dışında, yassı ağaçların yapraklarında. Gökyüzüne kadar uzanan kavak ağaçlarının dökülen yapraklarını tutmaya çalışır, rüzgârın estiği yöne koşarsınız yaprak çıtırtıları içinde. Bir başkadır Sazova parkta sonbahar…
   
         Kent parkta totem olur, midilliye binersiniz. Üşürseniz oradaki sahilde, kapalı yüzme havuzunda yarışırsınız zamanla. Çocukça oynarsınız su parkında; tulumbadan su çeker, su değirmenine verirsiniz çektiğiniz suyu. Zıpladığınızda su fışkırtan o yuvarlağın sizi hiç ıslatmadığını görür şaşırırsınız. Koca matkabı döndürdüğünüzde döne döne akan suyu görürsünüz. Kum çekersiniz metal çekiciyle. Arklardan su yolu oluşturur, kendi suyunuzun nereye akmasını istiyorsanız suyunuzu o yöne akıtırsınız. Kırmızı, mor, yeşil… Rengârenk koca balıkları oradaki gölette görürsünüz. Robinson Cruise ve Cuma el sallar size göletin ortasındaki minik adadan.
 
devam edecek…

27 Kasım 2010  11:19:56 - Okuma: (851)  Yazdır




İstatistik